Kültür Sanat

OHAL koşullarında tiyatro: Olmak ya da olmamak!

Cuma, 18 Ağustos 2017

“Ağrı’da yaşayanların ilk defa kendi dilinde oyun seyrettiği, kendi tarihinin araştırıldığı, kendi sinemasının çekildiği bir mekânın yok edilmesinin telafisi yok.”

OHAL’den dolayı yalnızca belediyelere değil, belediyelerle ortak çalışan sanat kurumlarına da kayyım atandı. Bu kurumlardan biri de Ağrı Belediyesi ve Mezopotamya Kültür Merkezi’nin 2015 yılında ortak olarak açılışını gerçekleştirdiği Sema Kültür Merkezi oldu. Sema Kültür Merkezi’ne kayyım atanmasıyla, işine son verilen tiyatro sanatçısı Ömer Şahin, tiyatro ve sanatı, yeni hazırladıkları tiyatro oyununu ve KHK sürecini KaosGL.Org’a anlattı.

“Sanatçıların bir araya gelmesi, sadece siyasal yol haritaları veya güncel politik argümanlarla belirlenmez”

Kayyumla barışık bir tiyatro yapılabilir miydi?

Öncelikle Tiyatro yapmak kendinize veya bir başkasına ait özgün bir düşünceyi, bir hikâyeyi veya olayı kendi anlatım metodunuzla ya da var olan bir başka bir metot kullanarak oyunculuk diliyle sahneye aktarmak ve bunu seyirciyle buluşturmaktır. Burada esas olan sahneye taşıdığız şeyin gerçekte kimliğinizi ve bakış açınızı gösteriyor olmasıdır. Bu durumda kayyımların taşıdığı misyonu düşündüğümüzde; yaratılmaya çalışılan kimlik ve bakış açısını sonlandırıp kişiliksizleştirme ve pasifize etme aygıtları olarak görev yaptıklarını görüyoruz. Aktardığı şeyin ne olduğunu bilmeden sadece icracı olma derdindeki tiyatrocular için pek sıkıntı olacağını zannetmiyorum fakat dünyaya kendi gözleri ile bakabilen ne şekilde olursa olsun yapılan haksızlıklara karşı çıkıp bunu oyunlarına taşıyabilen insanlar için çok büyük problem olurdu diye düşünüyorum.

Ülke genelinde pek çok kültür-sanat emekçisi işinden oldu. Bu insanlar aynı çatıda bir araya gelemez mi?

Çatı derken bu çatının kapsadığı ortak düşüncenin sınırlarının ne kadar esnek olacağı çok önemli. Elbette ki çeşitli düşünsel platformlarda bir araya gelinip tartışılmalı kolektif festivaller düzenlenmeli fakat burada ince bir ayrım yapma zorunluluğu hissediyorum. Siyasal olarak belli bir fikirdeki insanları belli ilkeler ve sınırlar çerçevesinde bir çatı altında toplayabilirsiniz. Bu doğrultuda kültür sanat çalışmalarında memuriyet düzeyinde çalışmış emekçi insanlarımız da bu platformlarda yer alabilir. Fakat durum sanatçı birlikteliği olunca bu birlikteliğin sınırlarını sadece siyasal yol haritaları veya güncel politik argümanlarla belirleyemezsiniz. Sanatçının toplumda üstlenmesi gereken sorumluluk bu kavramlardan daha fazlasını içermek zorunda. Nasıl ki bir bilgisayar sistemi yeni yazılımlar ve bu yazılımların var olan sisteme güncellenmesiyle kendini geleceğe taşıyorsa sanatçı da tasarımları ve yaratacağı yeni bakış açılarıyla toplumu geleceğe taşımakla yükümlüdür. Bunun için sanatçı sınırlayıcı birlikteliklerden daha çok temel ilkeler doğrultusunda üretime dayalı ve özgür tartışma ortamlarının var olduğu farklı renk ve dokuların birbiriyle temas edebileceği birlikteliklere ihtiyaç duyar. Bunun yolu ise kolektif festivallerdir.

Sanatın sesi arttıkça toplumsal moral artıyor galiba. Biraz da morali, direnci kırmak için bütün bunlar. Başardılar mı?

Elbette artıyor. Özellikle toplumsal değişim dönüşümlerin ve toplumsal altüst oluşların yaşandığı süreçlerde toplum yeni arayışlara girer. Dinamik olmak zorundadır. Bakınız belli oranda stabilleşmiş toplumlar yılgındır depresiftir. Fakat Ortadoğu cehenneminin tam ortasındaki Kürdistan'a bakın bir yanda tüm şiddeti ile savaş sürerken hemen yanı başındaki şehirlerde kurulan müzik, tiyatro felsefe vb. okulları buna çok iyi bir örnektir. Bunu ancak toplumsal moral motivasyon ve inançla açıklayabilirsiniz.

Başarma konusuna gelince bir halkı katledebilecek askeri ve teknolojik bir güce sahip olabilirsiniz fakat o halkın düşüncesini motivasyonunu ve inancını yok edebilecek bir felsefeniz derinliğiniz ve bunu destekleyecek bir ideolojiniz yoksa kusura bakmayın ama silahsızsınızdır. Ve başarısız olmaya mahkûmsunuzdur.

“Kayyım ile çalışmak bir kurdu tımar etmeye çalışmaktan öteye gitmez. Her halükarda ısırılırsınız”

KHK’ların ardından intiharlar dahi oldu, siz bu süreci nasıl aştınız, nasıl aşıyorsunuz?

Hayatımın hiçbir anında memur olmayı ve rutini benimsemediğim için kişisel olarak çok fazla etkilendiğimi söyleyemem. Fakat Ağrı gibi bir şehirde toplumun nefes aldığı ilk defa kendi dilinde oyun seyrettiği kendi tarihinin araştırıldığı kendi sinemasının çekildiği bir mekânın yok edilmesi beni çok derinden yaraladı. Bunun telafisi yok maalesef. Bize düşen sıfırdan ama daha cesur ve direngen olarak tekrar başlamak.

Yeniden işe geri dönme fırsatı olsa…

Ben taşeron işçi sıfatıyla işten atıldığım için böyle bir sorunum yok. Fakat başta da değindiğim gibi kayyım ile çalışmak bir kurdu tımar etmeye çalışmaktan öteye gitmez. Her halükarda ısırılırsınız.

OHAL şartlarında sanat yapmak zordur, faşizmin yükseldiği şu günlerde nasıl sanat yapıyorsunuz?

Daha ne ile karşılaşacağımızı tam olarak bilmiyorum zira oyun provalarımız devam ediyor. Oyun çıktıktan sonra göreceğiz. Bir tek sahne konusunda problem çıkacağını düşünüyorum. Olmadı düğün salonları bile bizim için oyun alanı olabilir. Daha önce de sokakları ve evlerin salonlarını bile oyun alanı yapmış bir ekiple çalıştığım için çok zor olmasa gerek.

Kürt şehirlerinde birçok yerde heykeller yıkıldı, kırıldı. Kadim sanat eserleri yok edilmeye çalışıldı. Sanat ve sanatçı susturulmaya çalışıldı, otoriter yönetimler neden ilk olarak sanatçıyı susturmaya- durdurmaya çalışıyor?

Çok basit yukarda da değinmeye çalıştım onun yerine koyabilecek bir alternatifiniz yoksa yok etmek en basit yöntem. Halkın hayatı kendi kanalları (TV kanallarından bahsetmiyorum) üzerinden görmesini engelleyip sadece kendisine tabi olmasını isteyen ama kendisinin de bu anlamda halka vereceği hiçbir şeyi olmayan bir zihniyet. Hastalıklı bir durum.

Son olarak yeni bir oyuna hazırlanıyorsunuz oyundan biraz bahseder misin?

Ağrı’daki olumsuz koşular nedeniyle İstanbul’da çalışmalarıma devam ediyorum. Şu anda İtalyan komedisi çalışıyoruz. Politik tiyatronun öncülerinden Dario Fo’nun yazdığı Yüzsüz (Bérû) oyunu. Oyun devletin asıl sahiplerinin kapitalist şirketler olduğunu, bir kaçırılma hikâyesi üzerinden komik bir şekilde ele alan bir yanlış anlaşılmalar komedyası. Aynı zamanda devletin istediği zaman nasıl bir işkence makinesine dönüşebileceğini anlatıyor. Devletin içindeki yolsuzluklar, kirli ilişkiler, silah kaçakçılığına varan faaliyetleri anlatılıyor. Ekim ayında prömiyer yapmayı hedefliyoruz. Herkesi oyunumuzu izlemeye bekleriz.

Ömer Şahin kimdir?

Ömer Şahin, Van'da İlahiyat Fakültesi okurken üniversitenin tiyatro topluluğunda oyunlarda yer almaya başladı. Kısa bir dönem Van Bölge Tiyatrosu’nda yer aldıktan sonra İstanbul'a yerleşti. Burada Anadolu Gençlik Kültür Merkezi (AGKM) bünyesinde bir dönem tiyatro yaptıktan sonra Mezopotamya Kültür Merkezi’nde (MKM) Kürtçe tiyatro yapmaya başladı. 2010 yılında Diyarbakır'da Cegerxwin Kültür Merkezi’nde üç yıl süreyle tiyatro ve oyunculuk atölyeleri yaptı bu sürede atölye için bazı oyunları yazıp yönetti. 2014 yılından bu zamana yani işten atılana kadar Ağrı'da Sema Kültür Merkezinde tiyatro yapmaya devam ediyordu.