Kültür Sanat

Duygudan da öte

Çarşamba, 11 Ekim 2017

“Ken Loach, filmlerinde savunduğu, sahip olduğu siyasi görüşü diyalog haline getirmekten çekinmez”

Yaklaşık on yıl önce o zamanlar mesai arkadaşlığı da yaptığım dostumla sohbette Ken Loach’ı ikimiz de sevdiğimizden bahsetmiştik. Bunun ardından kendisine doğum günü hediyesi olarak yeni çıkmış bir DVD olan “Duygudan da Öte-AE Fond Kiss” filmini almıştım. (Verdiğim hediyeleri böyle de ifşa ederim işte) Yeni çıkmış filmlerin pahalı olması sebebiyle kendime de bir tane almamış, nasıl olsa alır izlerim bir ara demiştim. Bu gerçekleşemedi bir türlü. Ne zaman filmi görsem hâlâ yüksek fiyatla satılıyordu. Geçen sürede izlediğim ve izlemek istediğim onlarca film arasında da bir türlü bu filme erişmek, izlemek kısmet olmadı. Nihayetinde yakın zamanda kendi arşivime de ekledim.

İlk kez “Ülke ve Özgürlük-Land and Freedom” filmi ile tanıdığım Ken Loach, emekçi kesimin sesini, ezilenlerin sözünü, ötekileştirilenlerin nefesini duyurmasıyla tanınır. Filmlerinde savunduğu, sahip olduğu siyasi görüşü diyalog haline getirmekten çekinmez. Filmleri sinemasal açıdan da başarılıdır. Ne var ki genelde verilmeyen haklar, şiddet, yoksulluk üstüne olunca anlattıkları finalde de mutsuzluğun çoğunlukta olduğu filmlerdir bunlar. Bir o kadar da gerçekçidir yani. Dolayısıyla bir Ken Loach filmi izlemeye otururken büyük olasılıkla mutsuz bir sona hazırlıklı olmanız gerekir.

İskoçya’nın Glasgow kentinde yaşayan Kasım Pakistan göçmeni bir ailenin tek oğludur. Kız kardeşinin okuduğu Katolik okulundaki müzik öğretmeni ile tesadüfen tanışır ve birlikte olmaya başlarlar. Bir evlilikten hüsranla çıkmış olan Roisin, hakkında hiçbir şey bilmediği bu delikanlıyla ilişkilerinin sonunun ne olacağını düşünmek istemese de beklediği kısa süreli, sadece cinsellik içeren bir paylaşım da değildir. Ancak kendi ülkelerinden gelip yerleştikleri ülkenin kültürüne direnmek, kendi aile yapılarını etkilemesine müsaade etmemek için daha sıkı kuşatılmış insanlardır Kasım ve ailesi. Kuzeni ile dokuz hafta sonra evlenecektir. Bu çoktan kararlaştırılmış ve dönüşü olmayan bir durumdur.

Roisin’in çalıştığı okul dolayısıyla da sözleşmesinin devam etmesi için bağlı bulunduğu papaza belge imzalatması gerekmektedir. Bu sandığı kadar kolay olmayacaktır. Kendi cemaati de nikâhsız yaşamasını istemedikleri gibi, kendi mezhebi dışında bir erkekle evlenmesini de hoş karşılamamaktadır. Dolayısıyla istediği imzayı bazı sözler verip, kiliseye devam etmediği takdirde alamayacaktır.

Kasım’ın kız kardeşi Tahara, Edinburgh Üniversitesi’ne koşulsuz kabul edilmiştir ancak ailesi yaşadıkları şehir dışına çıkmasına izin vermemektedir. Kasım’dan da beklediği desteği göremeyen Tahara isyan etse de eli kolu bağlıdır.

Anneleri duygusal anlamda çocuklarının yanında yer alsa da verili düzeni bozmak istemez, sisteme başkaldırma taraftarı değildir. Çocuklarını yanlarında tutmak için onlara oyun oynamaya bile hazırdır.

Pakistanlı ailenin yeni bir yaşam kurmak için geldikleri ülkede, maddi rahatlık edinme dışında bulundukları ülke kültürü ile ters düşmelerini, eski değer yargılarını, inançlarını koruma çabalarını hem eleştirir hem de bunu anlamaya çalışır Loach. Tek taraflı bakıp da bir dini görüşü eleştirmez sadece. Dinler, devletler yanında değil yine her zamanki gibi dezavantajlı topluluklar ve kişilerin yanındadır.

Toplumsal durumları, kültürlerarası çatışmayı, kabullenişi ve başkaldırıyı görürken güzel bir aşk hikâyesine de tanık olmak, bir Ken Loach filmi izlemek için ‘Duygudan da Öte’ye kulak vermek gerekir.

Aşağıda 2012 yılından bir haberle yazımı kapatayım:

Ken Loach, İtalya’nın prestijli festivallerinden Torino Film Festivali tarafından verilen yaşam boyu onur ödülünü reddetti

Ken Loach, festivali düzenleyen Ulusal Sinema Müzesi’nde, işçilerin taşeron şirket aracılığıyla çalıştırılmasını ve güvencesiz-düşük ücretle çalışmaya direnen işçilerin işten çıkartılmasını görmezden gelemeyeceğini açıkladı. (Evrensel Gazetesi-22 Kasım 2012)

Ken Loach’ın resmi basın açıklamasından

''Büyük bir üzüntü ile bana Torino Film Festivali tarafından layık görülen ödülü reddetmek zorundayım, bu ödülü kendim ve filmlerimiz için çalışanlar adına almaktan onur duyardım.

Festivaller Avrupa ve dünya sinemasını yaymak adına büyük bir rol oynuyorlar ve Torino sinemaya olan tutkusu ve aşkı ile bunun belirgin ve iyi bir örneği olarak kendini göstermektedir.

Ancak şu anda ciddi bir sorun söz konusu; konu bazı hizmetlerin şirketlerce dışarıya ihale yoluyla verilmesi ve düşük ücretli işçilerin çalıştırılması ile ilgili.

Her zamanki gibi bunun sebebi daha az ücret ödemek. Bazı hizmetleri karşılamak için ihaleyi alan şirket çalışanların maaşlarını düşürüyor ve çalışan adedinde kesintiye gidiyor olmasıyla alakalı.

Bu toplum içinde çatışma yaratan bir reçetedir. Bu durumun bütün Avrupa’da mevcut olması kendisinin kabul edilebilir bir hareket olması anlamına gelmez.

Torino’da Ulusal Sinema Müzesi'nin temizlik ve güvenlik hizmetleri Rear adlı kooperatife verilmiş durumda. İlk olarak maaşlarda kesinti yapıldı ardından çalışanlar bundan şikâyetçi oldular ve böylelikle kötü davranmaya ve korkutulmaya maruz kaldılar. Birçok kişi işten atıldı. Düşük maaş alanlar, zor durumda olanlar işlerinden oldular. Sebebi ise maaşlarında yapılan kesintiye karşı çıkmalarıydı.

Pek tabii ki bizim için başka bir ülkede neler olduğunu anlayabilmek pek de kolay değil, kendi ülkemizden farklı çalışma şartlarının olduğunu da hesaba katarsak, ancak bu temel etkenlerin açık olmadığı anlamına gelmiyor.

Bu noktada hizmetleri ihaleye vermiş olan yapı bu duruma göz kapayamaz, her ne kadar bu kişiler bu hizmeti bir dış kooperatif aracılığı ile gerçekleştiriyor olsalar bile kendisi için çalışan kişilere karşı sorumlu olmalı.

Müzenin bu durumda çalışanlar ve onların bağlı oldukları sendika ile iletişime geçmesini, işten çıkarılan çalışanların tekrar işe alınışını güvence altına almasını ve hizmetleri dış kooperatiflere verme fikrini bir daha düşünmesini bekliyorum.

Toplumun zayıf olan bireylerinin sorumlu olmadıkları bir iktisadi buhranın faturasını ödemesini doğru bulmuyorum. Bu konuyla ilgili ‘Bread and Roses’ adlı bir film gerçekleştirdik. Nasıl olur da kendi hakları için mücadele eden ve bu sebepten dolayı işlerinden olan çalışanların dayanışma çağrısını duymazlıktan gelirim?

Bu ödülü kabul etmek ve birkaç küçük eleştiri ile durumu geçiştirmek zayıf ve ikiyüzlü bir davranış olurdu. Beyazperdede belirli bir duruşa sahip olup öte yandan diğer ortamlarda faklı tutumlarla bu duruşa ihanet edemeyiz.

Bu sebeple her ne kadar derin bir şekilde üzgün olsam da bu ödülü reddetmek zorundayım.'' (Çeviri: sendika.org)

Bu düşüncelere sahip, bunu dile getirmekten çekinmeyen, gerektiği durumda ödülü elinin tersiyle itebilen bir yönetmene ne denir ki; iyi ki varsın Ken Loach.

Ali Özbaş'ın sinema yazılarının tamamına ulaşmak için burayı ziyaret edebilirsiniz.