Kadın

Brezilyalı kadınlar bağırmayı öğrenebilir

Cuma, 17 Kasım 2017
Haber: Kaos GL

Uzun bir zaman boyunca, itaatkarlık göstermek ve söz dinlemek bir kız çocuğunun öğrenmesi gereken en önemli şeylerden sayıldı.

Özde Çakmak, Vanessa Barbara’nın New York Times’ta “Brazilian Women Can Learn to Yell” başlığıyla yayınlanan makalesini KaosGL.org için Türkçeleştirdi:

Yedi yaşındayken Brezilyalı Kız İzciler’e katıldım. İzcilerin temel kurallarından biri, bir kızın “nazik ve hassas” olması gerektiğiydi. (Bugünlerde yalnızca “nazik” kısmını vurguluyorlar.) İzcilerin gıpta ile bakılan rozetlerini elde etmek için şu şartların yerine getirilmesi gerektiğinin öğretildiğini hatırlıyorum: Bir kız çocuğu yetkililere nasıl davranılması, insanlara nasıl hürmet edilmesi, doğru zamanda dinlemesi ve konuşması ve – en sevdiğim – insanlara bağırmadan nasıl hitap etmesi gerektiğini bilmelidir.

Eylül ayında kadınların öz savunma dersini ilk kez aldım. Kuşkusuz üzerimde izler bıraktılar (yara berelerin yanı sıra). Nihayet anlıyordum, bedenimde Brezilya’daki biz kadınlar hayatlarımız boyunca yutmak zorunda olduğumuz tam kapsamlı şiddet ve aşağılamayı her zaman alçakgönüllülük ve zarafetle karşılamak zorundaydık. Eğik baş, düşük omuzlar, tutulmuş boyun, yere bakan gözler: Tüm bedenimiz, sanki olabildiğince küçük bir hedef haline gelmeye çalışarak genellikle çekmiş ve içe doğru kıvrılmıştır.

Uzun bir zaman boyunca, itaatkarlık göstermek ve söz dinlemek bir kız çocuğunun öğrenmesi gereken en önemli şeylerden sayıldı. Şimdi bile, özellikle de benim ülkem gibi gelişmekte olan ülkelerde, bu hemen hemen hiç değişmedi: Bir kadının yapabileceği en kötü şey, kendi görüşünü açıkça dile getirmek ve meslek alanında kadın düşmanlığı olduğunu söylemek ya da nüfuzlu bir erkek tarafından işlenen cinsel bir suçu ihbar etmek gibi “uygun” olmayan fikirler yaymaktır. Sessiz kalmak ve sadece tacizcinin istediğini yapmasına izin vermek her daim daha iyidir. Eğer kadın bunun sonrasında “teşekkür ederim” demeyi başarabilirse, daha da iyi olacaktır. (Dikkat: Kadınlar aynı zamanda ironi kullanmaktan da kaçınmalıdırlar.)

Fakat, bağırmak için geçerli sebeplerimiz olduğunu kanıtlamak için çok da uzağa gitmeme gerek yok. Son birkaç aydır Brezilya’daki toplumsal cinsiyete dayalı şiddet olaylarının gelişigüzel birkaç tanesine bakmak yeterli: Erkek bir tutuklu, ziyaretine gelen kız arkadaşını ilişkilerini bitirme isteğini yeniden dile getirdiği için hapishane hücresi içerisinde boğarak öldürdü. Genç bir adam eski kız arkadaşı hamile olduğunu söylediği ve o da Kanada’ya exchange gezisi planlamış olduğu için eski kız arkadaşını otobüsün önüne attı. Polise eski partnerinin kendisini gizli bir kamerayla gözetlediğini söyleyen kadın eski partneri tarafından bıçaklanarak öldürüldü – polis aracında, karakola giderken.

Bunlar kadınlar ve erkekler arasındaki eşit olmayan güç ilişkilerinin uç tezahürleri – gerçek yaşam, kadınları madun pozisyonda kalmaya zorlayan toplumsal bir dinamiğin somut ifadeleri, her zaman alçak sesle konuşarak ve korkudan sinerek. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin tam skalası cinsel taciz, aile içi şiddet, cinsel istismar, üreme haklarının ihlali, “namus” cinayetleri ve tecavüzü kapsar fakat bunlarla sınırlı değildir. Kadınları fiziksel, cinsel, ekonomik ve psikolojik açıdan inciten her türden tehdit ve güç istismarı da cabası.

Peki, bu şiddet olaylarına yönelik oybirliğiyle kabul edilebilir tek tepki nedir? Saldırganlara itimat göstermek ve çeneni kapalı tutmak, elbette. Bilinçaltımıza kazınmış ve gergin boyun ve omuzlarımıza yüklenmiş bu ağırlığı hayatlarımız boyunca taşıma ihtimalimizin de hiçbir önemi yok. Bir kadının travmatik bir deneyimi muhtemelen nasıl atlatabileceği değil buradaki asıl mesele. Zarafet, incelik ve erkekleri haksız suçlamalardan uzak, güvende tutma sorumluluğu daha önemli.

Birkaç yıl süreyle beni iki büklüm bırakıp savunmaya geçiren psikolojik açıdan istismarcı bir ilişkim oldu. İlişki bittikten sonra, ne zaman yaşadıklarım hakkında konuşmaya ya da yazmaya karar verdiysem – en üstü kapalı ifadelerle bile – çok güçlü bir ters tepki, beni gitgide isterik, abartılı, içerlemiş kadın alanına doğru iterek susturma teşebbüsünü yaşadım. Birçok durumda, bir kadını toplumsal ve mesleki arafa mahkum etmek en kolayıdır. İstismarcılar ne kadar güçlüyse, insanlar kurbanlara o kadar az inanır ve gerekli kanıtları elde etmek o kadar zordur.

Öz savunma dersimdeki her bir kadının bir dehşet hikayesi vardı. Potansiyel saldırganları engellemek, onlardan kaçınmak, onları hareketsiz hale getirmek ve silahsızlandırmak görevlerin en zoru değildi. En zoru bağırmaktı. Kadın eğitimcimiz Heloise Fruchi bize hayali saldırganımızla yüz yüze geldiğimizde onun gözünün içine bakmamızı ve elimizden geldiğince yüksek sesle bağırmamız gerektiğini söyledi. Herhangi bir şey de olurdu: “Hayır!” ya da “Burası Sparta!” ya da “Öfkeden köpürüyorum ve artık buna katlanmayacağım!” Tüm yaşamlarını nazik ve hassas olarak geçiren içimizden bazıları bunu bile yapamadı.

Derslerimiz boyunca yüzümüz kızardı, kıkırdadık ve birbirimize yüzlerce kez özür diledik. Dövmem gereken dekor ile her yüz yüze geldiğimde gözlerimi yere indirip yaygın bir savunma jesti (eller dışarı, avuç içleri yukarı) yaparken buldum kendimi. Sürekli korku içinde yürüdüğümüzü, konuştuğumuzu ve yazdığımızı öğrendik – ve de bizi dar bir sokağa sürükleyip tecavüz etme ihtimali olan yabancıdan kendi erkek arkadaşlarımız, komşularımız, akrabalarımız, patronlarımız ve partnerlerimiz kadar korkmadığımızı. Çünkü öyle görünüyor ki – kişinin düşünebileceğinden daha sık – onlar hoşa giden bir şekilde davrandığımız kadarıyla bizi seviyor ve bize saygı duyuyorlar. Çizginin dışına çıktığımız ve kendi fikirlerimizi edinmeye başladığımız anda ise savunmasız oluyoruz.

Başka bir ifadeyle, kadınlar için bu her zaman bir kaybet-kaybet senaryosudur: Sessiz ol ve on yıl terapi gör; narin ol ve kronik tutulmuş boyundan mustarip ol; güçlü ol ve toplumdan dışlan; sesini çıkar ve cezalandırıl.

Bize nazik ve itaatkar olmayı öğreten ve yedi yaşında başlayan bu dersler kısmen suçlanmalıdır. Keşke bunun yerine bize tekme atarken ve korsanlar gibi küfrederken bağırmayı ve çığlık atmayı öğretselerdi. Belki bu istismarı önleyemezdi. Nihai sorumluluk, elbette, bizde değildir; istismarcılardadır. Ama en azından bu devamlı tutuk, bunaltıcı yaşamları yaşamak zorunda kalmazdık.