Kültür Sanat

“O”ndan korkunç anne, baba ve zorba akranlar var

3 Ekim 2017

Bir başyapıtla karşı karşıya değiliz ama oldukça düzgün, heyecanı yerinde, oyuncuları başarılı, yer yer tüylerimizi ürperten bir filmle karşı karşıyayız.

Genel bir sorudur “neden Stephen King’in kitaplarından yapılan filmlerin büyük çoğunluğu başarısız olur?” Oysa liste yaptığınızda on filmin üstünde oldukça başarılı King uyarlaması vardır. Hangi yazarın bu kadar çok başarılı uyarlaması vardır ki başka? Ama işte söz konusu King olunca, üretimi bereketli bir yazarın hemen her kitabı beğenilince görselleştirildiğinde çekilen filmlerden de aynı başarı beklenir.

“O-It”in 1990 yılı, mini dizi şeklindeki çevriminin VCD’si arşivimde mevcut olup, beğeniyle izlediğimi hatırlıyorum. Aklımda kalan kimi görüntüler ve genel olarak hikâyenin ilerleyişini unutmamışım. Oldukça abartılı bir kampanya ile kitabın yeni uyarlaması için heyecan yaratıldığında ben de kendimi kaptırmaktan alıkoyamadım. Ne var ki film vizyona girdiği ilk haftada Ankara’da i-max salonda gösterilirken bana eşlik edecek kimse de bulamadım. Bir hafta oynadı, o salonda izleme keyfini kaçırdım haliyle. Daha önce de bahsettim; sinemada film izleme zevki büyük ekran, muhteşem ses vs. dolayısıyla tartışılmaz olsa da artık seyirci görgüsüzlüğünün had safhaya ulaşması dolayısıyla eziyete de dönüştü. Eskiden bir görgüsüzün cebiyle meşgul olduğu salonlarda onlarca cep telefonu açık. Film izlemeye değil vakit doldurmaya gelenlerin konuşmaları, salona girip çıkmaların evinde dolaşır gibi hareket etmeye dönüşmesi beni yıldırdı açıkçası.

Yine de özellikle karanlık sahneleri bol olan, görselliğin önem arz ettiği filmleri sinemada izlemek için çabalamaya devam ediyorum. O film için de arada “aman ya, artık DVD çıkınca alır izlerim” desem de bir yanım sinemada izlemek için yanıp tutuşuyordu. Nihayetinde bunu gerçekleştirdiğimde de film ilk vizyona çıktığında aldığı hayranlık dolu nidaların yanında eleştirilerin de artmış olmasıyla bir korku filmi için kolay ulaşılamayacak sekizin üzerindeki IMBD notu bunun altına düşmüştü. Yine de şu ana kadar yarım milyar dolara yaklaşan gişe hasılatı ile en çok izlenen ve kazandıran korku filmi unvanını ele geçirmiş durumda. Sonda diyeceğimi baştan söyleyeyim yeri gelmişken; bir başyapıtla karşı karşıya değiliz ama oldukça düzgün, heyecanı yerinde, oyuncuları başarılı, yer yer tüylerimizi ürperten bir filmle karşı karşıyayız. Ama zaten eski bir kitap, çevrimi yapılmış bir eser sonrasında kimi korku filmlerinin de kullandığı hikâye, karakter, sebep-sonuç ilişkisi barındırdığı için yenilik içermiyor. Önceki mini dizide 1960’larda geçen hikâye 1980 sonlarına alınmış. Bu o dönem ile bazı korkuların ve olayların sebeplendirilmesi dolayısıyla önem arz ediyor. Özellikle de filmin ikinci bölümü için yirmi yedi yıl sonrası ile günümüze taşımak için de bu yapılmış. İlk çevrimde kitabın tamamı filme çekilmişti. Bu çevrimle ikiye bölünmüş. İzlediğimiz birinci bölümün sonunda devam edeceği sinyallerini veren, kahramanların “erişkin bireyler olduğumuzda da nerede olursak olalım “O” ortaya çıktığında burada buluşacağız” sözü verdikleri yirmi yedi yıl sonrası da anlatılır 1990 yapımında.

Eski bir eser olduğu ve türü sevenlerin bildiği bir hikâye olsa da spoiler vermeden bazı noktalara değinerek bahsetmek istiyorum filmden. Çok katmanlı bu filmi her katmanından ayrı bir tat alarak izlemek de mümkün, korku filminde sadece korkmayı severim diyerek gerilip ürpererek de.

Her birey sorunlar barındırır, kimi travmalar yaşamıştır. “Git de babanın aletini yala” denilen Henry’e hıncını alırcasına edilen bu söz sadece “küfür” değildir, herkesin bildiği ama müdahale etmediği bir gerçeği yansıtır. Baba çocuğunu istismar etmektedir. Zaten tanık olduğumuz şiddet gösterip, bağırıp “ne biçim erkeksin sen” diye ezdiği-rencide ettiği oğlunu babanın cinsel anlamda istismar edip etmediği muallakta da olsa, yeterince eziyet ettiği çok açık. Şehir halkı çocukların dahi bildiği bu olayı görmezden gelmektedir. Henry bunun acısını okuldaki akranlarına, kendinden küçük sınıftakilere eziyet ederek çıkartmaktadır.

İlaçlarla dolu bel çantalı Eddie’yi oturduğu koltuktan ve sürekli karşısında atıştırdığı tv’den ayrılmadan kontrol etmek ister annesi. En kolay yolu da dışarıya, dışarıdaki kötülüklere karşı korkutmaktır. Eve hapsedemediğine göre; okuldan sonra hemen eve dönmesi gerektiğine, evden uzaklaştığı takdirde hastalanıp öleceğine, keşke ölse, ölümden beter acılar çekeceğine, per perişan olacağına, edineceği arkadaşların ona hastalık bulaştıracağına inandırır çocuğunu.

Beverly ise kaybedenlerin tek kız üyesi. “Sürtük” olarak adlandırılan, her oğlanla yattığı iddia edilen Beverly “babasının kızı”dır. Babasının tacizlerinden kendini kurtarmak için saçlarını kısaltsa da benzer şekilde büyüklerinin taciz/tecavüzünden kurtulmak için kendine, bedenine zarar verip, kendini suçlayan çocukların bundan kurtulamadığı gibi, Beverly de babasının tacizinden kurtulamayacaktır. Oysa kasabanın büyükleri de sessiz kaldıkları bu olayda babaya karşı pasif durumdayken, mağdurdan kendi çocuklarının uzak durmasını isterler. Kötü/sürtük olan kızdır, yetişkin, denkleri biriyle uğraşmaktansa –üstelik ilk taşı kim atacaktır, en suçsuzu kimdir?- mağduru soyutlamak en kolayıdır.

Haham babasının tehdit ettiği, dini görevlerini yerine getirmediği, Tevrat’ı doğru okuyamadığı takdirde çekeceği eziyetleri abarta abarta ama zevkle anlattığı çocuğun travması daha mı azdır?

Ebeveynleri yakıldığı için kendisinin de yakılacağı, kasabaya ait olmadığı, sevilmediği asla da kabul edilmeyeceği duygularıyla evden çıkmaya korkar olmuş siyahi çocuğun, bu korkusuna rağmen kasabanın sokaklarına çıktığında uğradığı tacizler görmezden gelinebilir mi?

Kilolarının alay ve de dışlanma sebebi olacağının bilincinde, “yeni gelen çocuk”luktan bir yıldır kurtulamamış, araştırma ve edebiyata olan sevgisine rağmen esas kızın hiçbir zaman gönlünü alamayacak olan şişman çocuğun acılarına tepki vermek için illa ki bedeninin doğranması mı gerekir?

Kardeşini kaybetmiş ama kabullenemeyen, kekemeliği ile dalga geçilen, kaybolan kardeşi sonrası ebeveynlerince ihmal edilen çocuğun ve arkadaşlarının görebildikleri, yetişkinler için şehir efsanesi O bunca yaşananlardan daha fazla ne kadar acı yaşatır ki?

Ve bu defa bir büyüme hikayesi yoktur çocukların ana eksen olduğu filmlerde genelde olduğu üzere. Tersi vardır. Çocuk kalarak ama acılarını paylaşarak, büyüklerine karşı gelerek hayatta kalma çabası vardır.

Kasabanın geçmişi travmalarla doludur. Kötülüğün görünür hali Palyaço Pennywise’dır. Palyaço Pennywise kötülükten beslenerek bir yıl boyunca doyurup açlığını yirmi yedi yıl sonra tekrar ortaya çıkana kadar kaybolmaktadır üstelik. Peki ya istismarcı, şiddet yüklü, iyilik adıyla kötülük yapmaktan çekinmeyen annelerin, babaların, din adamlarının, akranların bitmeyen kötülüklerini kim, nasıl doyuracak?

Ali Özbaş'ın sinema yazılarının tamamına ulaşmak için burayı ziyaret edebilirsiniz.