Yaşam

Sana söylemem gereken bir şey var

Cuma, 16 Mart 2018

Bedenimi sanki kildenmiş gibi yeniden şekillendirmenin hayalini kuruyorum; iri yerleri koparıyorum, şurada küçük bir yeri şekillendiriyorum ya da ordan küçük bir parça alıyorum.

Kiva Bay’in 3 Mart 2018 tarihinde yayınlanan “I Have Something I Need To Tell You” başlıklı yazısının çevirisidir.

*Tetikleyici uyarısı: İntihar, tecavüz ve beden disforisi.

Kendimi öldürmeyi ilk kez denediğimde 7 ya da 8 yaşındaydım. Hatırlaması güç. Kendi bedenimin her zaman dışında hissettim. Dolayısıyla, çocukluğuma dair bir şeyler hatırlamak tatsız olabiliyor. Ama babam arabayı sürerken direksiyonu ele geçirip bizi nasıl da yoldan çıkarmak istediğimi çok net hatırlıyorum çünkü artık bu şekilde hissetmeye katlanamıyordum ve bitmesini istiyordum.

Bu bedenden çıkıp gitmeye ihtiyacım vardı.

Nefret ettiğim, olmak istemediğim şeyden uzaklaşabilmenin en kolay yolunun yemek olduğunu düşündüm bir süre.

Daha sonra bir gay barda çalışmaya başladım ve benim için her şey allak bullak oldu.

Hayır hayır, acele ediyorum. Doğru şekilde anlatmıyorum. Baştan başlamam gerek. Anlamanızı sağlamalıyım.

Babama gelen paketten çaldığım bir çift erkek iç çamaşırı ile başlıyor.

12 yaşındayım ve erkek iç çamaşırı ile pamuktan ince bir tişört giyiyorum. Bacaklarımın arasına baktığımda kumaş boş ve yumuşak gözüküyor; bir çorabı düzensizce içeri sıkıştırıyorum. Annem kirli çamaşırlarda görene kadar 6 ay boyunca onları giyerek uyuyorum. Biraz gülüyorlar, daha çok merak ediyorlar. Ailem niye onları giydiğimi soruyor, çaresizce herhangi bir cevap arıyorum ve daha rahat olduklarını söylüyorum halbuki daha rahat değiller, bedenime uygun değiller. İçinde kapana kısılı kaldığım bu lanet olası bedene. Her zaman kapana kısılıyım. Bir daha lafı açılmıyor ve bir daha asla erkek iç çamaşırı çalmıyorum. 

13 yaşındayım ve Ghost in the Shell‘i izliyorum. Project 2501’in sesi beni rahatlatıyor. Sonunda tek düşünebildiğim kaybolup gitmeye, bu bedeni terk etmeye, onsuz başka bir yerde olmaya hazır olduğum. Ben çocukken, konuşmam, hislerim, düşüncelerim tamamen bir çocuğunkiler gibiydi; artık bir adamım, artık çocukluktan bir hayır görmüyorum.Yüreğimde taşıyabildiğim gizli bir yemin gibi. Kuzenim doğum günümde bana bir ev video sistemi hediye ediyor ve tekrar tekrar izliyorum. Şu an gördüğümüz, aynada loş bir görüntü gibi; birazdan yüz yüze geleceğiz.

14 yaşındayım ve dazlağım. Bunu seviyorum. Kuir, tuhaf ve korkutucu hissediyorum. Birinin ailesi beni oğlan sanıyor ve birden içimde kelimelerle anlatamayacağım bir duygu seli oluşuyor. Kalbim ağzımda ve sonra birdenbire dilimde adrenalin tadında, tuhaf ve acı bir pişmanlık hissiyle doluyorum. Ve sonra içimde öfke var; içinde olduğum kafesi, her yere taşıdığım bu korkunç memeleri, bu bedeni görmedikleri için onlara kızgınım. Bu bedeni, bu bedeni, bu bedeni.  

15 yaşındayım ve saçlarımı kısa tutuyorum. Elbiseleri, etekleri, feminen üstleri ve güzel sütyenleri seviyorum gerçi. Oğlan olamam. Tüm bunlar anlamsız geliyor. Fazla feminenim. Fazla kadınsıyım. Bir oğlan olmam nasıl mümkün olabilir? Yanlış bedende ya da yanlış beden ile doğru beden arasında doğmuşum gibi hissediyorum. Aşırı olgun hissediyorum, sanki bedenimi doğru şekilde yetiştirme şansını kaçırmışım gibi. Her gün ölüyor gibi hissediyorum ve etrafımdaki insanlara patlıyorum. Yansımama bakmaya katlanamıyorum. Aynalardan kaçınmaya başlıyorum.

25 yaşındayım ve bir partide uğradığım tecavüzden sersemlemiş bir alkoliğim. İnsanlar bana dokunduğunda, parmak uçlarının titreşimlerini derimde gezen bıçaklar gibi hissedebiliyorum. Bana dokunmalarına izin vermeyi bırakıyorum. İnsanlara cinsellikten kaçındığımı söylüyorum ama mesele bundan daha büyük. Spor sütyenleri ile göğüslerimi sıkıştırıyorum. Omuzlarımı daha da kamburlaştırıyorum. Mutfakların, barların ve viskinin maskülen dünyasında yitip gidiyorum. Dokunulmak istemiyorum, dokunulmak istemiyorum, dokunulmak istemiyorum. 

30 yaşındayım ve her gün ölmek istiyorum. Bir işte tutunamayacak kadar çok içiyorum. İşte olmadığım her zaman pislik içinde uyuyorum. İnsanlarla konuşmayı bırakıyorum. Yüzümün neye benzediğini unuttum. Güzel eşcinsel erkeklerin istedikleri elbiseyi ya da takımı giydikleri, makyajlı veya kirli sakallı ya da ikisi birden her daim mükemmel, her daim gülümseyerek ve mutlu bir şekilde etrafımda özgüvenle dolaştıkları bir gay bar’da çalışıyorum. Onların bedenleri kafes değil, şölen. İlk trans arkadaşımı ediniyorum; girebildiği tek iş bu olduğu için drag şovlarımızda dans eden güzelce bir kız kendisi. Olabilirlik içimde, özümde bir yerde köklerini salıyor ve beklemeye geçiyor. 

33 yaşındayım ve David isminde bir adamla evleniyorum. Onu bu dünyadaki herkesten ve her şeyden daha çok seviyorum. Onun yakınında olmak bana huzur veriyor. Nihayet diye düşünüyorum. Etrafım, beni güvende ve kabul görmüş hissettiren arkadaşlarımla dolu. Çoğunun trans olduğunu daha sonra fark edeceğim.

34 yaşındayım ve perişan haldeyim. Sorun ne bilmiyorum. Sırtımda kaşınan bir yer var sanki. Ciğerlerimde bir şey çürümüş gibi. Her gün, her şey canımı yakıyor. Hiçbir şeye odaklanamıyorum. Ölüme doğru bir yürüyüşün ötesinde hiçbir yön hissim olmadan projeden projeye uçuşuyorum. Gerçekten ölmek istiyorum. Keşke erkek olarak doğsaydım. Keşke sadece erkek olarak doğmuş olsaydım. Keşke geçişe daha erken başlasaydım. Keşke farklı bir bedenim olsaydı. Daha uzun olsaydım, daha ince olsaydım, daha maskülen olsaydım. Keşke erkek olsaydım. Keşke sadece erkek olsaydım. 

Uyurken rüyamda tekrar tekrar bir şehri görüyorum; gitmiş ve yaşamış olduğum şehirler gibi ama gerçeklikte hiç olmayan, sınırları en kötü kâbuslarım olan bir şehri. Noktalar arasındaki mesafelerde sirk aynaları var, acele etmemeye çalıştığımda fazla yakın, acele etmeye çalıştığımdaysa fazla uzak. Dışında yollar var, içinde kocaman bir canavar olan bir nehir var, video oyunlarındaki gibi bir kale var, çalıştığım restoranlar var, yüzleşmeye katlanamadığım insanlar var, ait olmadığım bir ev var. Şehir tam bir dehşet. Birbirinin aynı evlerden oluşan mahallelerden otobüsle geçerken camlardan bakan boş yüzleri görüyorum. Otobüs çember çiziyor, tıpkı benim gibi, dönüp duruyor ama merkeze asla varmıyor. Bir noktada, canavar beni yesin umuduyla kendimi nehre sokuyorum. Kocaman pulları ve kalın yelesiyle bacaklarıma sürtünüşünü hissediyorum. 

Ama beni öldürmüyor. 

Sana söylemem gereken bir şey var. Medium‘da yayınlanan yazılarımı okuması için bir kadını seçtiklerinde, çok hoş bir sesi de olsa, kalbimin çok kırıldığını sana söylemem gerek. Aynaya baktığımda gördüğüm feminen yanımı sevsem de yine de eksik ve boş olduğumu sana söylemem gerek. Bu ben değilim. Bu yalanı yaşamaya çalıştığım sürece asla özgür hissedemeyeceğim. Belki yardımcı olur diye non-binary¹ olarak açıldım ama göğsümdeki kıymık daha da derine battı sadece. 

Sana ağladığımı söylemeliyim. Boşluğa bakıp durduğumu. İçimde bir acı olduğunu, derimde bir kaşıntı olduğunu. Sanki hiçbir şey olması gerektiği gibi değil. Bazen kolumdaki bir benle oynayıp duruyorum. Ağzımın içini kanayana kadar çiğniyorum. Bu korkunç kaşıntıyı durdurana kadar her şeyi yapıyorum. Bedenimi sanki kildenmiş gibi yeniden şekillendirmenin hayalini kuruyorum; iri yerleri koparıyorum, şurada küçük bir yeri şekillendiriyorum ya da ordan küçük bir parça alıyorum.

Sana bununla mücadele ettiğimi söylemem gerek çünkü ya David’i kaybetseydim? Ya çok sevdiğim kocamı kaybetseydim? Bir arkadaşım, David’i ne kadar seversem seveyim bu acıyı durdurmaya yetmeyeceğini ve sorunun üzerine gitmezsem acının asla durmayacağını söyledi. Ve David’e söylediğimde nefesimi tuttum, o ise elimi eline alarak sorun olmadığını söyledi çünkü o harika biri. Bundan sonra olacaklardan korkuyorum ama o elimi tuttu ve bana her şeyin yoluna gireceğini söyledi ve ben, sana söylemem gerektiğini, bilmen gerektiğini biliyordum.

Merhaba. Benim, Kiva. Ben bir erkeğim. Ben bir erkeğim. 

35 yaşındayım ve ben bir erkeğim.

Ve bugün, aynaya baktığımda, görüntü hiç olmadığı kadar berraktı. Nihayet, olduğum erkek bana geri baktı. Bu kadar zaman ve kat ettiğimiz yoldan sonra nihayet yüz yüze geldik.