Yaşam / Cinsellik

Mahrem ve asayişsiz: Homoerotizm nasıl utanç verici oldu?

Çarşamba, 24 Ekim 2018

“Homoerotizmin nasıl bir utanç nesnesi haline geldiği daha fazla sorgulanmalı. Önceki yüzyıllarda utanç verici bulunmayan bir şey nasıl utanç verici bulunmaya başladı?“

Araştırmacı Ezgi Sarıtaş ile “Heteronormativite ve İstikrarsızlıkları: Geç Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemlerinde Cinsel Modernlik” tezini konuştuk.

19. yüzyıl ve Tanzimat dönemini birçok tarihçi Osmanlı’da cinsel rejimin değiştiği bir dönem olarak tanımlıyor. Senin çalışman ne söylüyor? Tanzimat’la birlikte heteronormativite değişiyor mu, nasıl değişiyor?

Cinsel yaşam her dönem dönüşüme uğruyor. Ancak 19. yüzyıl özellikle hetero-erotik aşkın asıl egemen aşk ve arzu biçimi haline geldiği, Osmanlı’da erotik yaşamın bu doğrultuda düzenlendiği bir dönem olarak ele alınıyor. Bu doğrultuda bu dönem bir heteronormatifleşme dönemi olarak düşünülebilir. Ama burada heteronormativite kavramının kendisinin biraz daha açılması gerekiyor. "Norm, normal nedir? Bunlar Osmanlı toplumunda ne kadar işliyordu? Osmanlı toplumu ne kadar normatif bir toplumdu?" gibi sorular son derece önemli. Bu tartışmaya çok girmesek de özellikle edebi eserlerde önceki yüzyıllarda çok daha açık bir şekilde ifade edilen erkek homo-erotik aşkının, artık çok daha az ifade edildiğini görüyoruz. Erkek homoerotizmine odaklanan eserler, kanon diyebileceğimiz edebi eserlerin merkezinden çıkıyor ve çok daha kenarda kalan, marjinal eserlerde ifadesini bulmaya başlıyor. Bununla birlikte yeni oluşan kanonun merkezinde hetero-erotik aşk yer almaya başlıyor. Öte yandan birçok başka dönüşüm de söz konusu. Örneğin şiir nispeten gölgede kalmaya ve roman edebi alanı düzenleyen asıl türe dönüşmeye başlıyor. Önceki dönemlere ait nesir eserlerde erkek homo-erotik aşkına dair ifadeler karşımıza çıkabilirken, romanda bu söz konusu değil. Batı edebiyatında da hetero-erotik aşkı anlatagelmiş bir tür olan roman, Osmanlı’ya da bu şekilde taşınıyor.

Erotik yaşantıların ne ölçüde değiştiğine dair çok fazla çalışma yok elimizde. Kadı sicillerine ya da arşive yansıyan şiddet olayları üzerinden on dokuz ve yirminci yüzyıldaki erotik yaşantıları önceki yüzyıllardaki yaşantılarla karşılaştırmamız mümkün. Ama bana kalırsa yaşantı ile söylem ya da edebi eserler birbirleriden bağımsız değiller. Yaşantının kendisi söylemsel olarak kurulduğu için söylemsel değişim yaşantı ve deneyimi de şekillendiriyor. Cinsellik ve erotik yaşantıların, genelde düşünüldüğünün aksine söylemsel kurulumdan bağımsız, kendiliğinden ve doğal bir varlıkları yok.Toplumsallıkla, iktidar ilişkileriyle, onu anlamlandıran kültürel sanatsal eserlerle bir arada anlamını buluyor.

Osmanlı’da homo-erotizmi anlarken, hemcinsler arası ilişkilere bakarken, “kaç göç olduğu ve kamusal alan kadın ve erkek olarak ayrıldığı için erkekler arası cinsellikler serpiliyor, gelişiyor ve söyleme dökülüyor” şeklinde hakim bir görüş var. Mesele gerçekten böyle mi?

Ben bu söyleme, homososyal sapma söylemi diyorum. Homososyalliğin bir sapma getirdiğine ilişkin sadece Osmanlı’da değil, İran’da Arap coğrafyasında ortaya çıkan; önceki yıllarda oryantalistlerin sık sık dile getirdiği bir görüş bu. Bu görüşle benim bahsettiğim toplumsallığı ve kültürel yaşantıyı dikkate alan görüş birbirine oldukça yakın gibi görünüyor olabilir. Toplumsallık dönüştüğünde erotik yaşam da ister istemez dönüşüyor. Homososyallik ile homoerotizm ve heterososyallik ile heteroerotizm arasında bir ilişki elbette var. Ama sözü geçen iddia, hem heterososyalliği hem de heteroerotizmi normal kabul eden bir heteronormatif söyleme dayanıyor. “Doğal ve normal olan zaten karma sosyalliktir, karma sosyalliğin olmadığı ortamda zorunluluktan erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla birlikte olmaya başlar” şeklinde ifade edilen heteronormatif görüşten bahsediyorum. Bu varsayımı doğru kabul etmeyi bıraktığımızda ifade etmeye çalıştığım görüşe yaklaşıyoruz. Tabii ki erkekler arası sosyalleşme Osmanlı’da da pek çok başka toplumda da erkekler arası erotizmin aldığı biçimi etkiliyor. Keza kadınlar arasında da durum benzer. 19. yüzyıla dair varsayımları buradan sorgulamak gerekiyor.

Peki ne oldu 19. yüzyılda? Ne değişti?

Dror Ze’evi bu soruyu kabaca özetlersek; “Matbaanın yaygınlaşması ve Batılı metinlerin daha fazla okunması ile birlikte Osmanlı’da modernleşmeciler kendi toplumlarına ilişkin ‘cinsel sapkınlık’ söyleminin farkında vardılar” şeklinde veriyor. Oryantalist anlatılar bu coğrafyayı “oğlancılığın çok yaygın olduğu, bir cinsel sapkınlık coğrafyası” olarak kuruyor. Ze’evi’nin hem akademik hem de popüler tartışmalarda kabul gören bu iddiasına göre Osmanlı’da modernleşmeciler bu anlatıların farkına varıyor ve homoerotik anlatılardan utandıkları için onları gizlemeye başlıyorlar.

Bu sava katılıyor musun?

Bu savın önemini tamamen reddetmek mümkün değil elbette. Muhayyel ya da gerçek Batılı gözün etkisinin çok güçlü olduğuna dair hem anlatısal hem de arşiv belgeleri mevcut. O yüzden bunu reddediyor değilim. Ama homoerotizmin nasıl bir utanç nesnesi haline geldiğini daha fazla sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Homoerotizmin kendiliğinden utanç verici bir şeye dönüştüğünü varsayıyor. Önceki yüzyıllarda utanç verici bulunmayan bir şey nasıl utanç verici bulunmaya başladı? Bu cevaplanması gereken bir soru olmaya devam ediyor. Ben bu sürecin uzun yüzyıllara dağılmış bir dönüşüm sonucunda olduğu fikrindeyim. 17. yüzyıldan 19. yüzyıla uzanan bir dönüşüm.

Cinselliğe dair utanç meselesi özellikle LGBTİ’ler söz konusu olduğunda çok önemli bir yerde durabiliyor. Şimdiyi bile şekillendiren bir utanç ve ona karşı onur meselesi var değil mi?

Bu mesele üzerine hem queer kuramcılar hem de LGBTİ hareketin kendisi “gay shame” üzerine 1990’lı yıllardan itibaren düşünmeye başladı. Gay shame movement diye bir şey de çıktı. Onur duyma, bir yandan birçok LGBTİ bireyin hayatında ve kişiliğinde kurucu bir güç olan utancın kendisini utanılacak bir şey haline getiriyor. Utancın kendisini yok sayan, bastıran bir onur vurgusundan bahsediyorum. Ama utanç diye bir his var ve belki de bu hissi sahiplenmek gerekiyor. Onura fazlaca vurgu yapıp, utancın birçok LGBTİ bireyin hayatındaki önemini gözardı eden bir yaklaşıma yöneltilen eleştirileri önemsiyorum. Tarihsel olarak onurun önemi çok anlaşılır çünkü 80’ler ve 90’larda HIV salgını sonrasında ortaya çıkan yoğun baskı, ötekileştirme ve ölümler karşısındaki duyarsızlık onuru çok değerli ve önemli bir hale getirdi. Fakat sonraki dönemde neo-liberal sağ kültürle uyumlu eşcinsel onuru söylemi dünyanın pek çok yerinde eleştirilmeye başlandı. Örneğin İsrail Pride’ına karşı “Biz işgal edilmiş topraklarda onur duyulacak bir şey görmüyoruz” diyerek yürüyen queer’leri de görüyoruz. Bu açıdan utancın tarihselliğini, kuruculuğunu düşünmek ve kendiliğindenliğini sorgulamak, onurun tarihselliğini dikkate almak önemli.

Bir yandan normdışı görülen cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerinde öğretilen zaten utanmak, gizlenmek ve saklanmak değil mi? Bu durumda utanç meselesi zorunlu olarak geçtiğin bir safhaya dönüşüyor…

Onuru kenara atmak değil; aslında onur duyulan kimliğin kendisi de utanç da tarihsel olgular demek istiyorum. Bir yandan gay shame denen meseleyi tartışmaya açan, utancın tarihselliğini sorgulayan kişiler onur tartışmalarının içinden gelen aktivistler, kuramcılar. Tarihselliklerini görmeyince bazı varsayımları yerinden oynatmamış oluyorsun. Cinselliğin kendisinin utanç verici olduğuna dair varsayım gibi varsayımları sorgulayabilmek ancak utanç ve onur kavramlarının tarihselliğine bakarak mümkün.

Osmanlı’ya geri dönersek; homoerotizm nasıl utanç nesnesi haline geldi?

Erotopolitik hiyerarşi olarak adlandırdığım toplumsal yapıdan söz ederek başlayayım. Tepesinde Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak sultanın, onun altında çeşitli ekabir sınıfların, saray çalışanlarının, şairlerin, sanat hamilerinin hiyerarşik olarak sıralandığı bir yapı. Bunun en altında ise genç erkekler yer alıyor. Bu hem erotik hem de politik bir hiyerarşi.

Erkekler arası bir hiyerarşi mi bu?

Evet, erkekler arası bir hiyerarşi ve aynı zaman erotik bir hiyerarşi. Osmanlı imparatorluğunun politik yapısı değişmeye başladıkça bu erotopolik hiyerarşi de dönüşmeye başlıyor. Selim Sırrı Kuru’nun söylediği gibi on yedinci yüzyıla kadar “sesli biçimde okunan” erotik eserler, 18. yüzyılda daha fazla özel hamilerin desteklediği eserlerde ifade edilmeye başlıyor. 18. yüzyıl çeşitli sanat eserlerini destekleyen hamilerin bir sınıf olarak ortaya çıktığı bir dönem. Onun öncesinde saray daha merkezi bir konumda. Bu sınıf yeni bir estetik tanımlıyor. Sonuç olarak erotik eserler giderek daha mahrem bir alanda ifadesini bulmaya başlıyor. Sultanın en tepede olduğu bu hiyerarşiden görece özerkleşen mahrem bir erotizm tanımlanıyor.

Daha önceki yüzyıllardan devralınan bir eğilim ise tasavvufi aşkın sorgulanmaya başlaması. Püriten bir dini hareket olan Kadızadelilerin 17. yüzyılda oldukça güçlendiğini görüyoruz. Tasavvufu ve Tasavvuf pratiklerine gömülü olan homoerotik aşkı çokça sorguluyorlar. Tasavvufta güzel oğlanların yüzlerini temaşa etme, birlikte semâ ederken yakın bedensel temas kurulması; mürşidin vücudundan müridin vücuduna bazı bedensel sıvıların hatta semenin aktarılması gibi oldukça heterodoks pratikleri de içerebilecek  homoerotik bir boyutu var. Bu yavaş yavaş törpüleniyor ilerleyen yüzyıllarda. Her ne kadar Kadızadeli hareketi etkisini kaybetse de, tasavvufun bu tarz heterodoks pratikleri zamanla törpüleniyor.

20. yüzyıla gelindiğinde Aşçı İbrahim Dede’nin hatıraları diye bir hatıratla karşılaşıyoruz. Hatıralarında görüyoruz ki 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başlarında bir mutasavvıf ve bürokrat olan Aşçı Dede’nin genç bir oğlana aşık olması, aşkından yanıp tutuşması, görev yeri değişince aşık olduğu oğlanı yanında götürmesi çalıştığı devlet dairesinde ve tarikatında normal kabul ediliyor. Ama başka tarikatlarda normal kabul edilmeyebiliyor. Farklı tarikatların yaklaşımları farklı. Aşçı Dede’nin hatıratlarından onun çoğu kendisinden genç oğlanlara duyduğu tasavvufi aşkın Mevleviler arasında kabul görürken Nakşibendiler arasında kabul görmediğini öğreniyoruz. Her ne kadar 20. yüzyılda bu tip pratikler varlıklarını sürdürse de, homoerotizmin yavaş yavaş tasavvufun merkezinden uzakaştığını söyleyebiliriz.

Yine 18. yüzyıl önemli kent isyanların olduğu bir dönem. Kahvehaneler, meyhaneler, hamamlar gibi belirli mekanlarda yoğunlaşan kentli erkeklerin yer aldığı isyanlara tellaklar, tulumbacılar gibi kendi alt kültürünü oluşturan meslek gruplarının yoğun bir şekilde katıldığını görüyoruz. Ve padişaha meydan okuyorlar. Bahsettiğim erotopolitik hiyerarşide yerleri olan erkekler bunlar ancak bu döneme kadar bu kadar yoğun bir şekilde sultana meydan okumamış gruplar. Bu gruplar da giderek erotopolitik hiyerarşiden kopmaya başlıyor. Homoerotik alt kültürü yavaş yavaş tanımlamaya başlıyorlar. Bu altkültürün 19. Yüzyılda giderek daha fazla suçla ilişkilendirildiğini görüyoruz. Bu da erkek homoerotizminin asayişsizlikle, kentteki kargaşa ile özdeşleştirilmesi anlamına geliyor.

Kısaca özetlemeye çalıştığım üç koldan gelen bir dönüşüm gerçekleşiyor. 19. yüzyılda asayişsizlikle, suçla ilişkilendirilen ve oğlanların sakilik yaptığı Galata meyhaneleri, aynı zamanda yoğun biçimde homoerotik çağrışımlarla yüklüler. Reşat Ekrem Koçu o dönemin bekar odalarını, hamamlarını, kahvehanelerini anlatırken kriminalize edilmiş, asayişsizliğin kaynağı olarak görülen bu mekanların homoerotik kültürle ilişkisine işaret ediyor. Kısacası homoerotizm on sekizinci yüzyılla birllikte elitler arasında daha mahrem bir alanda ifadesini bulurken; diğer kentli sınıflar arasında suçla, asayişsizlikle ilişkilendirilmeye başlıyor.

Ben ancak tüm bu dönüşümlerin sonucu olarak homoerotizmin utanç nesnesi haline gelebildiğini düşünüyorum. Aşk ve erotizm ancak mahrem meseleler haline geldiğinde utanç nesnesi olabiliyorlar. Suçla ilişkilendirildiğinde hem utanılacak bir şeye dönüşüyor hem de düzenlenmesi daha kolay oluyor. Kurumsal elit kültürle, sarayla bağları kopunca Osmanlı entelektüelleri için de utanılacak bir şeye dönüşüyor. Ahmet Mithat mesela çok iyi tasvir ediyor bu altkültürü ama kendisini asla bunun bir parçası olarak göstermek istemiyor.

Erkekler arası homoerotizmin marjinalleşmesi süreci ile eş zamanlı olarak heteroseksüel aşk daha fazla ifade ediliyor. Konuşmanın başında bahsettiğimiz homososyal sapma savının eksik kaldığı bir diğer yan ise burada karşımıza çıkıyor. Bu sav, heteroseksüel aşkın ve erotizmin bir tarihselliği olmadığını, evrensel olduğunu ve dolayısıyla doğal ve normal varsayıyor. Oysaki heteroseksüellik de heteroerotizm de tarihsel birer olgu. Belirli koşullarda belirli şekiller alıyor. Heteroseksüellik gerçekten de çok az araştırma nesnesi oluyor. Aslında ben homoerotizm üzerine çalışmak için yola çıkmadım. Heteronormativiteyi ele almak istiyordum ama bunun için öncelikle bahsettiğim marjinalleşme sürecini ele almam gerektiğini hissettim.

Hetero-erotik aşk bu tarihsel dönemde nasıl değişiyor peki? Cinselliği algılarken biz genelde yasalara bakıyoruz ancak yasaların dışına çıkan alanlarda bu değişim dönüşümün hem homoerotizm hem de hetero-erotik aşk açısından izini sürebiliyor muyuz?

Birçok yerde Tanzimat’la birlikte eşcinselliğin suç olmaktan çıktığı söyleniyor mesela. Şerri hukuka göre erkekler arası cinsellik zina olduğu için cezalandırılıyor. Yani aslında cezalandırıldığında, cezalandırılan şey eşcinsellik değil, zina. Fransa’dan alınan ceza kanununda ise buna dair bir hüküm yok ancak elbette cezalandırmalar var. Örneğin suç cetvellerinde livatanın açıkça tanımlandığını görüyoruz. Ben edebi eserlere baktığım için bunu çok araştırmadım ancak “eşcinselliğin suç olmaktan çıkartıldığı” bilgisinin arkaplanı böyle.

Mekanlar ve sosyalleşme alanları, homoerotizmi de heteroerotizmi de yapılandıran en önemli şeyler arasına. Erotopolitik hiyerarşi mikro düzeylerde de farklı şekillerde işliyor. Tekkede, mektepte, yeniçeri ocağında, sarayda işliyor. Modern biçimlerle düzenlenen disipliner kurumlarda ise erotik yakınlaşmalar daha az yer alabiliyor. Erken modern dönemde pek çok okulda öğrenciler arasında ve yine öğrenci ve öğretmenler arasında erotik ilişkilerin yaygın olduğunu görüyoruz. Eğitim kurumlarının modernleşmesi ve disipliner kurumlar haline gelmeleri, buralardaki erotik ilişkilerinde dönüşmesi anlamına geliyor. Bu doğrultuda okullarda homoerotik yakınlaşmaların disiplin cezalarına tabi tutulmasına ilişkin arşiv belgelerine rastlayabiliyoruz.

Yine Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve modern, disipliner bir kurum olarak ordunun ortaya çıkması, askeriyenin homoerotik yakınlaşmaların ortaya çıkması için elverişsiz bir kurum haline gelmesi sonucunu doğuruyor. Erkekler artık yurttaşlık düşüncesi ve anayasal monarşinin ortaya çıkması ile birbirleriyle eşit vatandaşlar olarak ilişkilenmeye başlıyor. Bu da elbette erotik yaşantıların dönüşmesine de yol açıyor.

Heteroerotizme dönersek; on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında hetero sosyalleşme mekanları artıyor ve popülerleşmeye başlıyor. Tiyatrolar, klasik meyhanelerden farklı modern içkili mekanlar, operalar, mesire yerleri… Tanzimat romanının çoğu mesire yerlerinde geçer mesela. Aşkın yeni bir veçhesi, bambaşka flört ritüelleri ortaya çıkıyor. Yine pek çok coğrafyada olduğu gibi evlilik ile aşk birleşiyor. Önceki dönemde de insanlar evli oldukları kişilere yoğun duygusal bağlılık hissediyor olabilirler elbette ama asıl biçimin bu olmadığını görüyoruz. Aşkın egemen biçiminin evlilik olmadığını söyleyebiliriz. Hayatının aşkını bulmak, karşı cinsten bu aşk nesnesinin kişinin biricik aşkı olması ve onunla tek eşli bir birliktelik kurmak on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren egemen biçime dönüşüyor. Aşk evliliği diye bir şey ortaya çıkıyor. Aşk evliliği demek de doğru değil belki çünkü Tanzimat romanında bir süre sonra aşkın tüketici hali yerine sevgi gibi daha sürdürülebilir ve uysal bir duygu tanımlanıyor. Toplumun en önemli kurumu olarak görülen aileyi sürdürebilmek önem kazanıyor. Kendine uygun ve denk bir eş bulmak ve onunla sevgiye dayalı bir aile kurmak bireyin en önemli amaçlarından biri haline geliyor. Tam da bu bağlamda kadınlar erkeklerin yegane aşk nesnesi olarak tanımlanmaya başlıyor. Bu erkekler açısından pek çok kaygının eklemlenme alanı haline geliyor. Modern heteronormativitenin varsayımlarından birisi aşık olunan arzu nesnesinin cinsiyeti ile kendi özdeşleştiğin cinsiyetin birbirinden farklı olmasıdır. Erkeksi olanın kadınsı olanı arzuladığı ve zıtların birbirini çekmesinin doğal olduğunu varsayar. Aşk nesnesi ve öznesi birbirlerinin zıddı olmadığında anormalliğin başladığını söyler. Bu çok modern bir varsayım çünkü uzun yıllarca aşk anlamlandırılırken, “benzer, benzerini arar” ilkesi hakimdir. Ve bu düşünce de 19. yüzyılda birden ortadan kaybolmuyor. Devam ediyor. O yüzden de kadına yönelen arzunun; kadını arzulayan erkeği kadınsılaştıracağına dair de çok büyük bir korku yüzeye çıkıyor Tanzimat romanında.

Züppe karakteri gibi mi?

Evet, züppe karakterini ben biraz böyle okuyorum. Züppeyi kadınsılaştıran şeylerden birisi Batılılaşma kadar kadınlara duyduğu aşırı arzu. O yüzden züppe bana kalırsa modern eşcinselin bir sembolü, yansıması değil.

Zampara denebilir değil mi?

Zampara, veya bazı metinlerde karşımıza çıktığı haliyle zenperest ile kulamparanın yani gulamperestin savaşı hem klasik metinlerde hem de Arap ve İran edebiyatında karşımıza çıkan bir tema. Uzun yüz yıllara yayılan bir süreklilik gösteren bu karşılaşmada zampara kadınsı bir tipken oğlanlarla birlikte olan kulampara erkeksi bir tip. Züppe bana kalırsa modern eşcinsel tipin bir önceli değil zamparanın modern versiyonu olarak görülebilir. Züppenin kadınlara duyduğu aşırı arzu belirgin bir şekilde vurgulanıyor. Bu nedenle de züppe, heteroseksüelliğe dair kaygıların da yüzeye çıktığı bir figür. Bu yüzden de geç Osmanlı heteronormativitesinin işleyişindeki istikrarsızlıkları açığa vuruyor. Kadınsılık korkusu biçimi alan mizojini bana kalırsa Osmanlı’da heteronormativitenin kendine özgü önemli bir bileşeni. Heteronormativite her zaman mizojen olmak zorunda değil. Mizojini de her zaman kadınsılık korkusu olmak zorunda değil ama bu tarihsel biçimde ben iç içe geçmiş şekilde işlediklerini düşünüyorum.

*Bu söyleşi ilk olarak Kaos GL dergisinin 162. sayısında yayınlanmıştır.