Kültür Sanat

Ölümden sonraki geçmiş

Çarşamba, 21 Mart 2018

“The Lazarus Project-Lazarus Projesi” şaşırtan, sorularımıza cevap vermek yerine hızla bitişe doğru ilerleyen bir film.

“The Lazarus Project-Lazarus Projesi” adı ile işin içinde bir “proje” olduğunu dolaysız olarak anlatıyorsa da film hakkında bilgi sahibi değilseniz filmi izlemekten vazgeçirecek bir şekilde aşırı sıradan başlıyor. Ve ilk 20 dakikasına kadar bu sıradanlık devam ediyor. Çok bildik, fazlasıyla gördük, yeterince tahammül ettik bir hikâye bu; suçlu geçmişinden kurtulamayan adamın hikâyesi… Kızı ve karısıyla birlikte yaşayan Ben’in şartlı tahliye gününün sona erdiği, artık daha özgür olduğu gün başlıyor film. Severek çalıştığı yerde sevilen başarılı bir eleman olan Ben, işyerinin başka yerde açılacak olan şubesinde daha iyi bir mevki ve maaşla işe başlayacağını ummaktadır. Tam o sırada hapisten çıkan kardeşini tanır, karısının pek hoş karşılamamasıyla başa bela olacak bir kardeş olduğunu anlarız. Nitekim bu tür filmlerin değişmez klişesi devreye girer ve henüz “merhaba” demiş kardeş “bir yer var, üfff, soymamız için bekliyor, çok basit, iki tık tık, bir şık şık ile işi bitireceğimiz ve ömür billah zengin yaşayacağımız bir yer” diyor. Elbette artık suça tövbe etmiş Ben kabul etmiyor.

İşte değişmeyen yazgı burada da devreye giriyor, suçlu geçmişi öğrenilen Ben işten çıkarılıyor. Zamanında suç işledim ama bunun cezasını çektim ve artık dürüst ve de sıkı çalışan biriyim dese de kapanan kapı geri açılmıyor. Muhtemelen suçluyu barındıramayız diyen işyeri sahipleri bir müddet sonra iş bulamayıp illa ki suça yeniden bulaşan kişinin son durumunu öğrendiklerinde “ama bak iyi ki de atmışız işten, suçlu huyundan vazgeçmiyor, aha da yine suç işlemiş” de demişler, aslında bu kısır döngüde kendi paylarının olduğunu hiç ama hiç düşünmemişlerdir. Olsun, kendilerini güvene aldılar bu onlara yeter. Geçmiş önüne engel olarak çıkmış durumdadır Ben’in.

Kardeşinin önerisini kabul eden Ben, üçüncü bir şahısla birlikte altın tozu kullanan bir yere girip, soygunu gerçekleştiriyor. Daha doğrusu tam da gerçekleştirirken fark etmedikleri alarmın çalması ile gelen polisin baskınına uğruyorlar. Eline silah almasa da karıştığı soygun suçunda yaşananlar sonucu ölen 3 kişinin olması yakalanan Ben’in idamla yargılanmasına sebep oluyor. Bu noktaya kadar yüzlerce benzer filmdeki gibi ilerlerken, henüz filmin başı olması dolayısıyla bir firar girişimi ya da devletin tetikçisi olma işi önerisi beklentisiyle idamın gerçekleşmeyeceğini düşünsek de zehirli iğne ile idam gerçekleşiyor.

Yağmurlu bir günün ıssız taşra yollarında ilerleyen kamyonetteki yaşlıca adamın yolda yürüyen kapüşonlu birini arabasına almasıyla devam ediyor film. Kapüşonun baştan çıkması ile Ben’i görüyoruz.

Bu noktada Vikipedia’dan Lazarus yazınca çıkan aşağıdaki bilgilere göz atmakta fayda var.

“Lazarus sendromu, ölen bir kişinin tekrar canlanması veya canlılık belirtileri göstermesi. Lazarus, Yeni Ahitte öldükten sonra İsa tarafından diriltildiği belirtilen kişi. Beytanyalı Lazarus, ayrıca Aziz Lazar ve Dört Günün Lazarı, Yuhanna İncili'nde İsa'nın mucize ile ölümünün dört gün ardından dirilttiği kişi. Doğu Ortodoks ve Roma Katolik geleneklerinde dirildikten sonraki yaşamına dair çeşitli anlatılar bulunur.”

2013 yılında trafik kazası sonucu (burada “trajik” demek lazımdı sanırım ama kazanın trajedi içermeyeni nasıldır bilemedim) hayatını kaybeden Paul Walker olması, filmi izilerken ister istemez daha çok etkilenmenize neden oluyor. Elbette 2008 yılından gelen bu filmi daha önce izleseydik Paul ile ilgili vah vahlanmayacaktık. Bu arada ölünün arkasından konuşmuş gibi olmayayım ama Paul Walker albenisi olan ve perdeyi yakışıklılığı ile dolduran biri olmasına rağmen çok da iyi bir oyuncu değil gibi. Kötü ve rol yapamayan bir oyuncu değil kesinlikle, ama iyi demek de iyilere haksızlık olur gibi. Ancak burada kafası karışmış, eşi ve çocuğuna kavuşmak isteyen adam olarak inandırıcılık sergiliyor.

Kaçınılmaz olarak “ama ben ölüyordum, ölmüş olmalıyım, ne oldu”yu soruyor. Arabasına alan adam peder, götürdüğü yer de bundan sonra kefaretini ödemek için hizmet edeceği bir manastırın bulunduğu kasaba. Gerçi dini ayinler, başka pederler vs. görmeyiz ama dolaştırdığı mekânda sular altında kalmış artık kullanılmayan, eskiden papazların saldırı halinde sığınma yerinin olduğu odalardan bahsedilir. Bu noktada, ölüm sonrası kabullenme sürecini yaşayacağı, aslında özünde iyi olan birinin cehenneme gitmek yerine dine hizmet ederek cennete hak kazanacağı bir süreci mi izleyeceğiz diye düşünüyoruz. Neyse, layığıyla yapsın, gerilimi, heyecanı yüksek tutarak izletsin de sonucunda dinin şefkatli kucağı şeklinde bitse de keyifli bir film izlemiş olmanın mutluluğu ile bu dini mesajı yok sayabilirim dediysem de daha akıllıca şeyler beklentimi korudum filmden.

Filmin ilk dakikalarında aniden çok kısa sahnelerle kesintiye uğrayan akışta bize gösterilen görüntüler, filmin bu bölümünde daha sık yaşanmaya başladı. Evsiz birine uzaktan bakarken binaya vuran gölgede kanatların olması, sırtı kendisine dönük, yaklaştığında kaybolan kişiler görmesi, şeytanı gördüğünü düşünmesi ile beraber çeşitli konuşmalarında etkisi ile buranın geçiş yeri, bir nevi araf olduğunu düşünüyoruz. Ancak tuhaf bir şekilde gerçek dünyadaymış gibi de hissettiriyor. Karısı ve kızına ulaşma isteği ile Teksas otobüsüne biniyor. Biraz sonra aynı otobüse binen ve Ben’in peşinde olan biri, inmediği takdirde bir daha onlara asla kavuşamayacağını söylüyor. Bir nevi kaderine razı ol, kefaretini öde, onlarla yeniden bir arada olacaksın, dediğini düşünüyoruz. Ölüm, ceza olarak ölüm, ölümden sonrası, ölümden sonra ceza olarak yaşatılanlar… Aslında oldukça çetrefilli, felsefik, dinsel, bilimsel olarak saatlerce konuşulacak, farklı senaryolar üretilebilecek konular. Nasıl ki “hayatın anlamı” çözülemediyse ve çözümü tek değilse “ölüm” de aynı şekilde çözümsüz ve tek kabul edilebilecek bir anlatımı olmayan durum. Son mu, başlangıç mı? Ölümden sonra geçmişini düzeltmesi için bir şans mı var, geçmişe yönelik bedeller mi ödenecek? Her ne ise geçmiş bir kez daha Ben’in karşısında…

Ancak film son yarım saate yaklaşırken bir kez daha yön değiştiriyor. Aslında yatakta sigara içerken uyuyup kaldığı, çıkan yangında karısı ve kızının öldüğü, kendisinin de suçluluk duygusuyla akli ve ruhi dengesini yitirmesi dolayısıyla bu yerde tedavi altına alındığını öğreniyoruz. Peder sandığımız kişi psikiyatr çıkıyor. Dini ya da tıbbi, otoriter kişinin aynı karakterde oluşu güzel bir hoşluk. Ve isme dönüyoruz, yani önceki anlatıda ki gibi burada da Ben ölümden dönmüş, sonrasında akıl oyunları ile yitirdiği benliğini sonunda yeniden kavuşmuş yeniden dirilmiş midir? Yeni bir akıl oyunu mu, gerçekler mi? İyi de parmağındaki sigara yanığı dışında bu yangından bu kadar sağlıklı kurtulması mümkün mü? Vücuda yerleştirilen çip neyin nesi? Film çözülüyor gibi olsa da soruların arttığı son dakikalara doğru yol alıyoruz. Şaşırtmaya devam ediyor, sorularımıza cevap vermek yerine hızla bitişe doğru ilerliyor film. Anlatılanın doğru olmadığına inanıyor, karısı ve kızının yaşadığına emin.

Senaryosu da yönetmeni tarafından yazılan film henüz ilk ve tek yönetmenlik deneyimi olsa da yazarlık ve yapımcı olarak portföyü daha kalın John Glenn’in senaryo ya da yönetmenliği başkasına emanet etmesi halinde daha başarılı olacakmış hissi uyandırıyor. Finali biraz aceleye getirilmiş şekilde sona eriyor. Hangisi gerçek gibi bir atmosfer bile yaratma gereği duymuyor. Peki, bu durumda Ben neye göre, nasıl kurtaracak paçayı sorusu havada kalıyor. Ölümden sonra bile geçmiş ile derdi varken şimdi geçmişten nasıl kurtulacak? Sanırım bu konuyu çok da kafasına takmamayı seçmiş. Şaşırttım, arada korkuttum, gerdim, sevindirdim, yeter işte… Biraz beynimi dürttü, severek ve zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden izledim ama işte yetmedi. Aklımda takıldı kaldı, peki ya geçmiş?

Filmin IMDB sayfası için lütfen tıklayınız