Gökkuşağı Forumu

Heteroseksüel erkekler ve queer arzu politikası üzerine

Cuma, 29 Eylül 2017

 

Yüzde Yüz heterolara, TK’lara, Full Aktiflere, Laçolara… ne yapmalı? Sevmeli, İlgilenmeli, Yakınlaşmalı mı? Yoksa kırbaçlamalı mı!?

Uzun zamandır arzu politikaları üzerine başlatmayı düşündüğüm bir tartışma var. Heteroseksüel natrans erkekler, queer devrimci arzunun neresinde durmaktadırlar? Onlar queer arzuya ve dünyaya karşı olan  alfa erkekler midirler yoksa devrimin adı konulmamış gerçek özneleri midirler? -Hiçbiri? Hepsi? Soru baştan yanlış mıdır?-

Trans bir kadın ile birlikte olduğunu açıklayan natrans heteroseksüel bir erkek LGBT+ aktivistlerini neden heyecanlandırmaktadır?

Bu ve bu gibi sorular çok derinlikli ve uzun soluklu tartışmaları gerektiriyor olsa da bunun için bir giriş yapmanın hem kendi romantik, seksüel, çekimsel… dinamiklerim hem de LGBT+ aktivistleri açısından elzem olduğunu düşünüyorum.

Bu yazı öncelikli olarak doğumu ile atanmış cinsiyetleriyle bedensel, tanımsal, düşüncel bağlamda uyumlu olmayan veya bazı açılardan bunu toplum gözünde taşımayan kişiler için yazılmıştır. Daha da daraltılması gerekirse doğum ile atanmış cinsiyeti “erkek’’ olan lakin kendini genderqueer ve trans deneyimlerle ifade etmeyi tercih edenlere, yönelik bir arzu politikası kılavuzu olarak tanımlanabilir bu yazı.

Bunu özellikle belirtmek istememin nedeni yazının doğum ile atanmış cinsiyetleri kadın olan lakin kendini trans, queer deneyimler içinde ifade eden, interseks kavramında kendine bir açıklama bulan veya tamamen cinsiyetsiz bir algıyla yetişmiş kişilerin deneyimlerine dair bir vizyon sunamayacağındandır. Buna eş olarak yazı daha çok romantik ve/veya seksüel olan kişilere daha çok yakın gelebilir.

Politik Lezbiyenizm’den aldığım queer radikal bir ilham ile (1981) şunu sorabilmek istiyorum: gerçekten “düşmanımıza’’ karşı romantik/seksüel/şefkat içeren çekilmeler içinde miyiz?
Soruyu daha da basitleştirirsek heteroseksüel natrans erkekler ile nasıl bir diyalog kurmamız gerekiyor? Şayet arzunun tekrar tekrar inşasına inanıyorsak ve queer ortamlarda şakayla karışık söylediğimiz üzere “yönelim değil tercih!’’ diyorsak neden bazı natrans heteroseksüel erkeklere karşı bu pozisyonumuzu koruyamıyoruz?

Öncelikle Türkiye ölçeğinde heteroseksüel natrans erkeklerin akran zorbalığına maruz kalmış hiçbir LGBT+ bireyin politik hafızasının kolay kolay silinmediğini düşünüyorum. Bir kaç uzun argümanı atlarsak bu şu demek: Şu an LGBT+ mücadelesinin en büyük destekçisi durumundaki natrans heteroseksüel bir erkek bile akran zorbalığı noktasında çocukluğunda veya ergenliğinde LGBT+ bir bireye sözlü veya fiziksel şiddet uygulamıştır.

Bu açıdan Türkiye’deki homofobi ve transfobi karşıtı heteroseksüel erkeklerin kendi geçmişleriyle ne kadar yüzleştikleri ve bu yüzleşmeden ne kadar adalet çıktığı şaibelidir.
Belki de tam bu yüzden bir trans kadının sosyal ortamlarda kocam diye gezdirebildiği natrans heteroseksüel erkek bizde tarihsel bir adaletin gerçekleşmesi ve kefaret hissi yaratıyor. Elbette buradaki potansiyel transfobik eğilime dikkat etmemiz lazım ama bu hissin de bu temelde okunmasından korkmamak gerekiyor diye düşünüyorum.

Peki safi bir etik ile baktığımızda Türkiye coğrafyası için hiçbir heteroseksüel natrans erkeğin bir adalet sağlama şansı yoksa ne yapmalıyız? Arendt kişinin cezalandıramayacağı şeyi affedemeyeceğini söyleyerek adalet, affetme ve kefaret tartışmasına dair önemli bir noktaya işaret eder (Arendt, 1958). Akran zorbalığı konusunda tarihleri kirli olan heteroseksüel natrans erkekleri nasıl affedeceğiz? Affetmeli miyiz? Eğer gerçek anlamda natrans heteroseksüeller ile LGBT+ arasında eşitsizlik yasal ve sosyal olarak tam anlamıyla son bulursa bir affetmeden belki de bahsedebiliriz. Lakin öyle bir gün geldiğinde muhtemelen akran zorbalığı üretmiş heteroseksüel erkek jenerasyonu diye bir şey kalmadığı gibi heteroseksüel diye de bir şey kalmayacaktır!

Eser: Kelsey Wroten

Konunun diğer paralel boyutu heteroseksüel natrans erkeklere karşı duygusal/seksüel/entelektüel vb. çekimlerin etik olarak doğruluğu yanlışlığı ve daha da önemlisi buradan nasıl özgürleşebileceğimizdir.

Örneğin genderqueer bir bireyseniz kişisel biyografisi kaçınılmaz olarak homofobik/transfobik olan bir natrans heteroseksüel erkeğe karşı, ne açıdan olursa olsun, çekim duymanız hem sizin için hem de LGBT+ özgürleşmesi için ne kadar doğrudur?
Heteroseksüel natrans erkeklere duyduğumuz herhangi bir çekimi; madem arzunun, bedenin tekrar tekrar inşasına inanıyoruz, sönümlendirmek ve çekim nesnemizi değiştirmeyi bile isteye seçmemiz akıllıca olmaz mı? Sadece akıllıca değil aynı zamanda mutluluk veren ve özgürleştiren bir seçim olmaz mı?

(Elbette bu tartışma doğum, ölüm, beden, ruh gibi çok başka kavramları da dahil ederek tartışmamız gereken bir konu ancak ben bu inceltilmiş hattan devam edeceğim.)

Tersten ve romantik bir hikâye kurgularsak queer devrimin gerçek öznesi aslında queer arzunun en büyük düşmanı olarak görünen kesim midir? Son derece Hegelci hatta Ortodoks bir diyalektik aradığımın farkındayım lakin bu düşünme biçimimin belli açılardan çalıştığını düşündüğüm için buradan devam edeceğim. Yine daha romantik bir dil ile TK(TransKocası)’lar Onur Yürüyüşüne bir arzu nesnesi olarak geldikleri gün kazanmış mı olacağız? Kendimizi kaçınılmaz olarak karşısında konumlandırdığımız şeyi ve kendimizi biz mi özgürleştireceğiz yoksa onlar mı? Ortodoks Marksist iktisat açısından devrimci öznenin işçi sınıfı olduğunu ve sadece işçi sınıfını değil Burjuvazi ile birlikte tüm insanlığı özgürleştirecek potansiyele sahip olduğunu biliyoruz.

Lakin heteroseksizm ve patriyarkanın yarattığı arzunun maddi koşul olarak sunulan üretim araçlarından çok daha öncül bir “maddi koşul’’ olduğunu düşünen materyalist bir queer feministseniz yukarıdaki tartışmaya cevabınız Ortodoks Marksist teorinin bir adaptasyonu şeklinde olamayacaktır. Hali hazırda Marksistler açısından da devrimci özne kavramı büyük bir tartışma taşımaktayken queer feminist teorinin devrimci öznesini bulması çok daha güçtür. (Queer ve Özne kavramlarını yan yana getirdiğim için şaşıracak kişilerin itirazlarını duyar gibiyim!)

Türkiye coğrafyasındaki heteroseksüel natrans erkeklerle kurduğum romantik, seksüel, entelektüel… Temaslar bana hikâyenin istisnasız olarak hep yıpratıcı ve yıkıcı şekilde bittiğini gösterdi ama yine de deneyimlerimin ardıllığı meselenin iç yüzünü açıklıyor sayılmaz (Şaşırt beni ey Dünya!). Her şeyin akışkanlığından ve karmaşasından bahsettiğimiz bir dünyada queer ve natrans heteroseksüel iki töz tanımlamanın imkânsız olduğunu düşünenler olacaktır lakin İrigaray veya Spivak ile bildiğimiz Stratejik Özcülük bu açıdan kurtarıcı bir kavramsallaştırmadır.

Konuya dair hayli fantastik çözüm önerilerim olsa da bunların hali hazırda dünyayı radikal bir şekilde değiştirmek ile değil bambaşka bir dünya yaratmakla ilgisi olduğunu ve queer feminist ütopyalar olarak tanımlanabileceklerini bildiğim için pratik açıdan cevapsızım diyebilirim.

Arzumuzun ve Öfkemizin nesnesi aynı şey olduğunda ona karşı nasıl davranmalıyız? Ona karşı duygulanımımız bittiği vakit o hâlâ o mudur? Veya Onu yendiğimiz zaman geriye kalan veya ortaya çıkan nedir? (Adorno’dan Nesnenin ve Öznenin negatif diyalektiğini belki de burada işin içine sokabiliriz)… Sorular sorular…

Biraz teorik kavramlardan uzaklaşıp yazıyı şöyle bitirmek istiyorum:

Yüzde Yüz heterolara, TK’lara, Full Aktiflere, Laçolara… ne yapmalı?
Sevmeli, İlgilenmeli, Yakınlaşmalı mı? Yoksa kırbaçlamalı mı!?
Ruhtan bedenden, arzudan söküp atmalı mı?
Hülya Avşar’dan Yürü Ya kulum mu dinlemeli yoksa Harika Avcı’dan Sürünüyorum mu?
Yoksa Gönül Akkor’dan Beni Tanıma mı?
Sahi ne yapmalı?

Kaynakça
Arendt, H. (1958) The human condition. University of Chicago Press,
Press, Onlywomen & Group, Leeds Revolutionary Feminist (1981). Love Your Enemy? The Debate Between Heterosexual Feminism and Political Lesbianism.
Gönül Akkor - Beni Tanıma
Hülya Avşar - Yürü Ya Kulum
Harika Avcı - Sürünüyorum