Kültür Sanat

Çağır da ister adınla çağır beni ister beni adınla çağır…

Çarşamba, 28 Şubat 2018

İlk aşkın saflığı, birbirine açılamamanın sancısı, geç bulup erken kaybetmenin ömür boyu geçmeyecek travması… Kim yaşamamıştır ki?

Görsel: "Call Me By Your Name/Beni Adınla Çağır" filminden bir sahne

Haziran 2017’de “kitap okuma hızım iyidir, genelde kaptırıp kendimi sayfalarca okurum. Nadiren aylara yaydığım kitaplar olmuştur ama sıkıldığımdan değil yapısı, cümleleri, hissettirdikleri sebebiyle sindire sindire okumam gerektiğinden öyle olmuştur. Bu defa tuhaf bir şekilde ilk 2 gün 100'er sayfa civarında okuyup, kalan 45 sayfayı 4 gündür bitiremediğim bir kitap var elimde; "Adınla Çağır Beni". Bitiremediğim dedimse, okuyamıyorum babında değil, okumaya devam edersem kaçınılmaz sonla yüzleşmek istemediğimden. Kahramanları o halde görmek istemediğimden. Bitirmeye içim elvermiyor. Ben okumayınca onlar hâlâ bir arada olacak sanıyorum. Bir iki sayfadan sonra devam etmeyince hâlâ bir arada olmaları için bir umut olacak sanıyorum. Ah ben... Queer as Folk dizisinde de "dayı"nın öleceğini bildiğimden, sular seller gibi, günde 3-5 bölüm izlediğim dizide o bölümler yaklaştığında haftalarca ara vermiş, izlemezsem daha diziye başlamadan bildiğim o acı olaydan kaçınabileceğimi düşünmüştüm. Ama kurgu da olsa hayat yitire yitire, kaybede kaybede devam ediyor bizim dışımızda...” şeklinde hislerimi yazdığım kitabın filme çekildiğini de öğrenince, böylesine güzel bir anlatının altından kalkacak bir filmin bayağı zor bir iş olduğunu düşündüm. Elbette nice film olmaz bu kitaptan denilen eserler oldukça başarılı şekilde filme çekildi. Bunun da altından aynı başarıyla niye kalkılmasın ki?

James Ivory’nin senaryosunu yazdığını öğrendiğim an rahatladım. Beklentim yükseldi.  Maurice gibi benim başyapıt kabul ettiğim defalarca hayranlıkla izlediğim bir filmin yönetmeni ve senaristlerinden biri olan Ivory kitabın ruhuna uygun bir senaryo ortaya çıkarırdı elbette.

Senaryoda değişiklik isteyen, filmin içinde “Mesela annesi bu ilişkiye karşı çıksın” diyen yapımcıları okuyunca kaygı duymakta hiç de haksız olmadığımı gördüm. Su gibi akan, hisleriyle insanı büyüleyen bir aşk hikâyesinde illa ki kötü birinin, hayatı zehir edecek bir insanın olması mı gerekiyor. Hayat zaten güzellikleriyle sorunsuz devam etmiyor, önümüze çıkı çıkıveriyor ki sorunlar. İlla ki bir diken, bir taş koymanın ne âlemi var?

Sonra filmi görüp hislerini yazmaya başlayanlarla merakım ve beklentim yükseldi. “film kitaptan güzel”, “höst, kitap filmden güzel”, “ne etsen et, ben ikisinden daha güzelim” tarzı notları okudukça nabzım değişti, gözlerim filmi arar oldu. Filmekimi programında ve dahi Ankara gösteriminde yer alsa da, değil bu filme başka görmeyi arzu ettiğimiz hiçbir filme bilet bulamayınca vuslat başka bahara kaldı diye mahzun mahzun oturdum köşemde.

Filmi izleyen sayısı arttıkça spoiler yerim korkusu olmadan -ne de olsa kitabını okumuştum- filmi izleme arzum kabarıyordu. Filme eriştim ama ilk sinemada izleyeceğim ben bunu diye inada bindirdim işi. Neyse ki Başka Sinema programında görünce “ne daha şubatın sonunda mı” diye feryat etsem de moralim düzeldi. Elimdeki kopyayı izlemedim. “Hizmetçi” filmi aylarca ha gösterildi ha gösterilecek aman geri çekildi galiba dedirte dedirte aylar sonra vizyona girmiş, hak ettiği seyircinin milyonda birine ulaşamadan Türkiye gişe macerasını tamamlamıştı. Bu film de Türkiye’de siyasetin her zamankinden daha fazla ve gözle görülür şekilde ve buna bağlı olarak basından kültür sanata muhafazakârlaşmasının sonuçlarından biri olarak mı yoksa sadece gişe yapmaz kaygısından mı her ne ise gösterilmeye niyetlenilmemiş, Filmekimi’ndeki kapalı gişe oynaması sinemacıların fikrini değiştirtmiş. İyi de olmuş. Yine de izlemek isteyen seyircisini festivalde tüketme riski barındırdığından Başka Sinema içinde de olsa yeterli seyirci toplayamaması beni endişe ettirmişti. Şimdilik Başka Sinema adına yapılan gala gecesinin aşırı ilgi dolayısıyla tekrarının yapılması, ilk gösterime girdiği gün filme giden arkadaşlardan duyduğum seanstaki 40 civarındaki seyirci, bizim gittiğimiz Pazar günkü seansın neredeyse tamamen dolu olması (tamamen dediysem de 60 kişilik bir salonda 50 civarında seyirci ne kadar doluluktur tartışılır elbette) beni umutlandırdı.

Biraz endişe, biraz umut ile kararan salon ışıkları yerine perdenin ışıldaması aldı yerini. Genelde o dakikadan itibaren ben de salondaki yerimi terk eder, perdedeki filmle birlikte, hikâye ve görüntüler içinde dolaşır dururum… Ama işte niyeyse bu kez bu olmadı. Yaklaşık 40 dakikasında bir türlü filmde kaybolamadım, bütünleşemedim. En büyük pay çevirinin çok kötü olması idi sanırım. Çoğu okuduğum cümle çok anlamsız geliyordu. Bariz hatalar vardı. Kolyeyi “takmak”tan değil “giymek”ten bahseden bir çeviri bu. Sanki google’a yapıştırdığınız İngilizce bir metinin tatsız tuzsuz ve yanlış seçilmiş anlamını okuyorsunuz altyazı diye. Bu arada benim başlıkta kullandığım kitabının “Adınla Çağır Beni” filminin ise “Beni Adınla Çağır” şeklinde farklı çevirilerinin hangisinin birebir karşılık geldiğini bilemiyorum ama kitaptaki çeviri kulağa daha fonetik geliyor.

Kelimelerce yazıp nihayetinde ne dediğini, daha doğrusu filmi nasıl bulduğunu anlamadığınız eleştiri yazıları vardır kimi eleştirmenlerin. Ben baştan yazayım; güzel bir filmle karşı karşıyayız ama beklentimin altında kaldı ve salondan mutlu ayrılamadım.

Beni en çok rahatsız eden bölüm sevişmeye başladıklarında kameranın yataktan uzaklaşıp pencerenin dışında ağaçlara odaklanması. Yine de iyi. Maazallah kamera şömineye de yönelebilirdi ki bu özellikle eski filmlerin kullandığı numara idi. Hatta bunu ta 1984 yılında tiye alan “Top Secret” filminde uçaktan atlayan çift öpüşmeye başlıyor kamera oradan sağa doğru kayınca paraşütle atılmış şömineye odaklanıyordu. Tamam, seks sahnesi koymayabilirsiniz, o kadar da meraklısı da değilim ve burada ikiliyi yatakta sekslerini yaparken görmesem de olur. Ama kamerayı dışarı çevirmek nedir? Bu esnada ikilinin seslerini duyduğumuzdan hani şak diye başka sahneye geçmek yerine bunu seçmişse eğer bunun çözümü ekran hafifçe kararmaya başlar, siyah yoğunluğu artarken ikilinin sesini duyabilirdik. Beni hayal kırıklığına uğratan bu sahneyle ilgili ertesi gün öğrendiğim kadarıyla oyuncuların çıplaklık ile ilgili sözleşmelerine koydurdukları şartlar etkili olmuş. Hatta senarist Ivory buna çok hayıflanmış, e ne diye hayıflanmasın, yıllar öncesinde Maurice filmini yaptığında bile oyuncular daha cüretkâr davranmıştı.

Kitapta komşularının lösemi hastası küçük kızı önemli bir yer tutar. Filme alma gereği duymamışlar. Perdedeki filmden bu bir şey eksiltmese de bildiğim bir hikâyede dikkate alınmamış bir durum olarak bende eksiklik hissettirdi. Kitapta evin yardımcıları daha ayrıntılı yer almış, bahçe işi ile uğraşan kişi hakkında sağlık bilgileri dâhil daha çok haşır neşir olmuş kişiler olarak sadece ekranda görünüp kaybolmaları da ister istemez eksiklik hissettiriyor.

Anne ve baba oldukça entelektüel kişiler. Kitabından dolayı bunu bildiğimden filmde bunun çok altının çizilmemiş olmasına rağmen ebeveynleri öyle kabul ettim. Ancak kitabı okumamış kişiler bunu anlayabildi mi? Anne, baba ve Elio’nun kenetlenerek kitap okuduğu sahne, yemeklerde birkaç küçük konuşma buna yetmiş midir emin değilim.

Konuşmak mı daha iyi yoksa ölmek mi? Elio’nun annesinin yabancı dilden okuyup anında çevirisini yaptığı kitapta kahramanın bu ikilemi Elio’nun da kendisini ve duygularını ifade etmesinin vaktinin geldiğini anlamasına sebep olur. Konuşmadan, sadece karşıdakinin anlamasını beklemek ikisinin yaşayacağı zamanın az olduğu gerçeğini de dikkate aldığımızda geç kalmaya yol açacaktır. Aslında daha ilk günlerde omuzuna koyduğu eli ile Oliver ona sinyal yolladığını sanırken, daha ileri gitmeye çekinmişken Elio için bu hareket yeterli olmamıştır oysa. Nihayetinde iki genç bir araya geldiğinde İtalya’nın bu kasabasında hepi topu 6 haftalık akademik çalışma-tatil de bitmek üzeredir.

“Öyleyse bir şey daha söyleyeyim. Gerginliğini giderir. Ben belki yaklaştım ama, senin yaşadığını hiç yaşamadım. Birtakım şeyler daima beni geri çekti ya da yarı yolda durdurdu. Hayatını nasıl yaşayacağın sadece seni ilgilendirir. Fakat unutma, yüreklerimiz ve bedenlerimiz bize sadece bir kez için verilmiştir. Çoğumuz ister istemez, sanki bizim yaşanacak iki hayatımız varmış, birisi taslak, öteki mükemmel versiyonmuş ve ikisinin arasında bir sürü versiyonlar varmış gibi yaşarız. Ama sadece bir tane vardır ve sen bunu anlayamadan yüreğin yıpranır ve vücuduna gelince, ona bakacak pek kimsenin kalmayacağı, yaklaşmak isteyenin hiç kalmayacağı bir noktaya varırsın. Şimdi keder var. Ben acıya imrenmem. Ama senin acına imreniyorum.” Babasının oğluna dediği bu sözlere hakkını 90 yaşındaki Ivory dışında kim verirdi ki?

Çok başarılı bulduğum, okurken müthiş tat aldığım bir kitaptan uyarlama olunca, ne kadar birbirinden bağımsız değerlendirmeye çalışsam da filmi kitaptan ayrı düşünemedim ve otomatikman karşılaştırma yaptım. Sevişme sonrası kameranın ağaçlara döndüğü sahne dışındaki eleştirilerim yine kitapla karşılaştırmamın getirdiği eleştiriler. Filmin imdb’de puanlamaya açıldığı ilk haftalarda 6 civarında bir notun gün geçtikçe artması ve bugün itibariyle 8.1 olması birçok seyirciyi etkilediği, hoşuna gittiği, insanlarda özledikleri bir duyguyu hatırlattığının açık kanıtı. İlk aşkın saflığı, birbirine açılamamanın sancısı, geç bulup erken kaybetmenin ömür boyu geçmeyecek travması… Kim yaşamamıştır ki? Ailenin Elio’yu destekler tavrı, hiçbir şekilde onun önünü kesecek şekilde davranmamaları, ailesi ile kurmayı hayal edip kuramadıkları ilişkinin, anlaşılmanın özlemi bile insanları mutlu etmiştir. Hatta kitapta Elio’nun hiçbir zaman ergen asiliği yapmadığı çünkü ailenin bunu yapması için hayatında herhangi bir şeyi kısıtlayıp yasaklamadığı belirtilir.

Filmin seanslarına bakmak için girdiğim sinemalar uygulamasında seyirci yorumlarına kaydı gözüm gayri ihtiyari. Seyirci yorumları dense de çoğu henüz filmi görmemiş insanların niyeyse izlemedikleri filmler hakkında yorum yazıp durdukları bir gerçek. Açıkçası oldukça tedirgin bir şekilde baktığım yorumlar beni şaşırttı. Okuduğum hiçbir yorumda homofobik sözler görmedim. Filmi beğenmemiş, hayal kırıklığı yaşamış, yahu niye abartıldı o kadar demiş, bu mu Oscar alacak mümkün değil diyenine yığınla yorum okudum ve ne mutlu ki biri bile homofobi içermiyordu. O günden bugüne değişmiş midir diye test amaçlı yorum avcılığına çıkmak istemiyorum açıkçası.

Filmin IMDB sayfası için lütfen tıklayınız