Yaşam / Ekoloji

Veganlık, İnsan Harici Hayvanların Hakkını Savunmaktır

Çarşamba, 2 Mayıs 2018

Hayvan haklarını savunmak, temel ve ilk adım olarak ancak vegan olarak mümkündür.

Fotoğraf: Belgrad'da bir sokak

Umut Erdem’in bu yazısı Kaos GL Dergi’nin 158. Sayısı “Türcülük” dosyasında yayınlandı.

Yazıya başlangıcımı, derginin çağrı metnine olan eleştirimle yapmak isterim. Bir kere türcülük de diğer ayrımcılık biçimleri ve sistemleri gibi geniş bir kavram pekâlâ olabilir. Bunun için çerçeve belirlemek elzem. Çerçeve eğer insan harici hayvanlarsa "insansonrası" kavramını bu çerçeveye dâhil etmenin insan harici hayvanlar gibi mülk statüsünde, insanların "mal varlığı"gibi gördüğü kişilerin haklarını görünmez kılabileceğini düşünüyorum. Yani hayvan hakları, insan harici hayvanların hissetme yetilerinden ötürü acı duyduğu ve yaşamlarından çıkarı olduğu için toplumda kişi olarak görülmesi ve insan çıkarı için köle olarak kullanılmaması gerektiği fikrini toplumda yaygınlaştırmaktır. Ama bunu, insan üstünlüğüne dair queer bir sorgulama olan "insansonrası" kavramıyla aynı düzlemde değerlendirmenin insan harici hayvanları odaktan çıkarma tehlikesinde olduğunu düşünüyorum.

Zira metinde yapılan zorunlu heteroseksüellik ile “zorunlu etoburluk” karşılaştırması, odağı yine insan harici hayvanlardan çıkarıp yerine direkt insanı yerleştiriyor. Türcülük meselesi tam da aslında insan merkezciliğinin, üstünlüğünün, insanın bu ön kabullerle kendi çıkarını direkt merkeze alarak insan harici kişilerin haklarını, beden bütünlüğünü, köle olmama hakkını ihlâl ederek onları kullanmasının yanlışlığını temellendirmektir. Konu "heteroseksüellik" gibi "belirli" bir yaşam biçimi dayatması değildir ve "etoburluk" bir yönelim/tercih meselesi değildir.

İnsan harici hayvanların, insanlar tarafından kendi zevk, alışkanlık ve çıkarları doğrultusunda kullanılabileceği, onların biz insanlar için yaratıldığı öğretiliyor; bizim malımız, yararlanabileceğimiz hatta yararlanmamızın gerekli görüldüğü kaynaklar olarak görülüyorlar. Bu, insan harici hayvanların acı duyma, hissetme, kendi yaşamının farkında olma yani kendilerini biz insanlar gibi birer kişi yapan özelliklere sahip olmalarından tamamen bağımsız şekilde, bunların farkında olunmadan yapılan bir yargılama. Çünkü bu bir öğreti.

Bu öğretiyle nasıl mücadele edebilir ve diğer yargıyı yaygınlaştırabiliriz? İnsan harici hayvanları kendi zevk, alışkanlık ve çıkarımız için köle olarak kullanmayarak yani vegan olarak. Vegan olmak, çağrı metninde belirtildiği gibi sadece yemekle ilgili olan ya da "dayatılan tek bir çeşit "yemek biçiminin" "normal" kabul edilmesine karşı insanın kendini merkezine alarak bu "tek tipçilik"le mücadele etmesi değildir. İnsan harici hayvanları mülk olarak değil, aksine insanla insan harici hayvanları eşit gözeterek hayvanları yaşamın herhangi bir pratiğinde mümkün olduğunca kullanmaktan kaçınmaktır. İnsan harici hayvanların bizim istediğimiz zaman kullanabileceğimiz, boyunduruğumuza sokacağımız eşyamız olmadığı yargısını yaygınlaştırmak, zaten dünyayı vegan hâle getirmek için ilk ve temel adım olur. Bu şartlar altında "etoburluk"un bir "seçim" olduğunu söylemiş olmayız. İnsan harici hayvanları odağımıza alarak, onların çıkarını, yaşam ve vücut bütünlüğü hakkını önceleyerek mümkün olduğunca onları kullanmaktan kaçınmalıyız demiş oluruz. Çünkü insan harici hayvanlara adil olmanın, onların adil yaşamalarının sorumluluğunu almanın gerekliliği budur.

Neden Vegan Olmalıyız?

Evrensel bir öğreti olarak insan harici hayvanların toplumdaki konumlarına karşı mücadele etmek tabii ki önce kendi hayatımızı değiştirmekle başlıyor. İnsan harici hayvanların toplumdaki konumlarıyla karşılaştırdığımızda kendi ayrıcalıklarımızla yüzleşmemizi, kendimizi üstün görmemizden kaynaklanan iktidar alanlarımızı sürdürmemeye çalışmamızı, adaleti, adil olmayı sorgulamamızı, vegan olmayıp kendimize "hayvansever" dediğimizde "sömürü olunca sevgi kalır mı?" sorusunu sormayı, hayatımızdan hayvan kullanımlarını kaçınabileceğimiz ölçüde çıkarmayı ve vegan bir dünya yaratma mücadelesini insanlara veganlık anlatarak yaygınlaştırmayı gerektiriyor.

İnsan harici hayvanlara adil olmayı çoğumuz istiyoruz. Genelde onlar için "durumlarının daha iyi olduğu" bir hayat istiyoruz. Sokak hayvanlarına "devlet" eliyle yapılan şiddetin takipçisi oluyoruz, hayvanların sokakta elverişsiz şartlarda yaşamaları yerine onların bakımını üstlenmemiz gerekliliği1 çağrılarında bulunuyoruz. Özellikle kürk, deri, hayvan eti kullanımına, hayvanların denek olarak kullanılmasına tepkili olabiliyor, kedi, köpek gibi evcilleştirilmiş hayvanlara bir insanın uyguladığı herhangi bir şiddete sesimizi çıkarmaktan imtina etmiyoruz. Bunlar, onların hayatlarını değerli bulduğumuz anlamına geliyor aslında.

Ama bir yandan ineğin sütünü içiyor, bazı hayvanların beden parçalarını çeşitli şekillerde (yiyecek, giyecek, kullandığımız malzemelerde yer alan içerik) kullanmaya devam ediyor, onlardan yararlanmayı talep ediyor, onları eşyamızmış gibi kullanıyoruz. Bazı hayvanlara değer verirken, onların "dostumuz" olduğunu söylerken bazı hayvanları kendi ihtiyaçlarımız için kullanıyor, bunu da gerekli görüyoruz. Peki "dostumuz" olan hayvanlarla hayat pratiğimizde yararlandığımız hayvanlar arasında nasıl bir fark var? Bir kedi de, sütünü aldığımız keçiyle yününü kullandığımız koyun da hissederken, acı duyarken, yaşamlarının farkındayken birisine nasıl değer verir, diğerine ise vermeyiz? Oysa tüm insan harici hayvanların kendilerine içkin değeri vardır. Çünkü yaşamlarından çıkarları var. Bizim bunu ihlâl etmememiz, bu çıkarı gözetmemiz, onları kendimizle eşit görüp onlardan yararlanmamamız gerekir. Bir köpekle aslında kendi evi ve kış için yaptığı stoğu olan balını keyfimiz için kullandığımız bir arıyı birbirleriyle eşit, birer eşya değil kişi olarak görmediğimizde aslında tüm insan harici hayvanları adaletsiz bir yaşama mahkum ediyoruz.

Hayvanların sokakta bakıma muhtaç bir biçimde yaşamalarıyla insanların fiziksel ve cinsel şiddetine maruz kalmaları, mezbahalarda öldürülmeleri, endüstri dışı alanlarda ürün ve bedenlerinden yararlanılması hep aslında birbiriyle ilişkili ve tek bir temele bağlı: İnsan harici hayvanların kişi değil mal varlığı olarak görülmeleri.

Nasıl Vegan Oluruz?

Öncelikle insan harici hayvanların hepsini birbiriyle ve hayvanları insanlarla eşit görmekle başlayarak vegan olabiliriz. Çünkü neredeyse tüm insan harici hayvanlar hissetme yeteneğine sahiptirler, bu da onları yaşamlarının farkında olan birer kişi yapar. Kişi olmaları, yaşam ve köle olmama haklarına sahip olmak anlamına gelir. Bu yüzden onları keyfimiz, alışkanlığımız ve kendi çıkarımız için kullanmaktan kaçınmadığımız her yaşam pratiğinde onların haklarını ihlâl etmiş oluruz. Buna hakkımız var mı? Bir kişinin sadece türü sebebiyle yaşamını ihlâl ederek üstüne kendi yaşamımızı kurmamız ve sürdürmemiz ne kadar adil?

Değil diyorsanız, vegan olmamanız için hiçbir sebebiniz olmadığını bilmelisiniz.

Veganlık yaşam döngüsüne gayet uygulanabilir, bilgi akışıyla kolaylıkla sürdürülebilir, sayesinde düzenli beslenerek sağlıklı yaşayabilirsiniz. Veganlık ekonomik olarak yaşamınızı sürdürmeyi sekteye uğratmaz. Ama veganlık kendi yaşamımızdan önce insan harici hayvanlara yönelik gerçekleştirmemiz gereken bir sorumluluk. Tıpkı toplumsal/cinsiyeti, cinsiyet ve cinsel kimliği, cinsiyet ifadesi vb. sebeplerle kimsenin yaşam hakkını ihlâl etmemeyle yükümlü olduğumuz gibi türü nedeniyle de bir kişinin yaşam ve köle olmama hakkını ihlâl etmemeli, hayvanlara adil olmalıyız. Bu yüzden dosya konusunun çağrı metninde belirtildiği gibi veganlık "tercih edilebilir" bir şey değildir, çünkü bu yargı hayvanları hâlâ kullanılabilecek "şeyler" olarak görme düşüncesini güçlendirir. Veganlık, hayvan kullanımını etik olarak yanlış kabul etmektir.

Veganlık sadece tabağımızdaki yemekten ibaret değil; fakat tabaktaki yemek bunun sadece bir parçası. Baklagiller, yemişler, tohumlar, tahıllar, meyvelerle kendi metabolizmanız ve beslenme koşullarınıza göre sağlıklı bir vegan beslenme düzeni yaratabilirsiniz. Market, pazar ve bilimum yerde zaten vegan olan ve/ya artık günümüzde veganize edilmiş pek çok yiyeceğe, içeceğe ulaşmanız mümkün. Markette alışveriş yaparken emin olamadığınız içerikler için etiket okumanız önemli: Bu konuda yardımınıza hızır gibi food.info yetişiyor. Özellikle bazı alköllü içeceklerin durultma aşamasında hayvanlara ait ürünler kullanılabildiği için vegan içki bilgisine buradan erişebilirsiniz. Siz de vegan ürünlerin gayet erişilebilir ve ekonomik seçeneklerinin olduğuna şahit olacaksınız. Amerikan Beslenme Derneği, vegan beslenmenin sağlıklı, besinsel olarak yeterli ve belirli hastalıklardan korunmada faydalı olduğunu belirtiyor. Sağlıklı bir vegan beslenmenin kalp hastalığını, kanseri, obeziteyi, şeker hastalığı riskini düşürdüğünü söylüyor. Önemli besin öğeleri olan b12 ve d vitaminini vegan takviyelerle edinmek mümkünken Omega 3 için özellikle keten tohumu, ceviz ve yeşilliklerden beslenmek önem arz ediyor. Pek çok sebze, meyve ve kuruyemişin kalsiyum, demir ve protein açısından zengin olduğu belirtiliyor. Demir konusunda demir emilimini engelleyen gıdalara dikkat etmek gerekiyor2.

Giyecek konusunda da etiket okuması elzem. Eminim, giysi dolabınızı açtığınızda kıyafetlerinizin büyük çoğunluğu zaten pamuk, akrilik, keten, polar, poliüretan yahut polyestir. Ama özellikle kışlık kıyafetlerde belirli bir yüzdede hayvan yünü kullanımı olabiliyor, buna dikkat ederek vegan (bitkisel ya da sentetik) giysi ürünlerine şöyle bir gözatalım: Pamuk, Akrilik, Kenevir, Keten, Polar, Hint Keneviri, Mikrofiber, Bambu, Naylon, Elastan (spandex), Poliüretan, Polyester, Rayon (suni ipek), Saten, Süedet (suni süet). Ayakkabı ve çanta konusunda vegan seçimlerde, ürünlerin üretim maddesine olduğu kadar yapıştırıcısına da dikkat etmek gerekiyor fakat gayet kolayca, ekonomik çanta ve ayakkabı ürünlerini alternatifleriyle bulmak mümkün. Kozmetik ve hijyen ürünleri konusunda da pek çok alternatifimiz bulunuyor.

Özellikle yiyecek dışındaki ürünlerde vegan olmadan önce kullandığımız eşyaları "tüketim karşıtlığı" üzerinden kullanmayı sürdürebiliyor ya da bu konu kafamızı kurcalayabiliyor. Bunu şöyle düşünelim, buzdolabınızda bulunan hayvan bedenini yani hayvan etini hâli hazırda olduğu için yiyip bitireyim ondan sonra vegan beslenmeye başlarım diyor musunuz? Bence demiyorsunuz. Diyorsanız buna rağmen vegan olduğunuzu düşünüyor musunuz? Bence hayır. Ya da önce dolabımdaki hayvan sütünden yapılmış peyniri bitireyim, öyle vegan peynir yaparım ya da alırım demiyorsanız, aynısı yiyecek dışı hayat pratiklerinizde de geçerli. Onlar vegan olmadan önce alıp kullandığınız maddeler yani hayvan kullanımına neden olduğunuzun, hayvanları bu şekilde köleleştirdiğinizin ve sömürdüğünüzün, onların haklarını ihlâl ettiğinizin farkında olmadığınız için kullandığınız şeyler, vegan olmadığınız zamana aitler. Artık bunun bir hak ihlâli olduğunun, hayvanları sömürmenin ve kullanmanın yanlış olduğunun farkındasınız, neden devam ettiresiniz ki? Hayvanların kullanılacak "şeyler" olmadığını bildiğimize göre, zamanında onların çıktı ve ürünlerinden elde edilerek yapılmış maddeleri vegan olmaya karar verdikten sonra neden kullanmaya devam edesiniz ki? Hayvanların mal ve kaynak olmadığını düşündüğümüz için vegan olmuyor muyuz?

Sırf insan zevki, alışkanlığı ve çıkarı için yılda 53 milyar insan harici hayvanın öldürülüp çok daha fazla sayıda hayvanın köleleştirildiğinin "normal" kabul edildiği bir dünyada insan harici hayvanlara adil olmak istiyorsak -ki adil olmak için pek çok şey yapılmaya çalışıldığını görüyorum- hayvan spekturumunu evcilleştirilmiş hayvanlardan çıkarmalı, yani hayvanların kedi ve köpekten ibaret olmadığını bilmeli, her birini birer kişi olarak görmeli, hayatımızdan kaçınabildiğimiz hayvan kullanımlarını çıkarmalı, vegan olmalı ve enerjimizi veganlığı yaygınlaştırmaya vermeliyiz. Aksi takdirde maaesef, veganlık hayvanlara adil olma meselesi değil, "belirli" insanların tercihi olarak görülecek, vegan olmayanlarla bu konuda iletişim kurmamızı, aktivizm yapmamızı olanaksız kılan, anaakımlaşamayan bir şey halini almaya çok daha fazla devam edecek. 

Aktivizme Dair Veganlığın Diğer Konularla Kesişiminde Yapılan Hatalar

İnsan harici hayvanlara yönelik sorumluluğumuz, onları kullanmaktan kaçınmak ve vegan olmak, dedik. Eğer şimdi insanlara veganlığı anlatmaya yani vegan aktivizmine gelirsek, şu ana kadar vegan/hayvan hakları politikasında gözlemlediğim birtakım kesişimsel aktivizm biçimlerinde hayvan hakları, queer ve feminizm perspektifimden yapılan hataları kısaca anlatmaya çalışacağım, veganlık/hayvan hakları aktivizminde odağımızın kendimiz olmadığının altını çizerek.

Öncelikle dosya konusunun çağrı metninden başlarsak queer bir perspektiften bakarak -hayatımda bu şekilde bakmaya çalışıyorum- türcülük ve hayvan haklarını, heteroseksüelliğin tek meşru kabul edilen yönelim olmasıyla kıyaslamak verimli bir veganlık yöntemi olabilir fakat bir yandan olmayabilir de.

Veganlıktan sapan queer

Rasmus Rahbek Simonsen'ın yazdığı Queer Vegan Manifesto, veganlık anlatmayan ama veganlığı queerle özdeşleştirme çabasıyla yazdığı bir makale. Veganlığı, “et yeme” normatifliğiyle kurulmuş toplum düzeninden sapma ve toplum için “oyunbozan” bir “duruş” olduğu için queer olarak tanımlıyor. Bu tezine hak verilebilir fakat manifestosu, veganlığı insan harici hayvanlara adil davranma temeliyle almıyor, hayvanları odağa yerleştirmiyor, insan merkezcilikten kaçamıyor. Veganlık anlatmadığı gibi “vegan dünya” tahayyülünü, queerin çuvallama ve gelecek kurgulamaya karşı olan teorisiyle yerle yeksan eden bir bakış açısı var. Bu bakış açısını da vegan olmanın sorumluluk olarak atfedilmesinin normatif bir düzlemde kendini gösterdiği eleştirisiyle gerekçelendiriyor. Böylelikle veganlığın etik bir yükümlülük olduğu gerçeğini yadsımış oluyor. Sanki insan harici kişi olan hayvanlar için değil de queer olmak için vegan oluyoruz algısını hissettirmiş oluyor okuyuculara.

“Sunduğum veganlık etsiz bir ütopik gelecekle ilgilenmiyor- bu şekilde veganlığın kendisi tartışmalı bir kavram olacaktır.” Simonsen bu cümlesiyle, veganlığı hem tabağımızdaki “et”e karşı olmakla sınırlandırma hatasına düşmekle kalmıyor, veganlığı insan harici hayvanlara adil davranmayı yaygınlaştırmak için sürdürmemiz gerekliliğini, toplumsal düzenin gelecek beklentisi dayatmasıyla aynı kefeye koyuyor. Böylelikle yıl içinde öldürülen ve köleleştirilen 59 milyardan fazla hayvanın yaşam değerini düşünmemiz gerektiğini atlamış oluyor. Queerliği insan merkezciliği ve insanın kendi çıkarını üstün görmesi olarak temellendirmiş oluyor. Veganlıkta insan harici hayvanların yaşam ve köle olmama hakkı değil, insanın toplumsal düzenden “ne kadar” saptığı önemliymiş noktasına getiriyor. Veganlık, hayvanlar için etik bir adalet mücadelesi olarak bir kimlikleşme sürecinden kesinlikle azadeyken Simonsen, veganlığın kimlikleşmesine dair eleştiri yaparak onu kendisine göre güya normatif olmayan bir düzlemde adalet tecellisinden uzak bir biçimde inşa ediyor.

Zaten fiziksel olarak %100 vegan olamayacağımızı, sadece bu batı kültürü içinde hayvanların şiddet görmediğini, şiddet dolu bir dünyaya doğduğumuzu söylüyor. İnsan harici hayvanların da insan varlığının oluşumu ve gelişimi için feda edilmesi gerekliliğini buna gerekçe gösteriyor. İkinci söylediğine hak verebiliriz, çünkü “mal” olarak görülen ve insana hizmet ettiği düşünülen herhangi bir şeyin kendine içkin değeri var görünmez ve kolaylıkla feda edilebilir. Ama bu hayvanları kullanmama sorumluluğumuzu da veganlığı ancak yaygınlaştırarak insan harici hayvanlara karşı şiddet ve sömürüyü engelleyebileceğimiz gerçeğini değiştirmez. “Ne kadar etik olmaya çabalarsak çabalayalım her bir insanın doğumuyla bitki ve böcek yaşamının perişan olmasını engelleyemeyeceğiz” demek doğumla hali hazırda bize cinsiyet atanması sebebiyle toplumsal/cinsiyet konusunda mücadele etmenin faydasız olduğunu söylemeye benziyor. Ki veganlıkta konu insan olarak kendi yaşamımız dâhi değil. İnsan harici hayvanların kendisi. Başka hayatlar üzerine konuşurken kendi ayrıcalıklarımızı, iktidar alanlarımızı daha çok sorgulamakta yarar var. Toplumsal hiyerarşik düzeyde kişi olarak dâhi görülmeyen insan harici kişilerin kişilik haklarını queer çerçevede yadsımak, ne yazık ki insanın hayvandan üstün olduğu yargısını meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Simonsen, vegan aktivizm içinde yaratılan et yiyen-vegan ikililiğini eleştirirken hedefini hayvan kullanımına ve hayvanların toplumdaki konumlarına değil et endüstrisine çekerek hayvanların uğradığı sömürünün çok küçük bir kısmını mesele etmiş oluyor ve aslında hayvanlar arasında ayrımı kendisi yaratmış oluyor: endüstri içinde zulüm yaşayanlar ve diğerleri. Eleştirdiği ikililik de tabii insanla sınırlı olan, odağında insanın olduğu bir eleştiri. Oysa odağa insan harici kişiler olan hayvanları aldığımızda ya vegan olarak hayvanlara adil olmaya çalıştığımızı ya da vegan olmayarak hayvanları sömürmeye katkı sunduğumuzu yok saymış oluyor. Homo/bi/transfobik olmayı ve olmamayı/olmamaya çalışmayı ikililik düzleminde eleştirip nefret cinayetine kurban giden ve şiddete maruz kalan insanların hayatlarını hiçleştirmeyi göze alıyor muyuz? Bence hayır. Peki, konu insan harici hayvanlara gelince neden buna başvuruyoruz? Kendi ayrıcalıklarımızdan ödün vermediğimiz için olabilir mi? Oysa queer politikanın en çok problemleştirdiği şey de bu meseledir.

Vejetaryenliğin Cinsel Özcü ve Türcü Politikası (!)

Veganlık/hayvan hakları aktivizminde Carol Adams'ın Sexual Politics of Meat (Etin Cinsel Politikası) isimli kitabı da çok fazla referans gösteriliyor. Ama kitap ne yazık ki veganlığı değil vejetaryenliği, insan harici hayvanları değil, insanı odak olan bir kitap.

Hayvan kullanımı, endüstri temelli bir şey değildir. Sanayinin icadıyla insan harici hayvanlar birden kullanılmaya başlanmadı. Aksine insan harici hayvanlar çağlar boyunca insanların çıkarına hizmet için kulanılmıştır. Endüstri bunu sadece seri üretime dökmüş oldu ve insanların hayvan kullanımı talebini genişletip hızlandırdı. Hayvanların köle olarak kullanılmasında en büyük sorumlu biziz. Hayvanları kendimizle eşit görmeyen, onların kişi olmadığını, kişilik hakları olmadığını, zevkimize göre kullanılabileceklerini düşünen, insan harici kişilerin türüne göre maruz bırakıldığı şiddeti tepki gösterilecek ya da normal olarak gören bizden başkası değil. Bizim zihniyetimizle ve talebimizle hayvan kullanımına çeşitli şekillerde katkı sunan kurum ve otoriteler olduğunu yadsıyamayız. Fakat insan harici hayvanların “mal” olarak görülmesiyle mücadele etmediğimizde konunun esas noktası üzerine düşünmemiş oluyoruz. Carol Adams'ın “kayıp gönderge” metaforu da bu esas noktayı son derece atlayan, tamamen endüstri odaklı bir anlatıdır.

“Hayvanlar yalnızca teknoloji yoluyla değil, ayrıca “besin üretici ünite”, “protein hasatçısı”, “dönüştürme makinesi”, “ekin” ve “biyomakine” gibi masum ifadelerle de aşağı varlıklar olarak betimlenir. Et üreten endüstri bir hayvanı “yenebilir” ve “yenemez” kısımlardan ibaret sanır. Bu parçalar birbirinden ayrılmalıdır ki İkincisi birincisini kirletmesin. Bir hayvan “de- montaj hattı” üzerinde ilerler ve her durakta bedeninin bir parçasını yitirir. Bu bölümlere ayırma yalnızca hayvanı parçalamakla kalmaz, bizim hayvanları kavramsallaştırışımızı da değiştirir. Böylece The American Heritage Dictionary of the English Language’in ilk baskısında “kuzu” tanımı, Mary’nin küçük dostu ile değil; kaburga, fileto, baldır ve but olarak bölünmüş yenilebilir bir beden ile resmedilmiştir.” (syf. 110)

Adams, hayvanların cinsel olarak endüstri elince metalaştırılmasından bahsederken insan harici hayvanların “zaten” toplumda kişi değil de eşya olarak görüldüğü gerçeğini atlar. Bu temeli atlaması, konuyu hayvan haklarından uzaklaştırdığı gibi belirli hayvanların bedenlerini “feminist” çerçevede hayvan haklarının meselesi haline getirir.

Adams’ın bazı hayvanların cinsel olarak metalaştırılması ve şiddet görmesi süreçleri olarak kavramlaştırdığı “kayıp gönderge”, “nesneleştirme”, “parçalara ayırma” tezi, kavramlaştırırken kurduğu dil, benimsediği radikal pornografi karşıtlığı, kadınların uğradığı şiddet türlerinde yaşadıkları “hayvansılaştırılma”yı merkeze almasına neden oluyor. Ve bu belirttiği süreçleri, hayvanların yaşadığı diğer şiddet, kullanım ve sömürü pratiklerinin önüne çok fazla geçirmiş oluyor. Bu yüzden sadece gözle görülen, fiziksel olan şiddet, diğer şiddet ve kullanım biçimlerinden çok daha önemli ve öncelikli bir hâl alıyor. Zaten bunu metinde “et yemek, hayvanlara uygulanan en baskıcı ve en kapsamlı kurumsallaşmış şiddettir” cümlesiyle ifade ediyor. Bu şekilde diğerlerini önemsizleştirilmekle de kalmıyor, yok sayılmaya itiyor, böylece odak noktamız hayvan hakları olmaktan çıkıyor. Adams'ın konuyu teorizeleştirme yöntemi şiddetin pornografikleştirilmesini açığa çıkarma hedefindeyken bunu ne yazık ki kurduğu dil, kullandığı görsellerle aslında eylemekle sınırlı bırakıyor.

“Metafor ile göndergenin es geçilen ilişkisinin paralelliğini kurmak, bölümlere ayırmanın et yemedeki değinilmemiş rolüdür. Zihinlerimiz nesneleştirilen varlıktan tüketilebilir besine yönelir. Bölümlere ayırma eylemi, öldürme ve bölme atlanır, es geçilir. Ataerkil kültür de gerçek kesimi aynı bu şekilde sessizlikle kuşatır. Mezbahalar coğrafi olarak dünyadan uzak yerlerdedir. Orada vuku bulan şeyler dışarıya sızmaz. Bunları ne görür ne de duyarız.” (syf 113)

Adams’ın toplumda "erkek"le özdeşleştirilen "et yemek" eyleminin cinsiyeti üzerine kavramlaştırma yaparken bunu çürütecek tezler öne sürmesini bekliyoruz ama bunun yerine kendisinin "et"in gerçekten sembolik olarak "kadın" olduğu tezini sağlamlaştırmaya çalıştığını görüyoruz. Vejetaryenlikle, "vejetaryen beden"le, sırasıyla "et yemek"- "et" ile özdeşleştirdiği erkeğin kadına uyguladığı tahakküm karşıtlığı üzerinden kadınlığı bağdaştırıyor. Kabul ettiği ve aslında toplumun inşa ettiği tek tipçi kadınlığı referans alıyor bu bağdaştırmayı yaparken. Ataerkinin iktidarını koruduğu en önemli unsur olarak nitelendirdiği "(hayvan) et(i) yemek" eylemini, erkekliği kutsayan bir eylem olduğu gerekçesiyle protesto ediyor. Hatta bununla da kalmıyor, et yemeyi bırakmanın erkek şiddetini sona erdireceği tezini ortaya atıyor, bütün o hegemonik erkekliğin taşıdığı toplumsal ve kültürel iktidar kodlarını yerle yeksan ederek. Erkeklerin sanki biyolojilerine ve metabolizmalarına uymayan bir "şeyi" yiyerek dışarıdan hormon gibi hegemonik erkekliği aldığı tezini ortaya atmış oluyor.

Süt, yumurta, inek, keçi, tavuk gibi dişi hayvanların ürünleri olduğu için bunlara "dişilleştirilmiş protein" ismini veriyor. Ve bunların bağımlılık derecesinde tüketildiğini belirterek sebebinin kendi çıkardığı sonuca göre bu hayvanların kadınlıklarının sömürülmesi olduğunu ekliyor. Bundan doğru yaptığı veganlık tanımı ise şöyle: "Veganlar hem dişilleştirilmiş hem de hayvanlaştırılmış proteini boykot eder."

Veganlar olarak yaptığımız şey aslında boykot değil. Kullanılacak şeyler olarak görmediğimiz ve görülmemesi gerektiğini düşündüğümüz insan harici hayvanlara ait olan beden, çıktı ve salgıları kullanmıyoruz. Mesele aslında cinsiyet rejimi eksenli değil. Hatta Adams'ın meseleyi kendisinin cinsiyetlendirdiğini ya da cinsiyetlendirilme meselesini konuya içkin gördüğünü söylemek mümkün. Adams, "erkek" hayvanların etlerinin dişi hayvanların etleri kadar çok yenilmediğini, çünkü düşük kalitede görüldüğünü söyleyerek bunun sonucunu doğurganlık, verimlilik ve dişilikle özdeşleştirdiği kadınlıklıktan çıkarır. Adams, sadece "mağdur" pozisyonuna hapsettiği ve hayvanla ilişkilendirdiği kadınlık üzerinden insan harici hayvanları değil tamamen insanları önceleyen bir vejetaryenlik örgütlenmesi yaratmaya çalışıyor. Metni okurken insanları hayvanlardan üstün gördüğünü gözlemlemenin mümkün olmasının yanında toplumun dayattığı erkek-kadın/dişil ikililiğini ve bu formların özcülüğünü kabul ederek eti, et yeme eylemini, hayvanları ve vejetaryenliği cinsiyetlendiriyor. Et yemeyi cinsel olarak erkeğin kadına tahakküm uygulamasıyla özdeşleştirme fikrini cinsel şiddeti, iktidar meselesi üzerinden değil "uçkurunu tutamamak" meselesiyle ortaya attığını görüyoruz.

"Et eril cinsel organlara aşırı baskı yapan ve cinsel uyarıcı işlevi olan bir yiyecek olarak görüldüğüne göre, bu düşünceler, eril cinselliğin denetiminin peşinde olan kadın savma da mal edilebilirdi. Etten sakınmak, erkeklerden de uzak durmayı beraberinde getirecek bir davranış olarak teşvik edildi." (syf. 297)

İstanbul’da 8 Mart’taki yürüyüşlerde görebileceğimiz bir pankartın doğuşuna vesile olan (Kadın hayvanlar vardır!) Adams’ın teorisi, insanlar arasında belirlenmiş toplumsal cinsiyet kodlarını ve cinsiyet inşasını insan harici hayvanlara kurguluyor. İnsan harici hayvanlar arasında atanmış cinsiyete göre belirlenmiş ve sabit cinsiyet rolü kurguları ve performans beklentileri olduğunu söylemek mümkün mü? "Kadın hayvan" derken neyi kast ediyoruz? Bir hayvana dişil cinsel organı olduğu için "kadın" demek cinsiyet konusunda biyolojik özcülüğe düşmekten başka neye tekabül eder? İnsan harici hayvanlarla cinsiyet ve cinsellik algılarımız aynıymış gibi kendi dünyamızdan hayvanlara belirli atamalar yapmak ne kadar hakkaniyetli?

Hayvan haklarına kesişimsel bakma anlayışımızın önündeki tek ve en önemli engelin insan harici hayvanları odaktan çıkarmak olduğunu düşünüyorum. Konu hayvan haklarıyken, insan harici hayvanlardan bahsetmemiz gerekiyorken biz yine insanlardan bahsediyoruz. Peki neden? Hayvanların bulundukları konumu kölelik olarak göremediğimiz için olabilir mi? Aslında kölelik olmayan şeyleri şartları bakımından kölelikle özdeşleştirme cüretine girişip hayvanların toplumda içselleşmiş kölelik konumlarını kabul etmiyoruz. Peki, bir ineğin ve/ya tavuğun bir çiftliğe, bir mezhabaya, köydeki bir evin ahırına hapsedilip memelerinden süt sağılması, yumurtlatılıp yumurtalarının alınması ne anlama geliyor? İnek/tavuk birer işçi değil, emeğini ortaya koyup karşılığını alacağı bir ticaretten bahsetmiyoruz. Onayı olmadan, zaten bunun da asla mümkün olmayacağı biçimde sütünden/yumurtasından yararlanıldığı ve bunun için zaten geçtiği evcilleştirilme sürecinden sonra bir yere kapatıldığı, vücut bütünlüğünün ihlal edildiği, sürekli süt/yumurta vermesi için çeşitli endüstriyel/insan müdahalesi uygulamaları aşamalarından geçtiği koşullar kölelik değil de nedir? Arıcılık, giyim ve diğer yiyecek alanlarında insan harici hayvanların maruz kaldığı durum bu. Bu kölelik düzeyinde bir sömürüdür. Bu sebeple hayvan haklarına kesişimsel bakmaya çalışırken hayvanları odağa almamak, onların kölelik konumunu sürdürmekten başka bir şey yapmıyor.

Simonsen da makalesinde Adams’ın “et” yemeyi reddetmenin bir erkeği toplum gözünde efemineleştirdiği tezini referans göstererek vegan erkeklerin3 heteronormatif dayatmaya uyum sağlayamadıkları için toplum tarafından damgalandıklarını belirtiyor. Buna tabii ki hak verebiliriz. Vegan olmak, toplumun kollarını açıp kabullendiği, ana akım olan bir durum değil; zira adalet meseleleri ve toplumda norm kabul edilmiş şeylerle mücadele etmek, kişi olarak belirli bedeller ödememize neden oluyor. Bunu cinsiyetten azade tutmak, toplumun cinsiyet rejimi ve hiyerarşisine dair bakışını yok saymak demek olur. Bu şekilde kesişimsel bakarak eleştiri yapmanın kötü bir yönü tabii ki yok; asıl zarar verici olan eleştirilerin odağında yine ve sadece insanın kalması. Veganlığa sadece ama sadece insan çeperinden baktıkça, hayvanların yaşam haklarını arka plana attıkça aslında vegan olmak kimlikleşmeye başlıyor, bir hak mücadelesi olmaktan çıkarılıyor. Böylece “Mezbahalar Kapatılsın” şiarıyla yapılan, hayvanların odağa alındığının belirtildiği bir eylemde4 “Queer veganlar eqlesin”, “Şişman, fakir, queer veganlar vardır!” pankartlarını görüyoruz. Tabii ki de herkes belirli bir gruba ayırmcılık içermediği, iktidar üretmediği müddetçe dilediğini dövize yazmakta özgür ama hayvan odaklı olması gereken, onlara yönelik sorumluluğumuzun anlatılması gereken bir eylemde insanın yine kendisinden bahsettiğini görüyoruz.

Annelik ve Doğurganlığı Hayvanlar Üzerinden Kadınla Özdeşleştiren Karanlık

Eylemlerde "annen değilim, sütüm senin değil" yazılı pankartlar, anneler günü gelip çattığında dişi hayvanların "anneliği" üzerinden yapılan veganlık çağrıları bir feminist ve vegan olarak beni çok düşündürüyor. Hayvancılık endüstrisi ve aslında hiç de mutlu ve özgür olmayan inek, keçi gibi süt veren hayvanların otlatıldığı köy gibi küçük ve kırsal yerleşim yerlerinde hayvanların sütleri, onların vücut bütünlüğü ihlâl edilerek alınıyor (ihlâl edilmeden alınması gibi bir seçenek mevzu bahis zaten değil). Bu süreçte sütten, hayvanların yavruları asla yararlanamıyor; direkt insan keyfi için kullanılıyor. Bu bir gerçeklik, evet. Ama sonuç itibariyle o hayvan yavrusu olmadan önce bir kişi. Özellikle konu dişi hayvanlar olduğu zaman, kendilerinin kişi olduğu vurgusundan önce, doğurganlıkları ve annelikleri esas alınarak veganlık çağrısı yapıldığını görüyorum. Bu benim için patriyarkal bir okumadır ve normatiftir. Toplumun duyarlılığına, hassasiyetine hitap etmek, toplumun sağ duyusunu ön plana almak için gücünü kültürel normlardan, normatiflikten almaya teşebbüs etmek demektir, benim için. Sırf hayvan dişi olduğu için, doğurgan olduğu için, hayvan doğurabildiği için, yavrusu olduğu için direkt kendisine yakıştırılan "annelik" etiketiyle kendisinin yaşam ve köle olmama hakkı olduğu gerçeğinin 2. plana atıldığını düşünüyorum. "Annelik" kurgusu da benim için insan ve insan harici hayvanlarda aynı şekilde işlediği kuşkulu, kurulan birtakım iktidar mekanizmaları ve iki tür için aynı olduğuna son derece kuşkuyla yaklaştığım etik meselelerden ötürü. O yüzden hayvana yakıştırılan ve üzerinden veganlık çağrısının yapıldığı "anne" etiketi son derece insan merkeziyetçi. Babalar gününde hiçbir "erkek" hayvan üzerinden bir veganlık çağrısı yapılmıyor. Çözüm yapılmasında değil tabii ki. Sorun, cinsel organ üzerinden atanan cinsiyet (dişi-erkek kurgulaması), normalleştirilen cinsiyet rolleri ve bunun vegan/hayvan hakları politikasında araç olarak kullanılması.

Son olarak yazımda yararlandığım hayvan haklarına kölelik karşıtlığı (abolisyonist) yaklaşımın mimarlarından Gary L. Francione da dâhil olmak üzere genellikle vegan feministlerin feministlere yaptığı veganlık çağrısını eleştirmek istiyorum. Genellikle konu veganlık olunca muhatap ilk başta feministler olabiliyor. Oysa herkes vegan olmalı. Feministlerin diğer insanlardan 1 adım daha fazla sorumlulukları yok. Tabii feministlerin iktidar mekanizmalarıyla mücadelesi, cinsiyete ve cinsiyetle kesişen diğer baskı rejimlerine başkaldırması, feministlerin fıtratında bunun olması, "feministler nasıl vegan olmaz?" sorusunu düşündürebilir ama veganlık direkt feminizme içkin bir şey değil. Adalet mücadelesi veren, vermeyen herkesin vegan olması gerekiyor, vegan bir insanın da ne feminist ne de queer olması gerekiyor. Ama başta Gary L. Francione ile çok sayıda abolisyonist ve feminist vegan dâhil olmak üzere pek çok vegan özellikle feministlere veganlık çağrısı yapıyor. Bu çağrı yapılırken de hep odakta dişi hayvanlar ve onların hayvancılık endüstrisinde yaşadıkları zulüm oluyor. Neden feministlerin "sadece" dişi hayvanların yaşam hakkını gözetecekleri düşünülüyor? Veganlık tüm insan harici hayvanların yaşam ve köle olmama hakkını, kişi olduklarını savunmaksa, niye yine bir insan hakkına dair mücadele biçimi olan feminizm, sadece dişi hayvanların durumuyla ilişkilendiriliyor? Dişi hayvanları feminizme bağlayan şey cinsel organ mı? Feminizm sadece cinsel organ üzerinden yürütülen bir mücadele mi yoksa cinsiyete dair kültürel ve toplumsal inşayı eleştirme, bunun yarattığı kesişimsel ve çarpımsal iktidar ve hiyerarşi mekanizmalarıyla mücadele etme, bunun yapısını bozmaya odaklanan bir politika yapma ve yaşama hali mi? Eğer ikincisiyse -ki benim için öyle- feministlere veganlık çağrısını yapanlar feministleri yanlış tanımakla kalmıyor, cinsiyeti de biyoloji indirgemeci bir yaklaşımla ele alıyor.

Son Niyetine: Eğer Kesişimsellikse Gereken...

Elimizde başvuracağımız kesişimsel feminizm var. Kesişimsel feminizm, kiyerarki ismini verdiği ve iktidar kurucu çarpımsal ve birbiriyle kesişen yapıların varlığı ışığında patriyarkayı analitik bir kategori olarak tekrar tanımlamak için kullandığı bir sistem eleştirisi sunuyor. Bu eleştiri, bizim kimlik ve varoluşumuzdan ötürü mağdur edildiğimiz, ayrımcılığa maruz bırakıldığımız, şiddet gördüğümüz hatta öldürüldüğümüz, sömürüldüğümüz gerçeğinin yanı sıra kendi iktidar alanlarımızı yarattığımız, toplumun belirli ayrıcalıklarından faydalandığımız ve bazı suçların faili olduğumuz, faili olma potansiyelini taşıdığımızı gösteriyor. Türcülük ve hayvan kullanımı, bu mercekten bakarak sorgulayabileceğimiz ve bu konuda kendi iktidar alanımızla yüzleşeceğimiz konular. Kesişimsel feminizm bize bunu sorgulama ve sorumluluğumuzu yerine getirme alanı tanıyor. Kesişimsel feminizm sadece "erkek" iktidarını değil (hiyerarşik düzlemini asla yadsımıyorum), hepimizin belirli düzeyde sahip olduğu iktidar alanlarıyla bizi yüzleştirerek hayvan kullanımını, hayvan haklarını ve türcülüğü meselesi haline getirebilir gayet. İnsan harici hayvanları odağımıza alarak onların yaşam ve köle olmama haklarını ve çıkarlarını tanıyacağımız bir düzlemde bu teşvikle de harekete geçebiliriz ama hayvan haklarını savunmak, temel ve ilk adım olarak ancak vegan olarak mümkündür.

Kaynaklar:

Adams, Carol, Etin Cinsel Politikası (Sexual Politics of Meat: Afeminist-Vegetarian Critical Theory), çev. G. Tezcan & M. E. Boyacıoğlu, İletişim Yayınları, 2010.

Simonsen, Rasmus Rahbek,A Queer Vegan Manifesto, Journal for Critical Animal Studies, Volume 10, Issue 3, 2012 (ISSN1948-352X)

Umut Erdem, Neden Kesişimsellik

Kiyerarki üzerine başlangıç 

Francione, Gary L., Hayvan Haklarına Giriş: Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi?, çev.: Elçin Gen, Renan Akman, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008

Francione, Gary L., Animals as Person: Essays on the Abolition of Animal Exploitation, Columbia University Press, New York.

1Hayvanların insanların malı olduğu algısını güçlendiren "sahiplenmek" ifadesini özellikle kullanmıyorum. Bakıma muhtaç hayvanların bakımını üstlenmek ifadesi, dilde hayvanları "mal" statüsünden çıkaran bir ifade.

2Bu konudan daha önce şu yazıda bahsetmiştim. Daha ayrıntılı bilgi için: 

3Fakat yaşadığım deneyim üzerinden Türkiye’deki vegan erkeklerin büyük birçoğunluğunun hegemonik erkekliği üreten, veganlığı iktidar kurucu bir alan olarak uyguladıkları şiddete araç olarak kullandıklarını görmekteyim. Türkiye'deki vegan erkeklerden hegemonik erkeklik kaynaklı şiddet gördüm. Yani vegan olmakla hegemonik erkeklik yerle yeksan olmuyor, Carol Adams’ın teorize ettiği gibi.

4"Mezbahar Kapatılsın" eylemini, hayvan haklarına bakış açım paralelinde veganlık anlatan ve bütünüyle hayvan haklarını esas alan bir eylem olarak tanımlamıyorum. Sadece endüstriyel hayvan kullanımını odağına alan ve böylece bazı hayvanların yaşam hakkını gözeten bir eylem.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.

Kaos GL Dergi'yi online okuyabilirsiniz

Dergiye; online aboneler dergi websitesinden ulaşabilir. Basılı halini edinmek isteyenler ise kitapçılardan yeni sayıyı satın alabilirler. Dergiyi internetten satın almak için ise Notabene yayınları ile iletişime geçebilirsiniz.