Kültür Sanat

CANAN’ın Bedeni: Öznelliklerimizde açılan bir yarık

Cuma, 27 Ekim 2017

“CANAN’da beden kurgusunun aksine vücut sıvılarının akışını, hayvan-oluşu deneyimleyebiliriz ya da ‘dışarıda çok kötülük var’ın kahkahası ve neşesini.”

Arter-Sanat için alan'ın düzenlediği, İstanbul Yapı Kredi Kültür Sanat’ta 25 Ekim Çarşamba akşamı gerçekleşen “Bir Eylem Alanı Olarak CANAN’ın Bedeni” etkinliğinin konuşmacısı Kaos GL’den Aylime Aslı Demir’di. Demir beden politikalarından, mücadeleden ve CANAN’ın işlerinden söz etti.

“İnsan” olma mücadelesi

Demir; “Bu sunuşta söz konusu olan şeyler, ‘Gelecek Queer’ sergisinde CANAN’ın ‘Çeşme’ işiyle başladı aslında. Kadın memesinin ‘tiksindirici’ bir etki uyandırması üzerine. Normalde bir arzu nesnesi olarak göreceğim memeler, damlayan sütleriyle ve belki de almış olduğu pozisyon beni epey rahatsız etmişti. Hem bu rahatsızlığın nedenini kovalamaya başladım hem de bedenlerin insan olmanın hikâyesine odaklandım.

Kölelerin, siyahların, eşcinsellerin, queer’lerin ‘insan’ olma mücadelesine” cümleleriyle başladı konuşmasına.

Fotoğraf: Murat Germen

Bedenin günümüzdeki anlamını bulmak için tarihsel bir bakışın gerekliliğinden bahsettiği konuşmasında Demir, CANAN’ın işinden bir görseli sosyal medya platformu Facebook’a yüklediğini, bilindiği gibi Facebook kadın memesi görsellerini şikâyete gerek bırakılmaksızın kaldırdığını ancak bu paylaşımımda görselin kaldırılmadığını şöyle ifade ediyor: “ Görsel kaldırılmadı. Üç gün geçti, kontrol ettim, yine duruyordu. Bunun niçin kaldırılmadığı ve program tarafından atlandığı üzerinden düşünmeye başladım. Belli ki bunu bir kadın memesi olarak algılamamıştı.”

Kuşatılan bedenler

Demir, beden üzerinde çok sayıda yayın çıktığına ancak beden meselesi üzerine çok konuşulduğuna dikkat çekti ve “Çünkü bedenlerimiz kuşatılıyor, baskı altına alıyor. Bedenlerimiz bu siyasal yahut ekonomik baskıların etkilerini hissediyor. Bu hissediş elbette farklı farklı gerçekleşiyor” ifadelerini kullandı.

Konuşmasında çağdaş felsefede bedenin, üç şekilde alımlandığını belirten Demir bu üç formu “bedenin tıbbın nesnesi olarak gören yaklaşım, bedenin istemli özne tarafından işgal edilmiş bir kap gibi gören yaklaşım, bedeni bir göstergeye, öznel olanın kamusal olana yönelik bir ifade aracına dönüştüren yaklaşım” cümleleriyle özetledi.

Beden ve özne tartışmalarına da değinen Demir, Descartes’ın bu tartışmalardaki belirleyici etkisine değindi. Demir, “Descartesçı beden parçalıdır, insanın sadece seyircisi olduğu, zihnin taşıyıcısı olduğu mekanik bir beden anlayışı vardır. Bu görüşü takip eden klasik psikoloji çalışmaları (Wundt) ve sonraki psikofizyolojik çalışmalar da (Pavlov), insan zihnini bedenden koparmışlardı. Sadece bedeni mekanikleştirmekle kalmamış zihni de bu mekanizm üzerinden okumuşlardır. Zihni, nesne dünyasının tabi kılındığı nedensellik zincirine mahkûm eden anlayış” cümleleriyle tarihsel beden algısını özetledi.

Demir, filozof Merleau-Ponty’nin bilmeyi önceleyen şeyin, varoluş ve yaşama yönelim, yani deneyim olduğunu söylediğini ve Spinoza ve Deleuze’ün, bu düşünürlerin taşıyıcısı olduğu tekçi yaklaşımın bu gelenekten bir kopuş olduğunu belirtti.

“Zihnin kapasitesini, bedene endeksleyen bir yaklaşımdır bu” diyen Demir, Deleuze’ün, ‘bir beden neler yapabilir’ sorusu ile bedenin yapabildiği şeyin etkilenme kudretinin doğası ve sınırları olduğunu ifade etti.

Sözleşme kuramının bedene yaklaşımı

Demir, sunumun başlığını tayin ederken, aklında siyaset kuramcıları da olduğunu belirtti.  “Hobbes’ta, tek tek bedenlerin tamamını aşan bir politik beden kavramsallaştırması vardır. Ben kendi payıma bu türden pasifleştirici bir okuma yanlısı değilim. Çokluğun kendi iktidarına yeniden sahip çıkması gerektiğini öne süren, bu anlamda aşkınsal bir politik bedene karşı çıkan Spinoza’yı öne çıkarıyorum” ifadelerini kullandı.  

Buradan Michel Foucault’nun çalışmalarındaki beden izleğine değinen Demir, anatomo-politika ve biyo-politika ayrımlarından söz etti. Bugünkü eşcinselliği karşılayan tarihsel kelimenin, Sodomi, yani “anal ilişki” kavramıyla oluştuğunu ve bunun günah olarak kodlandığına değindi. Demir “Burada söz konusu olan günah, bir edimdir. Daha sonra bu günahın yanına, bir de “suç” isnadı eklenecektir. 19. yüzyılda ise “homoseksüel” ifadesiyle artık hastalık olarak damgalanmaya başlamıştır” dedi.

Demir konuşmasının devamında, marjinalleştirilmeye, entegre edilmeye ya da normalleştirilmeye çalışılan gruplara ve bu baskının sonucunda örgütlenen mücadeleye dikkat çekti. Bu bağlamda “Queeriz-Buradayız!” bildirisinden bahseden Demir, post-human literatürü tartışmalarına da değindi.

Türler arası etik ilişkisellik

Demir konuşmasını şu sözlerle sona erdirdi: “CANAN’ın çeşmesinde sabit olması beklenen taşmayan beden kurgusunun aksine vücut sıvılarının akışını, hayvan-oluşu deneyimleyebiliriz ya da hezeyan’larında ve ‘dışarıda çok kötülük var’ın kahkahası ve neşesini. Hastalık ya da biyolojik bir şizofreni değil tam da verili koşullar içinde üretilmiş potansiyel olarak özgürleştirici bir durumu. Bu kahkaha ve neşe normalleştirilen öznelliklerimizde açılan bir yarığı, Kuş-kadın’da türler arası etik ilişkiselliği hissedebiliriz.”