Kültür Sanat

Yeşilçam’da Kutsal Geyiğin Ölümü

13 Mart 2018

Kutsal Geyiğin Ölümü, kutsal aileyi gözümüzün önünde parçalayıp, sonrasında hiçbir şey olmamış gibi yeniden bir araya getiriyor.

O hafta vizyona giren iki film için başka yazılarda da bolca bahsettiğim sevgili dostumla sinema hayalleri kurmuştuk. Biri “Kutsal Geyiğin Ölümü-The Killing of A Sacred Deer diğeri de “İçimdeki Güneş-Let The Sun Shine İt”. Başka Sinema kapsamında gösterilen “Kutsal Geyiğin Ölümü” az sayıda günlük seansa sahip iken, özellikle Juliette Binoche’un oynaması dolayısıyla ilgimizi çeken “İçimdeki Güneş” nasıl olsa seyirci çekmez, salonumu niye işgal edeyim diyen bir sinema tarafından yine az sayıda seansla gösterilmekteydi.

İşte mutlu mesut kurduğumuz hayaller ikisine de gitmek, olmazsa acaba hangisine gitsek şeklindeyken o hayallerimizi bize yedirdiler. Bir yandan sinemalar, bir yandan çevremizdekiler… Ya uygun seans saati olmadı ya uygun seans saatine aniden konan ve katılmamız gereken etkinlikler izin vermedi. İlk haftası geçince “geçtiğimiz hafta gidemedik, bu hafta gideriz” şeklinde Polyanna tarzı iyimserliğimiz seansların allak bullak olması, birinin gösterimden kalkması ile heyecanımızı kursağımızda bıraktı.

Yok canım, içimizdeki Polyanna’ya bir şey olmadı; “aman çıkarsa DVD’sini alırız” diye içimiz kan ağlarken birbirimizi avuttuk.

Bir etkinlik için İstanbul’a gittiğim haftasonu Yeşilçam Sineması’nda Kutsal Geyiğin Ölümü’nün oynadığını müjdeleyen afişi görünce ayaklarım yerden kesildi. Tek sorun son seans olan 18’e yetişip yetişmeyeceğimdi. Bitmesi gereken saatte bitmeyen toplantıda konuşmakta ısrar edenlere için için teşekkürlerimi yollarken, bitmeden kaçmayı da etik anlayışıma uyduramadım. Neyse henüz seans saatine dakikalar varken bitti ben de kendimi İstiklal Caddesi’ne attım. Daha önce Yeşilçam Sineması’na gitmediğim için uzun yıllarını İstanbul’da geçirmiş arkadaşıma sinemanın tam yerini sorduğumda “öyle bir sinema mı var” demediyse de yerini bilmediğini, hiç gitmediği söyledi. Afişin olduğu sokaktır illa ki diyerek kendimi attığım yolculukta, İstiklal’den o sokak boyunca bir kez geçtiysem de sinemayı göremedim. Ha diyeceksiniz ki, “ezikkk, yoksa akıllı telefonun mu yok, haritalardan baksana.” 

İşte eziklik midir bilemem de haritalardan bakınca, yol tarifine basınca, ne yöne gideceğimi anlayamıyorum. Gidiş yönü olarak bana nereyi gösteriyor bir türlü çıkaramıyorum daha da strese giriyorum. Ama yolu bitirip göremeyince haritalara bakmayı, tarif almak yerine oraya konulan resmi büyütüp yanında yamacındaki başka bir tabelayı görmeyi akıl ettim ve meğersem yıllar yıllar öncesinde gidip eğlenmeyi sevdiğim Eski Beyrut’un altında olduğunu ve yanından görmeden geçtiğimi anladım. E görmek de kolay değil; afili bir tabela yapılmamış zaten.

Tarihi bir koridordan tarihin en derinlerine doğru heyecanla adımımı attım. Dönüp duran merdiven boyunca asılmış afişler ayrı güzel, inince tavana ve duvara yerleştirilmiş afiş, resim ve objeler ayrı bir güzel, sinemayı ve büfesini işleten iki kızın misafirperverliği ayrı bir güzel, üzerine dantel örtü iliştirilmiş eski film gösterme makinesi ayrı bir güzel, kadın yerine aktris, erkek yerine de aktör yazdıkları tuvalet kapıları ayrı bir güzel… Salon yazan kapıya doğru yerlere yerleştirdikleri bobinlerle sarılıp kalmak, hayatınızın geri kalanını tarih kokan bu yerde geçirmek istiyorsunuz. Filmin başlamak üzere olduğunu belirten çanı da çaldıklarında filmi izleyecek olmanın mutluluğunu çoktan yerini bu sinemaya girmiş olmaya bıraktığını anladım.

Lanthimos, ailenin düzenini bozuyor

Yorgos Lanthimos “Kynodontas-Köpek Dişi” filmi ile beni büyülemişti. “The Lobster” ile de beni derin düşüncelere sevk etmiş bir yönetmen. Karşı çıktığınız bir duruma alternatif oluştururken karşıt şeyleri dayatmak da var olan sistemi beslemek değil midir? Siyah ve beyazın dışında renkler de yok mudur? Üçüncü bir yol mümkün değil midir? … Ama en azından kafanızda deli sorularla hayatta üçüncü bir yolun olmasını tartışmaya başlamanız gerekiyor. Bir beyin jimnastiği yapmazsanız, film yer yer eğlenceli, yer yer tuhaf sahneler barındıran bir filmden öteye geçmiyor. Ama bu filmin başarısızlığı değil, tam da istediği bir durum. Böyle yorumlar yazdığım filmden sonra yapacağı filmleri heyecanla beklemem kaçınılmazdı. Bir kez daha beni benden alıp açılış sahnesinden itibaren koltuğa mıhlayıp, yer yer dayanma sınırlarımı zorlayan ama bittiğinde de ayakta alkışladığım bir yapıt ortaya koymuş.

İzlediğim diğer iki filmi gibi kurguladığı farklı bir dünya var filmlerinde. “Gelecekte bir gün…” değil bunlar. Ayrı bir evren de olabilir ama bizlerin bildiği davranışlar, kişilikler var. Sadece bazı olaylar, bazı olayların gelişimi ve insanların bunu olağan karşılamaları ile yaşadığımız dünyanın benzerini ama farklı bir dünyayı kuruyor filmlerinde.

İmrenilesi bir aile ile tanıştırıp bu ailenin düzenini bozuyor ve kutsal aileyi gözümüzün önünde parçalayıp, sonrasında hiçbir şey olmamış gibi yeniden bir araya getiriyor. Hem de tüm aşırılıkları, cinnet hallerini, ikiyüzlülükleri, birbirinin ardından iş çevirmeleri gözümüze soka soka…

Kameranın açık kalp ameliyatını yakın çekimiyle başlıyor film. Kalp cerrahı olan Steven’ı tanıyoruz ilk. Ardından deniz kenarında genç bir oğlan ile buluşmasına ve konuşmalarına tanık oluyoruz. Ona hediye vermesiyle evli ve iki çocuk sahibi bu cerrahın gizli bir erkek aşığı mı var sorusunu soruyoruz ister istemez. Adının Martin olduğunu öğrendiğimiz bu genci evine davet ediyor, ailesinin mükemmelliğini gösterirken, Steven’in kendi ölçüsünde bu ailenin bir parçası olmasına izin vereceğini anlıyoruz.

Ancak karısı Anna’nın ameliyat masasında anestezi altında bir beden gibi yatağa çırılçıplak, bilinçsizmiş gibi uzanması sonrası oynadıkları seks oyununun çiftin sevişme ritüeli olduğunu anlamamızla mükemmellik çatırdamaya başlıyor. Kendisi de diş doktoru olan Anna ve Steven arasında meslekleriyle alakalı bir sevişme fantezisi değil bu. Sevişebilmelerinin tek yolu. Erkeğin cinsel anlamda girişi bir ameliyat, bir cerrahi müdahale gibi algılanması ya da artık o hale gelmiş olması. Sıkıcı hayatlarına atılan bir neşter, kendisi de sıkıcı hale gelmiş bir eylem artık…

Martin Steven’ın iki yıl önce ameliyat ederken ölen bir hastasının oğludur. Altı aydan beridir iletişim halinde olduklarını öğreniyoruz. Hastasının ölümünde kendi payını asla kabul etmese de duyduğu suçluluk duygusu mu, kendi mükemmelliğini başkasının gözüne sokma isteğiyle midir nedir, Martin’in hamisi olmaya başlamış durumda. Belki de babası ile bu yakınlığı kurmamış olan Steven durumdan memnun ancak bu kendisine yetmiyor, kendisine babalık eden Steven’in annesine de kocalık etmesini istiyor.

Steven ve Martin’in hastane dışında başlayan ilişkileri görüştükleri alan genişledikçe bozulmaya, karışmaya, tatsızlaşmaya doğru ilerliyor. Martin’in kırılan kalbi laneti tetikliyor. Doktor çiftin küçük oğullarının ayağı aniden tutmamaya başlıyor. Yapılan tüm tetkiklerin temiz çıkması psikolojik bir rahatsızlık olduğunu düşündürtse de Martin bu sürecin ilerleyeceğini, yemek yemeyi keseceğini, ardından gözlerinden kan gelmesi ile çok kısa sürede öleceğini söylüyor çocuğun. Üstelik bu süreçte kızı ve karısı da benzer arazlar göstererek aynı süreçleri yaşayacaklardır. Bu laneti kırmak için babasının ölümüne sebep olmasının karşılığında Steven’ın da bu üçünden birini kurban etmesi gerekecektir. Belirtileri ilk gösteren oğlanın ölümü gerçekleştikten sonra ise ne yaparsa yapsın laneti kıramayacak, her üçünü de kaybedecektir.

Steven anlatılanı saçmalık olarak nitelendirse de ikinci aşama çabuk geliyor, oğlan yemeği kesiyor. Babasının zorla ağza tıkıştırdığı donutlar, yaşatmak için burundan sokulan besleme boruları sürecin değişmesini sağlamıyor. Kızları da ayaklarını kullanamamaya başlıyor. Anna Martin’in kim olduğunu bu noktada öğreniyor. Çocuklarının bu halde olmasının sebebi mademki kocası, Martin’e kocasının hayatını teklif ediyor, “Çocukların ve benim suçumuz ne? Babanın ölümüne sebep olan Steven, o ölsün”. Oysa cezalandırma başka bir şeydir, cezalandırmak istediğinize aynı şeyi uygularsanız tatmin olmazsınız. Onun acı çekmesini görmek, kayıplar yaşadıkça çökmesini izlemek sizi mutlu eder. Cezalandırmayı istemek kaybının asla dolmayacak yerini karşısındaki çekeceği acılarla doldurmaktan başka nedir ki?

Bu önerisi kabul edilmez. Bir an önce seçimlerini yapmaları gerekmektedir, zaman daralmaktadır.

Birbirine bağlı aile birbirinin peşinden oyunlar çevirmeye, kendi hayatını kurtarmaya çabalar. Ayakları tutmayan çocuklar yerlerde sürünerek geldikleri babalarının yanında hayatlarını kurtarmak için yaltaklanırlar.

Çocuklar ve karısının gözleri, ağızları, el ve ayakları bağlı, kafalarında yastık kılıfları geçirilmiş bir halde kurban edileceğin belirlenmesi gerçek anlamda filmin nefes kesen anlarını barındırıyor. Filmin son sahnesi ise uzun süre akıllardan çıkmayacak bir karşılaşmanın, yeniden aile haline gelmenin, ailelerin zaten böyle zor zamanların altından kalkabilme yeteneğinin gösterildiği bir sahne.

E ama sen de filmin her şeyini anlattın, diyorsanız demeyin. Anlatmaktan kaçındığım, gördüğünüzde tüylerinizi diken diken edecek, sizi şaşırtacak ayrıntılarda dolu film. Yine de bu film de her izleyiciye önereceğim filmlerden değil. Sıkıldığınız, “ne bu yea” dediğiniz yerde bırakın izlemeyi, yazıktır kendinize işkence etme aracı olarak kullanmayın filmleri.

Filmin IMDB sayfası için lütfen tıklayınız