Sevmeyelim de taşa mı dönelim?: Şu duygusallar hakkında bir yazı | Kaos GL Haber Portalı

Yaşam / Ekoloji

Sevmeyelim de taşa mı dönelim?: Şu duygusallar hakkında bir yazı

Perşembe, 5 Nisan 2018

Sevdiğin kişi bir kadın, erkek, queer, transgender, cisgender, eşcinsel, aseksüel, heteroseksüel olabilir. Ama “Önce bunları bir bileyim de ona göre seveyim” demezsin.

İllüstrasyonlar: Lieke van der Vorst

Ezgi Burgan'ın bu yazısı Kaos GL Dergi’nin 158. Sayısı “Türcülük” dosyasında yayınlandı.

“Ben normal bir insanım. Herkes gibi her şeyi yerim, et de yerim, karşı cinsi severim. Ama sizi de anlıyorum. Siz biraz şeysiniz… duygusalsınız.” dedi.

Bir ortamda karşılaşmış, yeni tanışmışız. “Ben normal bir insanım” diye söze başlayan ve beni de anladığına inanan bu kişiye ne cevap vereyim? Ne yapayım da bu adama şöyle “insan” gibi, o da yetmez “adam gibi”, ciddi, akılcı bir cevap vereyim?! Siz olsanız nasıl karşılık verirsiniz?

“Hakikaten nasıl karşılık verirsin?” diye sordum bir gün hayvan özgürlüğü ve LGBTİ+ hareketinin içinden bir arkadaşa. Gülerek “Ama” dedi, “Bu sözlerle karşılaşman normal, çünkü sen hakikaten duygusal yaklaşıyorsun konuya.” Şimdi, bu olaya yorum olarak benim duygusallığımın tasdik edilmesine mi şaşırayım, tasdikli duygusallığımın yeryüzünün özgürlüğünün önündeki neredeyse en büyük engel gibi görülmesine mi bilemiyorum. Hadi ben “konuya” duygusal yaklaşıyorum, peki bu duygusallık neden bu kadar kötü bir şey? Akılcı arkadaşlar kafesleri kıracaktı da biz duygusallar, hayvan özgürlüğü konusunda kendi deneyimlerimizden ve duygularımızdan söz açınca onlara mani mi olduk? Onlar cinsel devrim yapacaktı da biz sevdiceğe “romantik” jest yapınca ciddiyetini mi bozduk?

Bu yazıda işte o duygusallardan ve duygusallığı ikincilleştiren akılcılık yaklaşımından bahsedeceğim. Duygusal diye adlandırıp ikincilleştirilen birçok şeyin, tarihselliği ve ilişkiselliği gören bir bilinç durumuyla ilişkili olduğunu, akıl ile hiç de karşıtlık içinde bulunmadığını iddia edeceğim. Bu ikiliğe dayanan birkaç “akılcı” argümanı örneklendirerek, akıl ve duygu diye iki ayrı şeyin olmadığını, bunun icat edilmiş bir ayrım olduğunu ve türcülüğü, cinsiyetçiliği, heteroseksizmi işletmeye yaradığını söyleyeceğim. Çünkü yaşadığım bu iki deneyimden anladığım bir şey varsa o da şu: Türcülük ve heteroseksizm arasındaki işbirliği yalnızca ikili ve hiyerarşik cinsiyet/ tür kategorilerinin oluşturulup normalleştirilmesiyle mümkün olmuyor. Bu işbirliği insan-hayvan, erkek-kadın ikiliklerinin yanı sıra başka bir ikiliğe daha dayanıyor: akıl-duygu ikiliği. Bu, bütün hiyerarşik ikilikler arasında bağ kurarak, basitçe şöyle işliyor: Akıl insana ve erkeğe atfedilirken, duygu daha dişil, kadınsı, hayvani görülerek ikincilleştiriliyor. Bu ilişki nedeniyle, türcülük-heteroseksizm arasındaki işbirliğinden duyguyu, duygusallığı, sevgiyi ikincilleştiren bir “akılcı” perspektifle sıyrılmak bana mümkün görünmüyor.

Bu tarz bir akılcı perspektifin normalleştirmeye katkı sunan özelliklerinden biri, onun zihni diğer her şeyden ayırması ve hiyerarşik olarak öncelemesi. Bir şeyi anlaman için önce pür bir akılla bilmen, hesaplaman, rasyonel olman gerekirmiş ve bu mümkünmüş gibi. Böylece aynı mantıkla örneğin şu gibi argümanlar öne sürülebiliyor: “Veganlığı bilmediğim için ben ‘normal’ yiyorum.” “Biseksüelleri hiç anlamıyorum, bence onların kafaları karışık.” “Birinin hem trans erkek olup hem de kadınları sevmesini zihnim almıyor.” Zihni bıraksan mı acaba o zaman? Bu yöntemle bilmeyi bıraksan mı? Demek ki senin var olan bir şeyi anlamana yardımcı olmuyor. Ancak içinde bulunduğun kültürün normlarını tekrar edip içselleştirmene sebep oluyor. Normal dışı olarak tanımladığın varoluşları (bu örneklerde vegan, biseksüel, trans erkek) “anlamaya çalışmak”taki sıkıntı, tam da onları öncesinde kendi varoluşunun dışında, uzağında konumlandırmış olmak, yani hali hazırda normatif bir varsayımdan hareket ediyor olmak. Kendinin de bu toplumsal konumlandırmaya dâhil olduğunu, bu konumlandırmaların ve isimlendirmelerin bir tarihi olduğunu yok sayarak, “ötekini” anlamaya çalışmak, düalist bir ben-öteki ayrımını yeniden üretmekten başka bir işe yaramıyor.

Bu akılcılığın heteroseksizmle bağı, bir kadına şu sorunun yöneltilmesinde de görülebilir: “Sen şimdi bu kadından hoşlandın da, anlamadığım şey, onun kadınlardan hoşlandığını nerden biliyorsun?” (Soruyu soran, kimi zaman nihayet şu efsanevi “gaydar”ın şifresini çözebileceği bir cevap umduğundan büyük heyecan içindedir. Kimi zamansa, soran heteroseksüel bir erkek ise, sanki dünyanın bütün kadınlarına sahipmiş ve bir kadının bu “anormal” arzusu bütün kadınları onun elinden alacakmış gibi tuhaf bir korku duyarak sorar: “Nerden biliyorsun, o kadar çok musunuz ki? Bu cüretin nereden geliyor?”) Şimdi cevaben, kadın ne desin buna? En sevdiğim cevap “Bilmiyorum” demektir. Bir erkek bir kadından hoşlandığında, onun erkeklerden hoşlandığını nereden bilir? Ben de onun gibi bilmiyorum. Ama bilmediğini bilmek iyi bir şeydir diye düşünüyorum. Bilgi zaten bir şekilde gelir. Varsayımları bıraktığımızda, ancak o zaman, o bilgiyi doğru şekilde almak için de bir fırsatımız olur. Birini seversin. Bu kadar basittir. Sevdiğin kişi bir kadın, erkek, queer, transgender, cisgender, eşcinsel, aseksüel, heteroseksüel olabilir. Ama “Önce bunları bir bileyim de ona göre seveyim” demezsin. Sevmek karşındakinin cinsiyet kimliğini ve cinsel yönelimini bilmenden önce gelir. Sevmek karşındakini bilmekten önce, senin kendini bilmenle ilgilidir.

Sevmeyi/ duyguyu ikincilleştirerek anlamaya çalışan zihin, karşısındakini bilmeye odaklanır. Kendini değil, ötekini adlandırır. Kendini bilmez çünkü buna ne gerek vardır ki, o zaten normaldir, merkezdedir; ötekiler ise kategoriler çerçevesinde anlaşılmaya, adlandırılmaya muhtaçtır(!) Bu kategorilerin oluşturulması için ötekinin kendisini nasıl tanımladığının/kabul ettiğinin bilinmesine de gerek duyulmaz. “Bugün bir arkadaşımın doğum günü partisi var, gey bir çocuk, çok tatlı…” veya “Bir arkadaşım, vegan kendisi...” diye alakasız cümlelerde araya sıkıştırılabilir bu adlandırmalar. Ama o kadar normal ve yaygın olduğu iddia edilmesine rağmen nedense “Bir heteroseksüel arkadaşım var, çok şeker” dendiğini duymadım, kimse “karnist bir arkadaş”tan söz etmez. Kendi savunduğu şey karnizm olmasına rağmen, kimisi bu sözcüğü duymamıştır bile, çünkü ne gerek vardır…

Ve “Konu biz değil, bizim beslenme biçimimiz değil, hayvanlar”, “Hayvanları sevmek değil, savunmak gerekir” diyen akılcı duruşa da kötü haber: “Hayvanları seven veganlar” da vardır. Hayvan hakları hareketi içerisindeki bu akılcı konum, hayvanları sevmeye vurgu yapmanın konuyu duygusallaştırdığını ve esas mücadeleye zarar verdiğini iddia eder. Şimdi bu argümana sayfalarca yazı yazılabilir ama Emelcim çok güzel özetlemiş zaten: “Sevmeyelim de taşa mı dönelim?” demiş. Hem şu “esas” kelimesi, başına geldiği her şeyi nasıl da çiğleştirir: “Sadece tek gecelik mi, esas sevgi böyle olmaz”, “Kadın kadına ilişki mi, esas orgazma erişemezsin”, “Et yemiyor musun, esas lezzeti kaçırdın”, “Hayvanları sevmek mi, esas mücadele bu değil!”

Tek bir şeyi “esas”, “gerçek”, “derin”; diğer şeyleri ise “aşağı”, “sahte”, “yüzeysel” gören bu yaklaşım, nefretten başka bir yola çıkabilir mi? Bu düşünme biçimi, kendi deneyimini esas gördüğünde, diğerlerini “gerçek dışı”, “gereksiz” ve dahası “gerçeği/doğruyu tehdit eden”, “yok edilmesi gereken” ve “öldürülebilir” olarak nitelemesinin önünde de bir engel kalmaz. İnsan, kendini hayvandan “Benim aklım var, düşünebiliyorum” diye ayırdığında, hayvanları öldürmek ve sömürmek de meşru hale gelir. Akıl heteroseksüel, erkek, eril, insani ile özdeşleştirildiğinde; duyguya iliştirilen eşcinsel, biseksüel, kadın, trans, queer, dişil, hayvani varoluşlar, her an incinebilir, yok edilebilir, Judith Butler’ın deyişiyle kırılgan yaşamlar haline gelir.

“Konu biz değil, hayvanlar” ifadesi, özgürlüğün “özel” alana karşıt ve onu ikincilleştiren bir “kamusal” alanda verilecek mücadeleden doğacağı inancıyla birlikte; kırılganlığı oluşturan bu düalizmleri besler. Böylece kendi yaşamının hayvanlarla olan bağını göz ardı ettiğinden, kendi savunduğu şeyin, haklar ya da özgürlük söyleminin de altını oyar. Elbette gündelik olana burun kıvıran, yüksek perdeden böyle bir cümle afilli de görünebilir. Ama bırakalım afilli olmasın, duygusal addedilsin, naif görünsün, “yeterince politik” sayılmasın, “yeterince entelektüel, derin bir tahlil” olmayıversin, utanacağım bir şey yok, söyleyeceğim: Bana kalırsa, konu her zaman biziz. Çünkü biz, her zaman birbirimizle, diğer hayvanlarla ve diğer türlerle ilişki içinde “biz”iz. Konu bizim birbirimizle, dünyayla, bizim dışımızdaki türlerle ilişkimiz. Konu bazen sadece “beslenme”, sadece “diyet”; çünkü konu, bizim tabağımıza getirdiğimiz ile ilişkimiz. Tabağımıza gelenin, yaşamak isterken, birileri tarafından, bizim adımıza, bizim yerimize öldürülüp, paketlenip tabağımıza ulaştığını biliyoruz. Belki de ihtiyacımız olan bu tür bir bilme halidir. Duyguları karşısına alan kendinden menkul bir akılcılıkta sabitlenip katılaşmak, taşlaşmak kime yarar? Bu süreci biliyoruz, bir hayvanın tabağımıza nasıl geldiğini, çok iyi biliyoruz. Peki, buna ortak olduğumuzun farkında mıyız? Buna ortak olmayabileceğimizin farkında mıyız? Kurduğumuz ilişkilerde kendi konumumuzun farkında mıyız? İşte konu her gün, her sıradan karşılaşmamızda, her kararımızda, her an yeniden kurulan bu ilişki, bu ilişkideki payımız, bu ilişkideki duruşumuz ve farkındalığımız. Yani konu her zaman “biz”iz. Konu her zaman “sevmek”. 

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.

Kaos GL Dergi'yi online okuyabilirsiniz

Dergiye; online aboneler dergi websitesinden ulaşabilir. Basılı halini edinmek isteyenler ise kitapçılardan yeni sayıyı satın alabilirler. Dergiyi internetten satın almak için ise Notabene yayınları ile iletişime geçebilirsiniz.