Kültür Sanat

Kurşunlar değil ki öldüren çocukları

Çarşamba, 4 Nisan 2018

 

Kafasındaki sorulara cevap bulmak isteyen, Gidion’a yaşatılanlardan hesap sormak isteyen, acısını da dindirmek isteyen bir annenin feryadı var.

Sinema yazarlığıma gölge düşürmek istemem ama sinema da sinema nereye kadar? Biraz da başka konularda yazmak, derin bilgimi diğer alanlarda da göstermek gerekmez mi? Bundan yola çıkarak biraz da tiyatro diyorum. Ya ben aslında var ya biraz da tiyatro değil her zaman bolca tiyatro demiş biriyim. Hayır, yani övünmek gibi olmasın diycem ama niye olmasın, övünmek benim de hakkım ki, zamanında yönetmen yardımcılığı bile yapmışlığım var tiyatro sahnelerinde. Asistanlığını yaptığım kişi oldukça sevilen, hayran olunan, pek bir tanınan biri günümüzde. Ama reklamın da bir ayarı olmalı diyerek ismini vermiyorum. Yakın dostlarım biliyor zaten.

Oldukça ciddi, pek de can yakıcı bir tiyatro oyunundan bahsetmek için bu sulu giriş pek uygun olmadı muhtemelen. Olsun. Kalıplar yıkılmak içindir, yazı yazma kalıbı da olsa bu böyle.

Sinemayla çok küçük yaşımda tanışsam da tiyatro ile tanışmak, hele ki sahnelerde tiyatro izlemek için liseyi beklemem gerekmişti. Tarsus’tan Adana’ya devlet tiyatrolarının sergilediği bir oyuna okulun düzenlediği toplu kültürlenme etkinliği sebebiyle gitmiştim. Şüphesiz ondan önce defalarca okullarda sergilenen müsamereleri izlemişsem de tiyatro sahnesinde profesyonel oyuncuların sergilediği, devasa ışık sistemi ve ses sistemiyle desteklenen, görselliği ile alıp götüren bir tiyatro deneyimi yaşamamıştım. Hâlâ tiyatro ile müsamerenin karıştırıldığı, birer müsamere tadında oyunların tiyatro diye yutturulmaya çalışıldığını düşündüğümüzde o günlerden bugüne sanat adına gelişmenin çok da iyi yolda olmadığını iddia edebiliriz. Hele hele mecliste kadın oyuncuların olmasını istemiyoruz tadında ayar çekmeye yönelik olayın sadece tiyatro, sadece oyunculuk olmadığı, kadınların kimilerinin kafalarındaki yerde durması, karı ve eş dışında yer almaması için bir ayar çekme girişimi olduğu aşikâr durumlardan bahsedip de politik bir gönderme yapmaya gerek bile duymuyorum.

Hayran kaldığım oyun neydi hatırlamıyorum ama üniversiteyi kazanıp Ankara’ya gelince sinemalar dışında tiyatroların da peşine düştüğüm, devlet tiyatrolarında sergilenen her oyunu izlediğim, özel tiyatroları da maddi durumum elverdiğince takip ettiğimi belirtmeliyim.

1990’lı yıllarda uzunca bir süre gitmesem de Murathan Mungan’ın yazdığı Geyikler Lanetler gibi, 3.5 saat civarında tek perde şeklinde sergilenen bir şaheseri yine devlet tiyatrolarının oldukça kaliteli bir prodüksiyon ile sahnelediğini anıp, şimdi o yıllara dönüp dönüp meğerse ne cesaretli, yenilikçi, gözü pek yıllarmış demenin burukluğunu da anmadan geçemeyeceğim.

Müsamere tadında, sulu zırtlak şekillerde insanları uyutup, kandırıp, tiyatroya olan sevgiyi bitirmeye yönelik girişimlerin yanında ayakta alkışlanmayı hak eden tiyatrolar, tiyatrocular, yapımcılar, yönetmenler, oyuncular var hâlâ. Ankara’da Mek'an Sahne bir süre Ankaralılara heyecan yaşatıp kendini mutlu hissettirse de her artist gibi bu işin mekkesi İstanbul diyip soluğu önce tek tek sonra topluca göçerek İstanbul’da aldılar.

Ankara için Ankara Sanat Tiyatrosu dışında özel tiyatronun da düzenli sahnelerinden en önemlisi Tatbikat Sahnesi oldu bir süredir. Erdal Beşikçioğlu’nun genel yönetiminde bu tiyatro açıldığından bu yana kolay yenir yutulur olmayan oyunları görkemli şekilde sahnelemesi ile tanınıyor. Özellikle Marquis de Sade’a özel bir ilgi var dersek yanılmış olmayız.

Marquis de Sade, Mezarsız Ölüler, Woyzeck Masalı, Antabus bu sahnede izlediğim oyunlar.

Son olarak da Gidion’un Düğümü’nü izledim. Geçen yıldan devam eden oyun, ayda 2 gün kadar Ankara’da da oynuyor. Hal böyle olunca o günü yakalamak, diğer programlarla uyuşturmak, yarın için bile program yapmanın zor olduğu bir ortamda günlerce önceden oyunun olduğu günü bilet alarak bağlamak oldukça zor geliyordu. Çok izlemek istememe rağmen bir türlü bilet almıyordum. Geçen yıl oyunu görüp iki kelam eden bir akademisyen dolayısıyla oyuna olan merakım ekstradan katlanmıştı oysa.

Yine günler günleri, aylar ayları kovalamaya başlayıp bir sezonun daha bitmesine oldukça az kala titreyip kendime geldim. Bu oyuna gidilecek, dedim. Açıkçası geçen yıl birçok oyun son günlere doğru iptal olunca, iptal gerekçesi olarak teknik aksaklıklar, oyuncunun rahatsızlığı, hava muhalefeti gibi şeyler dense de benim içimden yeterli bilet satılamadığından iptal edildi olarak okunduğundan benzer bir tedirginlik içindeydim. İddialı oyunları oldukça sıra dışı şekilde sahneye koymayı başaran Tatbikat Sahnesi ne var ki oyun günü ilan edip bilet satışına başladıktan kısa süre sonra oyun günlerini değiştirmek, iptal etmek konusunda da radikal bir durum yaşıyor ve yaşatıyor. Sanırım başka hiçbir kurum bu kadar çok değişiklik yapmamaktadır. Sürekli iptal, sürekli değişiklik. Bu konuda bir an önce kendisine dönüp daha plan program içinde olmasında fayda var. Oyun günü salonun aralarda 1-2 koltuk dışında tam dolu olduğunu görünce hem şaşırdım hem de çok sevindim. Tiyatro adına, can yakıcı bir oyunun ilgi görmesi adına sevindirici bir durumdu.

Oyunun başlamasına 5 dakika kala öğretmen karakterini canlandıran oyuncu sahnede yerini aldı. Öğretmen masasına yerleşip bir yandan kahvesini yudumlayıp bir yandan da önündeki kâğıtları incelemeye başladı. Arada telefonunun ekranına da bakıyordu. Kulaklıkları çıkarıp telefonuna taktı müzik çalmaya bastığında onunla birlikte seyirciler olarak biz de müziği dinlemeye başladık. Yuvarlak dönen bir platform üstüne yerleştirilmiş öğrenci sandalyeleri, duvarda asılı mitolojik tanrı resimleri, öğretmen masasının arkasında kâğıtlar iliştirilmiş bir pano, bir tane de askılıktan oluşan basit dekor, platform arada döndükçe sonsuz geniş bir sahne görüntüsü yaratıyor, seyircinin olduğu salonu da içine alıveriyordu.

Tedirgin bir kadının kapıdan girmesini biraz geç fark eden öğretmen, öğrenci velisi olan bu kadının aradığı yeri bulamadığını düşünerek yönlendirmeye çalışsa da kendisiyle bir randevusu olduğunu öğreniyor şaşkınlıkla. Çünkü defterinde bir randevu kaydı yoktur. Bu şaşkınlığı kadının kimliğini öğrenmesiyle bir kat daha artıyor. Haftasonu intihar eden öğrencisi Gidion’un annesidir bu kadın. Çocuğunu kaybeden kadının kendisini görmeye geleceğini beklememektedir haliyle. Hem içinde bulunduğu yas durumundan kaynaklı, hem de artık bu randevu için gerekli koşullar ortadan kalktığı için. Ortada durumu görüşülecek, disiplinsizliği tartışılacak, ayar verilecek, hizaya sokulacak bir öğrenci, bir Gidion kalmamıştır çünkü. Oysa tam da Gidion’un kendisini öldürmesine sebep olan durumlar için değil midir bu görüşme talebi?

Çocuğunun kendisini öldürdüğü Cuma akşamından beridir uyumayan, sürekli ilaçlarla ayakta duran, Gidion’un hangi gerekçeyle cezalandırılarak o gün eve gönderildiğini, eve gelene kadar geçen sürede niye ve kimlerle kavga ettiğini ve fiziksel şiddete uğradığını, kendisinin “çocuğunuzun durumunu” görüşmek üzere neden çağrılıp kendisinden ne beklenildiğini öğrenmek istemektedir. Kafasındaki sorulara cevap bulmak isteyen, Gidion’a yaşatılanlardan hesap sormak isteyen, acısını da dindirmek isteyen bir annenin feryadı var. Ama bu feryat son ana kadar çığlık çığlığa değil. Oldukça sakin, telaşsız, öğrenmeye, anlamaya çalışan bir kadın.

Karşısında görevini eksiksiz ve olması gerektiği, kendisinden beklenildiği gibi yapmaya çalışan bir öğretmen var. Sistemin öğrencilerin nasıl eğitileceğini gösterdiği şekilde işini yapan, çizilen sınırların dışına çıkmaya müsaade etmeyen, buna kalkışanları sistemin kendisine verdiği yetkiye dayanarak cezalandıran biri. Yo, bu yazdıklarıma bakarak kötü sanmayın onu; bir kedisi var, sistemle sorunu olmayan çocuklarını -öğrencilerini- ve kedisini çok seviyor. Hatta kendisine çok çok daha fazla kazandıracak olan reklamcılık işini bırakmış ve idealist bir meslek olan öğretmenliği yapmaktadır. Zaten annenin de acısını paylaşmakta, üzüntüsünü defaten bildirmektedir.

Anne, bilmeden oturduğu öğrenci sandalyesinin Gidion’un sandalyesi olduğunu öğrenir. Altındaki materyallerin konulduğu yerden çıkardığı defter, kâğıt vb.leri içinde yer alan notlardan, yazışmalardan, yazılardan da oğlu hakkında bilmediği şeyleri öğrenmeye başlar.

Üst sınıflardan bir oğlanla arasında yaşananlar bir ergen zorbalığı mıdır, onun ötesinde durumlar mı barındırmaktadır? Konuştukça, sorguladıkça, yazılan kimi şeyleri okudukça görüntüler daha da netleşecek, kişisel hatalardan, cinsel kimliklerden, yazının gücünden korkulmasından, oluşturulmak istenen kalıpların darlığından kısaca birçok konudan yola çıkarak hem sistemi hem kendisini sorgulayacaktır.

Panoya asılı çocukların ödevlerini okurken Gidion’unkinin buraya asılmadığını fark eden annesi, önce burada dönüşümlü sergilendiği yalanını duysa da buna inanmıyor. Sonrasında önceden asılmış olan kâğıdın indirilmiş olduğunu, bunun hiç de dönüşümlü sergilemeden kaynaklanmadığını öğreniyor. Ancak asıl olarak oğlunun hayattan koparılmasına neden olan eserini öğretmene aşırı yüklenmesi sonucunda görüyor. Öğretmenin okunmaması, yok edilmesi gereken bir utanç abidesi gözüyle baktığı bu hikâye, annenin zoruyla okunuyor. Sadistçe öğeler içermekte olan bu hikâye oldukça yetkin bir edebiyat da içermektedir. Aslından edebiyat profesörü olan kadının anlattığı bir hikâyenin Gidion tarafından kendi okuluna ve günümüze uyarlanmış halidir.

Sistem yetenekli, düşünebilen, üretebilen bireyler değil, ezberleyen, okuduğunu tekrarlayan, denileni ve istenileni yapabilen bireyler istemekte, eğitimini de ona göre vermektedir. Bu döngüyü kırmaya çalışanlar ise dışlanarak, lanetlenerek, cezalandırılarak bu isteklerinden vazgeçirilmeye çalışılmaktadır. Hele ki bu henüz çocuk olan biriyse kendini ne kadar doğru ifade ettiğini düşünüp, yazdıklarının, yaptıklarının arkasında durabilecektir?

Sadece eğitim sisteminin ve onun bir neferi olan öğretmenin değil, Gidion’un ölümünde kendisinin de anlayışsızlığı ve çocuğunu sisteme teslim etmesiyle payı olduğunu düşünen anne, öğretmene doğrulttuğu silah ile bir bedel ödetmek istemektedir.

Karşılıklı diyalogların ardından sahne kararır ve silahın patlama sesiyle birlikte oyun sona erer. Ölen kimdir? Bunu göstermez bize oyun ama ışıklar yanıp oyuncular alkış merasimi için sahneye gelmeden sahnede devrilmiş olan sandalyeden kimin öldüğünü çok net bir şekilde anlarız.

Oyunun sahneye koyuluşu, kullanılan müziği, dekoru ile oyuncuların başarısı 80 dakikanın soluksuz bir şekilde geçmesini sağlıyor. Ancak daha önce okuduğum birkaç yazıda olsun, oyun sonrası duyduklarımdan olsun anne rolünü oynayan Elvin Beşikçioğlu’nun çok başarılı oynarken, öğretmene can veren Selin Tekman’ın tutuk olduğu yönünde görüşlere katılmadığımı belirtmeliyim. Her ikisi de çok iyi oynuyor. Eşitsiz bir rol durumu var, anne rolü için her an değişken bir ruh hali, uykusuzlukla ve yaşadığı trajedi ile dağılmış, bir yandan hesap sormaya çalışan bir yandan da kendisinin de suçlulardan olduğunu düşünen, üzgün, yıkılmış ama ayakta durup güçlü görünmeye çalışan, perişan halde sandalyeye çöken, öfke ile sandalyeleri deviren velhasıl sürekli değişen bir yelpazede oyunculuğunu parlatma şansı veren bir rol. Oysa öğretmen rolü bu kadar değişkenlik göstermezken anne karşısında soğuk bir tavırla durması annenin değişkenliğine rağmen bundan etkilenmeden aynı öğretmen soğukluğu-otoritenin gri sesi olma halini koruması gerekiyor. Bu aslında bir başarıyken seyirci tarafından tam da bu durumdan dolayı “başarısız”lıkla yorumlanabiliyor. Oysa Gidion’un öyküsünü okurken dehşete düşmüş eğitimciyi, kafasına silah dayanmışken korku dolu birini canlandırmasıyla üç farklı ruh halinde de kendini gösterebiliyor bu oyuncu da.

Yazan: Johnna Adams

Çeviren: Buğra Kocatepe

Yöneten: Erdal Beşikçioğlu

Işık Tasarımı: Mustaf Bal

Yönetmen Yardımcısı: Elvin Beşikçioğlu

Reji Asistanı: Okan Eken

Oyuncular: Elvin Beşikçioğlu, Selin Tekman

tek perde / 80 dakika

Oyun Tanıtımı: Eğitim sisteminin çarpıcı bir şekilde irdelendiği "Gidion'un Düğümü", bir çocuğun dünyasından sanata, yaşama ve varolmaya doğru ilerlerken, bir yandan da bir birey yetiştirmenin sorumluluğunu bir anne ve öğretmeni karşı karşıya getirerek, bizleri adalet, farkındalık ve suçluluk duygusu üzerinden gerçeklerle yüz yüze bırakıyor.