Gökkuşağı Forumu

Çeviribilimde “Queer Dönüşü”

Perşembe, 22 Şubat 2018

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında dilbilimden ve filolojiden bağımsızlaşarak başlı başına akademik, kuramsal bir alan olarak ortaya çıkan ve yirminci yüzyılın son çeyreğinde bağımsız bir bilim dalı olarak varlığını kabul ettiren (1) çeviribilim, yirminci yıl sonlarında ve yirmi birinci yüzyıl başlarında oldukça ilgi çekici çalışmalara sahne oldu. Söz konusu bağımsızlaşmadan önceki dönemlerde çeviriye bakış, karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının aracı ve bir çeşit dil öğrenme yöntemi olmaktan öteye gitmiyordu. Bu sebeple, çoğu zaman uygulamalı dilbilimin bir alt alanı olarak nitelendiriliyordu. (2)

1972’de Kopenhag’da düzenlenen Üçüncü Uluslararası Uygulamalı Dilbilim Konferansı’nda, James Holmes, The Name and Nature of Translation Studies (Tr.: Çeviribilim Adı ve Doğası) başlıklı bildirisini sundu. Bu çeviribilimde çok önemli bir dönüş noktasıdır. Holmes böylece çeviri alanında 60’lı yıllardan beri devam eden kıpırdanmanın adını koyuyordu ve bu bildiride çeviribilimin “bağımsız” bir disiplin haline gelmesini savunuyordu. İlginçtir ki, bu disiplinin bağımsız hale gelmesini bir “ütopya” olarak değerlendiriyordu Holmes. Bildirisi, sonuç olarak, çevirinin hem kuramsal hem de uygulamalı bir alan olarak dünyanın gündemine girmesine büyük katkı sağladı. Başka bir deyişle, ütopyanın gerçeğe dönüşmesine zemin hazırladı. (3)

1970’li ve 1980’li yıllarda çeviribilim alanında çok önemli paradigma değişimleri yaşandı. Belirli tartışmalar önemini yitirirken, yepyeni tartışma alanları açıldı. “Çeviri” denen olguyu açıklamak için dilbilimin, eğitim bilimlerinin ve filolojinin ötesine geçilmesi gerekiyordu; zira bu alanlar bu anlamda kendi başına yeterli değildi. Çeviri sürecinde çok farklı toplumsal/bireysel dinamiklerin devreye girebileceği ve bunların rolünün göz ardı edilemeyeceği kabul edilmişti artık. Kimi çevreler, çeviri çalışmalarının bu dönüşümünü ve gelişimini kabul etmese de, sosyal bilimlerde “yepyeni” bir alan açılmış oldu.

Yaşanan çeşitli paradigma değişimleri ve elbette sosyal bilimlerin gidişatında yaşanan ciddi değişimler (örn. post-yapısal dönüşüm), çeviribilimin görgül, betimleyici ve disiplinlerarası bir çalışma alanı haline gelmesine zemin hazırlamıştır. (4) Araştırmalarda ve  çalışmalarda genel anlamda sosyoloji, tarih, felsefe, siyaset bilimi; daha özel anlamda da toplumsal cinsiyet çalışmaları, kültürel ve eleştirel çalışmalar, postkolonyalizm, bilgisayar bilimleri, terminoloji gibi alanlardan fazlasıyla beslenilmeye başlanmıştır. Böylece çeviribilim kendi çalışma alanlarını, yöntemlerini geliştirmeye ve kendi akademisyenlerini yetiştirmeye başlamıştır.

Çeviri metinlerin orijinal metindeki cinsiyetçiliği ve patriarkiyi olduğu gibi aktarmasını sorunsallaştırarak kaynak metne doğrudan müdahaleyi meşru kılan feminist çeviri kuramları, çeviribilim alanına damgasını vurmuş, çevirinin ataerkilliğe ve cinsiyet eşitsizliğine karşı önemli bir araç haline getirilebileceğini göstermiştir. Elbette bu noktada çevirmene bir rol, bir misyon biçilmiştir. Bu hareketler, var olan düzenin temel söylemlerinin ve fikirsel altyapısının çeviri metinler aracılığıyla başka kültürlere aktarılmasına karşı bir duruş olarak nitelendirilebilir. Bu duruşun aktörleri de çevirmenlerin ta kendileridir. Genel itibarıyla Sherry Simon, Barbara Godard, Lori Chamberlain ve Luise von Flotow gibi ünlü çeviri kuramcılarının çalışmalarından beslenen feminist çeviri teorileri, cinsiyet ve cinsellik gibi meseleleri çeviriyle nihayet tam anlamıyla buluşturabilmiştir.

Bu tür kuramların ortaya çıkışı, çeviribilimin izlediği yörünge açısından bir dönüm noktası anlamına geliyordu, zira çeviribilim disiplini, nihayet aktivizmle de her zamankinden daha yakın ilişkiler geliştirmeye başladı. Çevirmenin konumu ve görevleri de dönüşüm geçiriyordu. Skopos kuramının çevirmene “uzman” gözüyle bakmasıyla açılan yol, daha da genişliyor, dönüşüyordu.

Son yıllarda çeviribilimde oldukça önemli başka bir çalışma alanının, yani queer çeviri kuramlarının iyiden iyiye boy gösterdiğine tanıklık ettik. Heteroseksizmi, homofobiyi, transfobiyi ve cinsiyet ikiliğine dayalı düşünce yapısını karşısına alarak LGBTİ’lerin toplumsal alanda görünmezliğine (veya görmezden gelinmesine) savaş açan bu kuramların, 1990’lı yılların başında queer ve kadın çalışmalarından doğan  queer teoriden doğrudan beslendiğini söylemek yanlış olmaz. Sosyolojinin, psikolojinin ve başka birçok sosyal bilim alanının gidişatına yön vermiş olan bir kuramın, en disiplinerarası çalışma alanlarından birisi olan çeviribilime yansımaması ürkütücü olurdu.

Queer edebiyatı çevirisinin uzun bir geçmişi olduğu düşünüldüğünde, çeviride queer çalışmaların (derli toplu bir kuram haline gelmemiş olsa bile) kendince belli bir geçmişi bulunduğu söylenebilir. Bununla beraber, çeviribilimdeki queer çalışmalar, feminist çeviri kuramlarının açtığı yolda kendini çok daha rahat var edebilmiştir ve feminist çeviri kuramlarının çeviribilimde yarattığı “gender” dönüşünden güç almıştır. Öyle ki, queer çeviri kuramlarının, feminist çeviri kuramları ile ortak yöntemlere başvurduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Nihayetinde, her iki kuramsal çalışma alanı da, var olan düzenin çeviri metinler aracılığıyla kendini yeniden üretmesine izin vermeme, görünmez olanı görünür kılma arayışı görüyoruz. Bütün bunlar elbette birer eşitlik arayışı olarak da yorumlanabilir. Kurulu düzene başkaldırı ya da bir değişim arayışı olarak da görülebilir. Ancak sırf yöntemsel benzerlik dolayısıyla, çeviribilimin bu iki kuramsal çalışma alanını kesinlikle aynı kefeye koymamak gerekiyor.

Biraz çeviribilimden, onun tarihsel gelişiminden ve queer çalışmaların çeviribilimde kendini hissettirmesinden bahsettikten sonra, yazımın geri kalanında, queer çeviri çalışmalarının son yıllarda en önde gelen, en derli toplu ve en yeni çalışmalarından birini kısaca sizlere tanıtmaya çalışacağım.

Öncelikle şunu belirtmek gerek: çeviribilim ve queer çalışmalarını bir araya getirme çabası taşıyan birçok ciddi çalışma bulunuyor. William J. Spurlin’in Ocak 2014’te yayımlanan Queering Translation: A Companion to Translation Studies adlı eseri (ki isim anlamında açık ara favorim budur), Max Kramer’in Ekim 2014’te yayımlanan The Problem of Translating Queer Sexual Identity adlı çalışması ve B. J. Epstein & Robert Gillett’in Ocak 2017’de yayımlanan Queer in Translation adlı eseri, bu çalışmaların de en önde gelenlerinden birkaçı arasında gösterilebilir.

Özellikle 2010’dan sonra, bu yöndeki çalışmaların artış göstermesini ve giderek daha fazla ilgiyle karşılanmasını şahsım adına anlamlı, değerli ve sevindirici bulduğumu belirtmek isterim.

Tıpkı çevirmenler gibi, queer olanın da toplumsal düzlemdeki görünmezliği (invisibility) ve asıl metnin yanında çeviri metin gibi egemen düzende ikinci planda oluşu, en azından belli başlı alanlarda sert darbeler almaktadır. Queer teorinin ve queer odaklı çalışmaların çeviribilimle ilişki kurması (ya da daha doğru bir tabirle, zaten var olan ilişkinin farkına varılması, üzerine yoğunlaşılması) ve bu alanda kendine önemli yer ediniyor oluşu, çeviribilim açısından oldukça güzel sonuçlar doğuracaktır. Nihayetinde çeviribilim, yirminci yüzyıl sonlarına doğru gelişen ve kendini kabul ettiren bir bilim dalıdır. Zira bir bilim dalının gelişim göstermesi, genişlemesi için, şüphesiz, o dalda yapılan çalışmalar ve araştırmalar hem nitelikli olmalı hem nicelik olarak doyurucu olmalı hem de bu dal, diğer alanlarla karşılıklı ilişkiler kurmalı, onları besleyip onlardan beslenmelidir. Aksi takdirde, bir bilim dalının varlığından bile söz etmek mümkün olmayacaktır.

Şimdi ise, queer çeviri çalışmalarının en kapsamlı aynı zamanda en yeni çalışmalarından birine kısaca göz atalım.

Editörlüğünü Brian James Baer ile Klaus Kaindl’ın yaptığı Queering Translation, Translating the Queer (Tr.: Çeviriyi Queerleştirmek, Queer Olanı Çevirmek) adlı kitap, toplam 14 makaleden oluşan kapsamlı bir derleme. Makaleler, çeviri/çeviribilim ve queer çalışmaları arasında farklı bağlar kuruyor. İki çalışma alanı arasındaki yöntemsel, fikirsel benzerlikleri ve bu iki alanın birbirini nasıl tamamlayabileceğini sorguluyor.

Makalelere değinmeden önce kısaca Baer ile Kaindl’ın yazdığı Giriş kısmına biraz değinmek istiyorum, zira bu bölümde önemli göndermeler mevcut.

Giriş bölümünde, “çeviribilimin disiplinlerarasılık iddiası taşıdığını, fakat queer teorinin kavramlarıyla ve kuramsal araçlarıyla tamamen bütünleşme konusunda çok yavaş olduğu” yönünde bir eleştiri dile getiriliyor. Çeviribilimcilerin, “çok net olmayan sebeplerden ötürü”, queer teoriye biraz geç reaksiyon gösterdiği öne sürülüyor. Queer teori “öteki olanın temsili”ni sorunsallaştırırken, çeviribilimin ise temsil olgusuna içkin olan ötekiliği (mesela, asıl metin ve çeviri metin arasındaki hiyerarşiyi) vurguladığına işaret ediliyor.

Bu bölümde, “çeviribilimin queer yönlerine odaklanan çalışmaların çok nadiren yapılmasına, yapılan çalışmaların çoğunun son derece yöntemsiz ve dağınık olmasına, söz konusu çalışmaların çoğu zaman kavramsal kafa karışıklıklarınca mahvedildiğine” yönelik eleştiriler de getiriliyor. Sonuç olarak, cinsellik ve eşcinsellikle ilgilenen çeviri çalışmalarının hepsinin “queer çalışma” olarak nitelendirilemeyeceğine dikkat çekiliyor.

Editörler, Keith Harvey’in (başta Translating Camp Talk: Gay Identities and Cultural Transfer (1998), Gay Community, Gay Identity and the Translated Text (2000) ve Intercultural Movements: American Gay in French Translation (2003) olmak üzere) bu alandaki çalışmalarını, “mağaranın en karanlık yerinde bir umut ışığı” olarak değerlendiriyor.

Makalelere hafif bir göz attığımızda ise, konu bakımından büyük bir çeşitlilikle karşılaşıyor, oldukça ilginç meseleler üzerine düşünüldüğünü görüyoruz. Erişim problemleri dolayısıyla bütün makaleleri ne yazık ki teker teker değerlendiremeyeceğim. En azından, göz atabildiğim ve ilgimi en çok çeken makalelerden sizlere çok kısaca bahsedeyim.

Mesela ilk makalede, José Santaemilia, “cinsellik ve çeviri” arasında “yakın” bir bağ olup olmadığını sorgulayarak, kimliklerin ve arzuların yeniden yazımında bir “queer dönüş”e doğru yol aldığımızı öne sürüyor.

Dördüncü makalede, Serena Bassi’nin İtalya’daki Le cose cambiano (Tr.: İşler iyiye gidiyor) projesini eleştirel bir açıdan değerlendirip bu projede çevirinin yerini ve önemini sorguladığını görüyoruz.

Yedinci makalede, Leo Tak-Hung Chan, Japon mangalarında radikal bir çeviri yöntemi olarak karakterlerin translaştırılmasına değiniyor. The Journey to West’in transgenderizmden nasibini almış versiyonlarını örnekliyor.

Onuncu makalede, Zsófia Gombár, Macaristan’daki Kádár ve Portekiz’deki Estado Novo rejimlerinde edebiyatta sansürden ve bu rejimlerin eşcinselliğe, cinsel azınlıklara karşı tutumlarından bahsediyor.

On ikinci makalede ise, Michela Baldo, sözlükçülüğü (sözlükbilimi) queerleştirerek sözlüklerdeki güç ilişkilerini dengeleme gereksinimini vurguluyor. Sözlükçülere önemli misyonlar biçiyor.

Kitabı inceleyebildiğim ölçüde, dikkatimi en çok çeken makaleler bunlardı. Burada bahsedemediğim diğer sekiz makalenin de (ki bunların bazılarına erişemedim bile) üzerine uzun uzun düşünmeye değer oldukça değerli çalışmalar olduğu aşikar. Kitabın ne gibi bir konu çeşitliliği barındırdığını ve kendimce ilginç bulduğum başlıkları, kitaba dair genel bir fikir oluşturabilmeniz adına sizlere aktarmaya çalıştım.

Sonuç olarak, çeviribilim gibi “genç” olarak nitelendirilebilecek bir çalışma alanının toplumsal cinsiyet çalışmalarıyla, queer teoriyle, queer çalışmalarla er ya da geç bir araya gelmiş olması, sosyal bilimler açısından son derece önemli. Bu gidişatın, kuşkusuz, her iki disiplinin çalışma, inceleme ve araştırma alanlarını önemli ölçüde genişleteceğine inanıyorum. Queer aktivizminin çeviribilim alanına da sıçrıyor oluşu, bu alan içerisinde (yöntemsel ve fikirsel anlamda) radikal değişimlere yol açabilir.

Çeviri ve queer olan arasındaki bağ üzerine daha fazla düşünülüyor, çalışılıyor olması ve nihayetinde çeviribilimin ve queer çalışmalarının (ve elbette queer teorinin) iyi bir arkadaşlık kurabileceğinin, birbirinden beslenebileceğinin daha yaygın biçimde farkına varılması, bana kalırsa bu iki farklı alan (çeviribilim ve queer çalışmaları) ve iki kavram (çeviri ve queer) açısından hayati önem taşıyor. Toplumsal alanda her ne kadar benzer yerlerde konumlanabilse de, tarihsel açıdan farklı gelişimler gösteren ve farklı kökenleri bulunan bu farklı  iki alanın, hem fikirsel hem de kavramsal açıdan birbirine katabileceği şüphesiz çok şey bulunuyor.

*Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin 158. sayısında yayınlanmıştır. 

NOTLAR

  1. Özlem Berk, Kuramlar Işığında Açıklamalı Çeviribilim Terimcesi, İstanbul: Multilingual Yayınları, 2005, s. 7.
  2. Şehnaz Tahir Gürçağlar, Çevirinin ABC’si, İstanbul: Say Yayınları, 2016 (3. Baskı), s 112.
  3. Şehnaz Tahir Gürçağlar, Çevirinin ABC’si, İstanbul: Say Yayınları, 2016 (3. Baskı), s 101-102.
  4. Neslihan Demez, Filiz Şan, Eylem Alp, Meral Camcı ve Başak Ergil, Çeviribilim: Bir Giriş, ed. Sâkine Eruz, 2009, http://ceviribilim.com’dan ulaşılabilir.
  5. Özlem Berk, Kuramlar Işığında Açıklamalı Çeviribilim Terimcesi, İstanbul: Multilingual Yayınları, 2005, s. 7.
  6. Queering Translation, Translating the Queer, ed. Brian James Baer ve Klaus Kaindl, Routledge, 2017. (Kitap tanıtım kısmındaki alıntılar dolayısıyla notlara eklenmiştir.