İnsan Hakları

Yabancılaşmanın daha ötesi mümkün mü?

Pazartesi, 27 Mart 2006
Haber: Kaos GL
‘Homofobi, tahmin edilenden çok daha fazla şiddete kaynaklık etmekteyken, popüler kültür; delikanlılığı, ağır abiliği, mafyayı ve orta sınıf ahlakının faziletlerini öven dizi ve programlarıyla, eşcinsellere ve cinselliğini özgürce yaşamak isteyen kadınlara karşı şiddetin avukatlığını yapmaktadır.’

Çağdaş

Her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında, bıçaklanan, tecavüz edilen, gasp edilen ve yaralanan zavallı insanların birkaç yıl önce çektikleri aile hatırası ya da vesikalık fotoğraflarından steril yaşamımızdaki kahvaltı masamıza sızan şiddete hepimiz az çok tanığız. Bazılarımız bu şiddete ne yazık ki görsel ve yazılı medya veya üçüncü şahıs yoluyla değil de bireysel olarak da tanıklık edebiliyor. Sokakta kapkaççılara çanta kaptırırken dövülen, karakolda hortumla kırbaçlanan, sigara isteyen delikanlılara sigara verdikten sonra göğsünden bıçaklanıp kan kaybeden ve sevgilisiyle öpüştüğü için gittiği kafelerden tartaklanarak atılanların maruz kaldığı şiddeti cismen biliyoruz; ancak, söz konusu şiddetin nereden geldiğini, nasıl geliştiğini, gelişmekte olan ve gelişen toplumlardaki şiddet ve saldırganlık olgusunun bireyin yaşamına etkilerini incelememiz, şiddetin psikolojik altyapısını anlamaya ve öğrenmeye çalışmamız popüler kültür tarafından entelektüel bir merak sayılıyor.

Şiddet, kasıtlı olarak bir insana, hayvana ya da cansız bir objeye (insanların oluşturduğu sosyal yapılar ya da yağmalanan müzeler gibi) zarar verme amacı güdülmüş hareketlerin tümüdür. Şiddetin nesnesi büyük değişkenlik gösterebildiği gibi öznesi de nesneyle aynı varyasyona sahiptir.

Şiddetin kökeni, bilim dünyasında hâlâ cevaplanamamış sorulardan biri ve bu konuda yapılan her bilimsel araştırmanın sonucunun bir yaklaşım olacağı ve farklı yaklaşımların sentezi olmaksızın şiddetin kökeni hakkında sağlıklı bir fikir yürütülemeyeceği açıktır.

Şiddet, Freud’a göre insanın en temel içgüdülerinden biri olmakla beraber, modern zaman cinnetini; modern insanın, içgüdülerini modernitenin dayattığı toplumsal kurallar yüzünden tatmin edememesinin getirdiği hayal kırıklığına bağlar. Halbuki çıkar çatışması, iktidar alanını ve yaşadığı alanı koruma, dişi yüzünden kavga etme, avlanma gibi arkaik alışkanlıklar gerçekten arkaik midir? Yoksa değişen sadece şiddetin biçemi midir? Bu bakımdan uygarlığın insanoğlunu mutsuz ettiği doğru olabilir, ancak, uygarlığın insanların içgüdülerini tatmin etmesini engellediği uygarlık hakkında söylenen en büyük yanlışlardan biridir.
Şiddetin tarihi, insanlık tarihiyle eşdeğer olup; tarihin hiçbir anında şiddetten arındırılmış bir zaman dilimi olmamıştır. Sözde gelişen uygarlık, insanoğlunun içgüdülerini engellememiş, aksine çoğu ayaklarını din, milliyetçilik, ırkçılık, ataerkillik vasıtasıyla insanoğlunun en vahşi içgüdüleri üzerine kurmuştur. Evet, şiddet aynı şiddet olmasına rağmen aletler, gelişen teknolojiyle daha da kompleksleşmiş, paleolitik balyoz, hidrojen bombasına veya uçaksavara dönüşmüştür. İkisini de yaratan özünde aynı insandır. Avcılık ve toplayıcılık toplumundan tarım toplumuna geçişten sonra ortaya çıkan ürün fazlası doyumsuz insanın gözünü kamaştırmış ve hep daha fazlasını isteyen insanoğlu Ehrlich’e göre, savaşıp karşındakinin sahip olduğuna el koymayı, çaba gösterip o şekilde elde etmekten daha kolay bir çözüm yolu olduğunu keşfetmiş ve öldürmeyi, gerekirse öldürülmeyi, dinsel+milliyetçi dogmalar, şovenist zırvalamalarla savunmuştur. Şehitlere ve cihad yolunda ölenlere cenneti vadeden din, şiddeti, canlı bomba olmayı, insan öldürmeyi ve sömürgeleri rasyonalize ederken, olan insanoğlunun düşe kalka oluşturduğu -oluşturmaya çalıştığı- sağduyusuna ve vicdanına olmuştur. Bugünkü Irak işgalinin ardında da, önceki tüm işgallerin, katliamların ve soykırımların ardında da bu arsız açgözlülük ve birkaç naif bilim insanın tüm iyi niyetleriyle altına 1986 yılında imza attıkları, insanın özünde şiddetin var olmadığına dair yapılan Seville Bildirisi’ne tümüyle zıt olarak, insanın içselleştirdiği şiddet ve vahşet vardır.

Şiddet söz konusu olduğunda şiddetin cinsiyetinden söz etmemezlik olmaz. Britanya’nın Galler Bölgesinde şiddeti uygulayan bireylerin % 90’ını erkekler oluşturmaktayken, Amerika’da her altı kadından birinin sekse dayalı suça maruz kaldığını, erkeklerde bu oranın 1/33 olması ve sekse dayalı suçların bir-iki örnek dışında tamamının erkekler tarafından işlendiğini bilmek, cinsiyetimizden ve penisimizden utanmayı gerektirebilir. Uygarlığın çürük ayakları tarafından sırtı sıvazlanan ataerkillik, tüm toplumların hem erkeklerine hem de kadınlarına üstü gurur, delikanlılık, bıçkınlık ile işlenmiş bir acı ve zavallılık kaynağı olmuştur. Cinsiyetçi yapının iki uçlu yapısı kadına ve erkeğe rollerini verirken doğaçlamaya izin vermez. Bu yüzden bu ikili basit yapı, otomatik olarak ikiyüzlülüğü beraberinde getirir. Tehdit unsuru olarak gördüğü eşcinsellerin hakları konusunda bir ikiyüzlülük... Eşcinsellerle yatıp, travestileri araba altında ezen bir ikiyüzlülük...

Homofobi, tahmin edilenden çok daha fazla şiddete kaynaklık etmekteyken, popüler kültür; delikanlılığı, ağır abiliği, mafyayı ve orta sınıf ahlakının faziletlerini öven dizi ve programlarıyla, eşcinsellere ve cinselliğini özgürce yaşamak isteyen kadınlara karşı şiddetin avukatlığını yapmaktadır. Kadınlar, orta sınıf ahlakına uymayan yaşam tarzlarını seçtiklerinde ‘orospu’ yaftası hazır olarak yakalarına yapıştırılmaktayken, mahallede pencerelerinin ardında sizi-bizi gözetleyen ve dedikodu yapan yaşlı teyzelerin ‘zengin koca bulmalısın, evlenmeden bekaretini bozmamalısın’ masallarıyla büyüyen genç kızlar cinselliklerini kullanıp hayırlı ve zengin koca bulduklarında iffetli ve namuslu bir genç kız olurlar.

Ataerkillik, kendine tehdit unsuru gördüğü her şeyi şiddete boğar. Bir eşcinselin, bir genç kızın töre adına bıçaklanması, ataerkilliğin bir ceza aracı olarak algıladığı cinsellik anlayışına paralel, bıçak sokup çıkartılarak gerçekleştirilmiştir. Ataerkilliğin kendisinde varolan penis fetişizmi, penisi bir silah olarak görmeyi getirir ve işte bu yüzden ataerkil toplumlarda sokmak, koymak, batırmak, anırtmak, dağıtmak, attırmak, sikip atmak, acıtmak ve bağırtmak gibi saldırgan kelimeler cinsel anlamlar taşır. Cinselliğin objesi, erkek egemen kültür anlayışına göre şiddeti hakkeder. Cinsel obje tecavüzü aslında isterken, tecavüze karşı koyması ya da karşı koyar gibi yapması, fantezi icabıdır. Şiddet cinsellikle iç içedir, bu yüzden erkek egemen toplumlarda erkek, arzulanan kendisi olduğunda, kendini tehlikede hisseder.

Erkek, özgür kadından ve eşcinselden korkar. Neden korkar? Arzu nesnesi olmayı şiddete maruz kalma olarak gördüğünden korkar. İçselleştirdiği ve bastırdığı eşcinselliğinden korkar.

Şiddet, şu anda egemen olan görsel ve yazılı medya ile hafızalarımıza olabildiğince güçlü olarak pompalanırken, video oyunlarında kafatasını tüfekle dağıttığımız her insan için ekstra puan alırken, şiddete karşı kayıtsızlık ve yaşamı bir oyun olarak algılama süreci başlamıştır. Estetize edilmiş şiddet kavramının çocuklara açık olduğu dünyada çocuklardan bekleyebileceğimiz, çocukların neşe ve masumiyet içerisinde oyunlar oynamaları değil, bir silah bulup okullarında sıraları itekleyerek kaçışan arkadaşlarını vurup, arkadaşlarını kanlar içinde bırakmalarıdır. Artan sosyal eşitsizlikle birlikte Türkiye’nin varoşlarında da, aynı Brezilya’daki favelalarda olduğu gibi, altı-yedi yaşında çocukların aşık olmadan önce silahın soğukluğuyla tanışmaları ve çocuk çeteleri oluşturup, okuma-yazma öğrenmeden insan öldürmeyi öğrenmeleri yakındır. Şiddet gelecekte de insanlığın sorunu, hem de en büyük sorunu olmaya devam edecektir. Homo homini lupus, yani "insan insanın kurdudur" doğruluğunu sürdürmeye devam ettikçe, şiddet günlük hayatla bu kadar iç içe olmaya devam ettikçe, şiddet tanıklıklarımız sadece sürmekle kalmayacak, katlanarak, artarak devam edecektir.

Kahvaltıda okuduğumuz gazetelerin üçüncü sayfalarından kan yüzümüze fışkıracak, ama biz olanca kayıtsızlığımızla bir sonraki sayfayı çevirip borsa haberlerini okumaya devam edeceğiz.

Yabancılaşmanın daha ötesi mümkün mü?

''Kaynaklar:''

1. Freud Sigmund. Civilization and its Discontents. Penguin Press, 1999, Boston.
2. Pitchford Ian. The Origins of Violence: Is Psychopathy an Adaption?. The Human Nature Review 2001 Volume 1: 28-36 (5 November )
4. Onfray, Michael. La Philosophie Féroce. Galillée, 2004.
5. Gilman Robert. Structural Violence: Can we find genuine peace in a world with inequitable distribution of wealth among nations?
URL:http://www.context.org/ICLIB/IC04/Gilman1.htm
6. National Crime Victimization Survey,2000, U.S Department of Justice
7. Ağduk, Meltem. Harika! Bu ne hal!: Medya, Kadınlar Şiddet.URL: http://www.huksam.hacettepe.edu.tr/harika.htm
8. Ehrlich Paul. Human Natures: Genes, Cultures, and the Human Prospect. Island Press, 2000.