Kültür Sanat

İstanbul Film Festivali’nden 10 film

Çarşamba, 14 Mart 2018
Haber: Kaos GL

“Onarım terapisinden” Mutlu Prens Dorian Gray’e; Rio sokaklarında cinsiyetler arasında belirsizleşen sınırlardan hamur, yas ve aşka sizler için İstanbul Film Festivali kataloğundan seçtiğimiz 10 film!

Festivalin basın toplantısından

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) düzenlediği 37. İstanbul Film Festivali’ne sayılı gün kaldı. Festival kapılarını 6 Nisan’da açacak.

Festival bu yıl sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden Ingmar Bergman’ı doğumunun 100. yılında özel bir seçkiyle anacak.

Festivalin yeni websitesi bugün ayrıntılı programıyla birlikte açılacak. Festivalin kataloğu ise beyaz perde tutkunlarıyla buluştu bile!

Festival kapsamında 12 günde, 18 bölümde 43 ülkeden 218 yönetmenin toplam 210 filmi gösterilecek. Festival biletleri 24 Mart'tan itibaren satışta olacak.

Festivalde “Nerdesin Aşkım” bölümünde bu yıl 6 film seyirciyle buluşacak. Festivalin, “aşkın ne yaşı ne de cinsiyeti olduğunun” altını çizen bu yeni bölümü, “aşkı bulmanın, aramanın bin bir yolu olduğunu” anlatan filmleri bir araya getiriyor.

Biz de hem Nerdesin Aşkım bölümünden hem de festival kataloğundan okurlarımız için 10 filmi seçtik. İyi seyirler ve elbette iyi tartışmalar!

Mutlu Prens

En İyi Arkadaşım Evleniyor’dan Aşık Shakespeare’e birçok filmde rol alan ünlü İngiliz oyuncu Rupert Everett ilk kez kameranın arkasına da geçti ve şahsi kahramanlarından Oscar Wilde’ı canlandırdığı Mutlu Prens’i çekti. Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan film, efsanevi İngiliz yazar Wilde’ı, eşcinsel olduğu için “ahlaksızlık” suçuyla atıldığı hapisten çıkışından sonraki son yıllarında izliyor. Wilde, farklı isimlerle Avrupa’nın çeşitli kentlerine gidiyor; bir yandan sağlığı bir yandan da parası tükenirken zarafeti ve onurunu, ama en önemlisi nüktedanlığıyla yaratıcılığını korumaya devam ediyor.

Baba

Baba kendine yazılmış bir mektup, bir kendini keşfetme, ömürlük bir hesaplaşma yolculuğu… Ailesiyle birlikte Pakistan’dan Kanada’ya göç eden Arshad Khan, eşcinsel olduğunu “fark ediyor”. Arshad, Bollywood filmleri, şahsi videolar, canlandırma parçalarla birlikte mizahı esirgemeyen bir hikâyeyle kendi içsel yolculuğunu ailesininkiyle birlikte anlatmayı seçiyor. Son derece öznel bir noktadan yola çıksa da Baba cinsellik, göç, aile, kader, gelenek, din, çağdaşlık gibi kavramlara değinerek evrenselliğini de koruyor.

Cameron Post’a Ters Terapi

2014 tarihli Appropriate Behavior’ın yönetmeni ve yıldızı olarak tanıdığımız Desiree Akhavan’ın Sundance’te ödül kazanan filmi, Emily Danforth’un romanından uyarlanan, sıcak ve özgün bir büyüme hikâyesi anlatıyor. Filme adını veren Cameron Post, lisede herkesin gıpta ettiği bir kızdır. Cameron mezuniyet gecesinde bir kızla sevişirken yakalanır ve bunun üzerine zorla bir “onarım terapisi” merkezine yollanır. Disiplin, ahlak, “heteroseksüelleştirme” gibi yöntemlerin uygulandığı bu tuhaf merkezde Cameron yeni arkadaşlar edinir. Kimliğine ve kişiliğine sahip çıkan ergen bir kızı anlatan bu dokunaklı ve samimi film, “dönüştürme merkezinde” geçen bir Guguk Kuşu sanki.

Liquid Sky

Zamanının ötesinde fikirler ve muhteşem bir soundtrack’le dolu Liquid Sky, bilimkurgu tarihinin en uçuk kaçık ve özgün filmlerinden biri. Eroin için dünyaya inen ve daha sonra daha büyük hazların peşine düşen uzaylılarla türünün anlatı kalıplarına şok geçirten film, 1980’ler New York’unun yeraltı dünyasına yakından bir bakış atıyor. Avangard ve cyberpunk estetiğinden beslenen atmosferi, günümüzde Electroclash akımından Lady Gaga ve Sia gibi ikonların kostümlerine kadar her yerde karşımıza çıkıyor. Liquid Sky kitsch bir bilimkurgu olduğu kadar bir distopya filmi, cinsel roller üzerine yenilikçi bir anlatı, moda ve müzik üzerine kehanetlerle dolu bir biçimsel arayış. Engin Ertan’ın yazdığı gibi “her zevke hitap etmeyen ancak bir kısım seyircinin aklını başından alacak bir özgün fikirler toplamı”.

Obscuro Barroco

Dönüşümlerin, kâbusların ve rüyaların kenti Rio… Gecenin getirdikleri ardı ardına geçiyor perdeden: Masklar ve makyaj, genç bedenlerin ardı sıra Rio’nun yeraltı dünyasını renklendiriyor. Kamera, tıpkı bir uyurgezer gibi, bilincini Brezilya’nın kuir dünyasının ikonlarından trans anlatıcı Luana Muniz’e teslim ediyor. Halen Paris’te sinema öğrenimini sürdüren Yunanlı yönetmen Evangelia Kranioti, Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan filminde tıpkı kurmacayla belgeseli karıştırdığı gibi şiirle deneme, protestolarla karnaval, cinsiyetler arasındaki sınırları belirsizleştiriyor.

Karşınızda Grace Jones

Disko kraliçesi, 70’li yıllarda moda dünyasını sallamış bir model, androjen görüntüsüyle bir kuir ikonu, karizmatik bir oyuncu ama hepsinden önemlisi kendini her dönemde yeniden yaratabilmiş cesur bir pop yıldızı... Elbette benzersiz Grace Jones’dan bahsediyoruz. Jones’un uzun bir aradan sonra müzik dünyasına döndüğü 2008 tarihli albümü Hurricane’in hazırlık süreci ve turnesinden görüntülere yer veren bu belgeselde, gizemli yıldızın Jamaika’da ailesiyle geçirdiği günlerden sahne arkasında yaşadıklarına kadar özel anlara da tanıklık ediyoruz. Yönetmen koltuğunda ise Slavoj Zizek ile yaptığı yaratıcı belgeselleriyle tanıdığımız Sophie Fiennes yer alıyor.

Marvin

Usta Fransız yönetmen Anne Fontaine’in yeni filmi, aktör olma hayaliyle köydeki evinden ve bunaltıcı hayatından kaçan bir çocuğun hikâyesini anlatıyor. Fontaine’in odağında çocuklara cinsiyet rolleri üzerinden dayatılan ve yönelimleri neticesinde onları dışlayan bir eğitim sistemi ve toplumda kökleşmiş tahammülsüzlük var. Film, Marvin’in hayatını çocukluğu ve gençliği üzerinden, iki farklı düzlemde anlatıyor ve hayallerine yönelik etraflı bir çerçeve çiziyor. Filmde kendini canlandıran Isabelle Huppert’in renkli performansı da, tıpkı başrolü üstlenen Finnegan Oldfield gibi göz kamaştırıcı.

İngiltere’nin Sonu

Gerçeküstü ve şairane yapısıyla İngiltere’nin Sonu, Yeni Kuir Sinemanın ve 1970-1990 yıllarında İngiltere’nin en radikal, en yenilikçi, en yaratıcı sinemacılarından Derek Jarman’ın belki de en sert filmlerinden. Kişisel anılarından yola çıkarak 1980’lerde İngiltere’nin kültürel ve geleneksel çöküşüne ve Thatcherizmin getirdiği yıkıma dair bir eleştiri getiren Jarman, super-8 filmlerden bir kolaj kotararak punk estetiğinin en yetkin örneklerinden birini sunuyor. Deneyselliğin sınırındaki İngiltere’nin Sonu, kuralsızlığın hüküm sürdüğü Londra sokaklarından kargaşa görüntüleriyle modern dansı bir potada eritiyor. Tilda Swinton, bu erken dönem filmindeki performansıyla izleyiciyi adeta hipnotize ediyor.

Coby

ABD’nin hoşgörüsü sınırlı orta batı bölgelerinde, sıradan bir kasabada yaşayan 23 yaşındaki trans erkek Coby… Adını, yaşamı baştan aşağı değişen başkarakterinden alan Coby, “neden”i değil “nasıl”ı soruyor ve yalnızca bu zorlu süreçten geçen Coby’yi değil, onunla birlikte kendi kabuğunu kırarak değişen ailesini de yakından gözlemliyor. Coby’nin babasının dediği gibi “değişmenin sonuçları var, ama değişmemenin de sonuçları oluyor.” Yönetmen Christian Sonderegger’in üvey kardeşi üzerinden yalnızca trans bireylerin zorluklarını değil, değişimin kendisini de konu aldığı bu ilk uzun metraj belgeseli, ilk gösterimini Cannes Film Festivali’nin bağımsız sinema bölümü ACID’de yaptı.

Pastacı

Hamur, yas ve aşk… Berlin’de yaşayan İsrailli yönetmen Ofir Raul Grazier’in bu ilk uzun metrajlı filmi, yönetmeninin sözleriyle “dış kimliklerle tanımlanmak istemeyenlerin hikâyesi”ni anlatıyor ve aynı adamın yasını tutan Alman bir fırıncı adam ile dul kalan İsrailli bir kadını izliyor. Hüzünlü bir aşk üçgeninden yola çıkan Pastacı, dünya prömiyerini yaptığı Karlovy Vary Film Festivali’nde özellikle aşk ve aile kavramlarına incelikli bakış açısı; yas tutma, din, aile arasındaki çetrefil bağlar ve yemek tutkusunu işleyişiyle dikkat çekti.

*Film tanıtımlarını festival kataloğundan aldık, biraz da sihir kattık!