Gökkuşağı Forumu

Dünyanın Çukuruna Seyahat: HIV’le Yaşamak (I)

Cuma, 26 Ekim 2018

Biyolojide, 'logos'u koşullayan şey, 'pathos'tur. [...] Normal olan üzerine bunca teorik ilgiyi tetikleyen şey, bizatihi anormal olandır. Normlar, yalnızca ihlâl edildiğinde tanınırlar. Tıpkı işlevlerin de, yalnızca aksadıklarında açığa çıkmaları gibi. Georges Canguilhem, 1943.[1]

[I] Hastalık ve Metaforları

This is the way the world ends
Not with a bang but a whimper.
T. S. Eliot [The Hollow Men, 1925].

Klinik pratikte belki hiç “Kaposi sarkomu”[2] görmedim ama, HIV'le yaşayan çok sayıda insana rast geldim.[3] Sadece o da değil: İki yüz elli kiloluk insan bedenleri de gördüm, sakatlarla da hemhâl oldum, doğumsal (konjenital) bedensel arazlara da şahit oldum, ve evet, hemodiyaliz cihazıyla, insülin pompasıyla, organ nakliyle veya kanserle yaşayanlara da... Kronik hastalıklar veya müzmin tablolar, istisnasız, içine toplumsal süreçlerin cömertçe sızdığı durumlardır. Sahiden de kronik tabloların kronisitesi, bizi ısrarla politik toplumsallığın gövdesinde devinen öznellik sorunsalına davet eder. Ömrün anlamlı bir kısmını işgâl edecek, yurttaşlığı ipotek altına alacak bir hastalıkla yaşamayı öğrenme serüveni, öznelliklerimize atılan esaslı bir çentiktir. Peşimizi bırakmayacak, kaçtıkça topuklarımızı ezecek, uzaklaştığımızı sandıkça bizleri enseleyecek bir hortlaktır.

Psikosomatik tıbbın öncü ismi ve medikal antropolog Viktor von Weizsäcker'ın (1886-1957) bir meselesi vardır. “Hastalık, hastaya ne der?” sorusunun peşindedir o. Temel niyeti, modern tıbba “özne”yi yeniden davet etmektir. Özne, üretilmiş olduğu kadar, sürekli yeniden kurulan, çatışma ve uzlaşılarla, adı konmamış rızalarla şekilleneduran bitimsiz bir projenin muhatabıdır. Fâillik ile tâbiyet, yani Judith Butler’dan ilhamla “bölünmüşlük ile tersine kuruluş”, varoluş ile maduniyet, temellük ile başkaldırı, itaatkâr uysallık ile yaratıcı red, içsellik ile dışsallık arasında salınır; çelişik ve yer yer paradoksal bir seyir izler. “Felsefenin şımarık veledi” [Lévi-Strauss] olarak, ele avuca gelmez. Aktördür veya nesneleşir, ilişkilenir veya kopar, farkındadır veya değildir; ama ille yaşamaktadır. “Yaşanmaya değmeyecek yaşamlar” anlatısının sağanağında tıngır mıngır yol almaktadır belki de.

Susan Sontag, başta militer olanları olmak üzere, hastalıkların birtakım metaforlarla sarmalanarak düğümlenmesine itiraz ediyordu. Kendisi de bir kanser sürecini atlatmıştı. Bu düğümlenme hâli bizatihi hastalık, illet, bozukluk, rahatsızlık ve giderek ölüm gibi fenomenleri doğallığından koparıyordu. Etkileyici bir derlemeydi giriştiği. Temel itirazı ise, hastalığın anlamının ahlâkî bir içerikle donatılmasınaydı. Söz konusu itiraz noktası, bana kalırsa “hak verilebilir, ama haklı olmayan” denilebilecek türdendi. Hatalı değildi ama eksikti. Hastalığın neliğine, “nite” ve “nice”sine dair tartışmalara dâhil olmaktan kendisini sakınmıştı. Yine sözgelimi, metafor kavramının da felsefî altyapısını pek kurcalamıyordu; Aristotelesçi anlamıyla yetinmişti, Poetika’sından ödünç alarak kullanıyordu. Metaforlar ve mitler, ona göre birer “öldürücü tuzak”tı. Oysaki metaforun ne denli doğurgan, hatta yer yer kurucu bir eleman olduğunun izini George Lakoff'un (kognitif semantik izleğindeki) çabalarından sürebiliriz.[4] Şöyle söyler o: “1978'de metaforun, şiirde kullanılan basit bir benzetme olmaktan ziyade zihnin temel bir mekanizması olduğunu keşfettim.” O kadar ki zihin, beyin ve bedene bağımlıdır, dahası imaj şemaları ile kavramsal metaforlar sayesinde en detaylı matematiği yaratacak kapasiteyi haizdir; kavramsal metafor ise, kompleks matematiğin (basit aritmetikten kalkulusa, küme kuramından cebire, oradan sembolik mantığa varıncaya dek) gelişiminin kalbinde yatmaktadır. Söylemlerin, kurumların, düşünce sistemlerinin üzerine kurulu oldukları metaforik yapıyı tetkik etmeye çalışır. Bu girişimin kökenini belki de Nietzsche'de bulabiliriz. O da, dürtüler (Trieb) arasında en temel olarak “metafor oluşturma”yı sayıyordu: Metaforlar, yıkıcı olabildiği gibi, filozofun perspektivizm (gerçekliğin çoklu kavranışı) vizyonuyla Batı metafiziği telifli hakikatin altını olma gayreti düşünüldüğünde, gayet doğurgan bir olanağı da barındırıyordu; metaforlar ile imledikleri veya temsiline soyundukları “gerçek nesneler” arasındaki gediği genişletiyordu. Dahası, metaforun nedenselliğini incelerken, ‘bir metafor nasıl oluşur’ sorusunun peşinde Nietzsche, işitme ve imge oluşturma fizyolojisine eğilecektir.

İllüstrasyon: Aude Van Ryn

Sontag'ın temel derdi esasen stigmatizasyondur (E. Goffman): Kendisini Metafor Olarak Hastalık’ı yazmaya iten şeyin “kanserli hastaların nasıl damgalandığını keşfetmesi” olduğunu söyler.[5] Kullandığı bir Nietzsche alıntısında yer alan ifadeyi aynen benimser: “Hastanın [...] hastalığından ziyade hastalığını kafaya takmaktan acı çekmek zorunda kalmaması”dır niyeti. Hastalıklar, sadece hastalıklardan ibarettir; bir apokaliptik lanet, ceza, felâket, uğursuzluk veya ölüm fermanı değildir. Sürdürür. AIDS ve Metaforları’nın başlarında şunu yazar: “Kanseri sanki sadece bir hastalıkmış gibi görmekten başka arzum yoktu. [...] ‘Anlam’ı olmayan bir şey.” Burada ifade bulan nomotetik naifliğin geçerliliğini kabul etmek öyle kolay değildir. Aynı şekilde, anlamı olmadığı iddiasına da katılmak mümkün değildir. Hastalığın toplumsal inşa boyutuyla gayet reel bir biçimde mevcut olan anlamsallığına çoğu kere müdâhil olunamaz. İnsanlar yaygınlıkla “epilepsiyim”, “veremim” veya “kanserim” grameriyle (sanki bir kimlik unsuruymuş gibi) idrak ve tecrübe ederler hastalık süreçlerini. Bu deneyim, fenomenolojik olduğu kadar, bir biyotoplumsal kimliklenme sürecidir aynı zamanda. Evet, kronik hastalar, çoğu kere hastalıklarıyla özdeşleşirler. Bir qualia[6] marifetidir bu. Evrimsel temelleri de mevcuttur. Nitekim Homo sapiens beyni, kendisini, kuvvetle muhtemelen anlam-değer-arzu cemaatleri oluşturmak için fenomenal dünya olarak algılamaktadır. O hâlde hastalık, öyle ki, kişinin sonunda benzer türdeşleri arasında kendisini bulduğu bir mitostur ve özneyi biricik bir yolculuğa çıkarır; J. Campbell'dan mülhem “hastanın sonsuz yolculuğu” diyebiliriz buna. Kanser ile yaşayan, hele hele HIV ile yaşayan bir öznenin aklına sırasıyla AIDS, ölüm ve çağrışımlarının üşüşmemesini garantiye almak, onları psişik travma yükünden bütünüyle alıkoymak bir bakıma beyhude bir çaba olabilir. Evet: Kanser ve AIDS. Sontag'ın da yazdığı gibi, “psişik bakımdan yenik, kendini ifade edemeyen, baskılanmış kişilerin yakalandığı bir hastalık”tır kanser; ne ki, yine onun iddia ettiği gibi, bütün bir on dokuzuncu yüzyılda ve erken yirminci yüzyıldaki tüberküloz (verem) çağrışımlarıyla “paralel” değildir bu. Sontag'ın çığlığının önemli bir payı, metaforların insanî duygulara ve hayat-ölüm sürekliliğine müdâhil oluşunadır; bunu yaparken de metaforların içlemindeki militer kalıntıları -ayrım gözetmeksizin- afişe etmek niyetindedir. Halbuki, ölümün tıp düşüncesine dâhil oluşunun ve de hayat-ölüm sürekliliğinin baltalanmasının soruşturulması ise başka bir meseledir ve o meselede ziyaret edilmesi şart olan durak, Michel Foucault külliyatıdır. Tüberküloz ile kanserin yankıladığı [ve esasında birbirine paralel olmayan] anlamlardan bağımsız bir şeydir bu. O hâlde meşgul olunması gereken soru, kanserin (ve bana kalırsa AIDS'in) tekabül ettiği şeyin, yani bu yeni durumun, günümüz toplumsal süreçleriyle ve öznellik formasyonlarıyla ilişkisine dair olmalıdır. İlaveten, bütün bunların, biyolojik bilimler terminolojisindeki dönüşümlerle kesiştiği diyagramları yakalamak da olasıdır. Dahası ve son olarak, Foucault’nun klinik, tımarhane, hapishane gibi kurumların çemberinde suçlu/masum, hasta/sağlıklı, sapkın/normal, akıl hastası/deli gibi ayrımlar üzerinden bireyin, kimliği önceden belirlenmiş bir özneye (sözgelimi, marjinal figürlerin hastaya) dönüşümü serüveninin kazısını yaptığı gibi, aynı yapının büründüğü yeni kılıkları; çağdaş biyotoplumsallığın olağan bir uzantısı olarak “biyolojik vatandaşlık”ı,[7] hastalık/bozukluk ekseninde biçimlenen yeni öznellikleri çerçevelemeye dönük bir girişime de el atılabilir.

Buna mukabil, metaforların, hegemonik bir içlem kazandırılarak bir anlamlandırma dinamosu ve özneleştirme dispozitifi olarak işlevselleştiği vâkidir. Nitekim Paula A. Treichler’ın o ünlü makalesinde[8] ustalıkla serimlendiği gibi, AIDS, bir anlamlandırma (signification) salgınıdır aynı zamanda. Heteroseksist ideolojik hegemonyanın değer-biçme yordamlarını açığa çıkarır. Buna göre AIDS, heteroseksüelliğin ideolojik üstünlüğünü bir kez daha ispatlayan bir mitolojik anlatıya dönüşür. Bununla, hastalığın bir dilsel uzama, bedenin bir temsile ve biyomedikal söylemiyle tıbbın da, bir siyasal pratiğe nasıl da dönüştüğü ortaya konmuş oluyordu. Fakat bunu, Sontag'ın yapmaya çalıştığı gibi, edebî-politik bir tarihsel soruşturmadan ziyade, bilgi-iktidar konfigürasyonları çerçevesinde (Foucault) çok-boyutlu analiz etmek ve de bizatihi resmî anlatıların arkaplanını döşeyen anlamlandırma ve özneleştirme kiplerinin bir “semantik epidemiyolojisine” [farklı zaman-uzamlardaki çeşitlenen anlamsal karşılıklarının etüdüne] girişmek sanki daha isabetli olacaktır.

Elbette ki medikal terminolojinin enfeksiyöz hastalıkları bir muharebe anlatısıyla sunmasına itiraz edilebilir; mikrobik 'ajanların' işgâl, istilâ, imha, zafer, mücadele, risk, saldırı, abluka, pusu, sirayet gibi bir dizi sözcükle yan yana anılması, onlarla mühimmat (armamentarium) marifetiyle savaşılması, dahası “koğuş”larda yatırılarak tedavisi verildikten sonra “taburcu” edilen hastalar (söylemi) teşrih masasına yatırılabilir. Aynı şekilde, bu örtük militarizmin altında (tanımı gereği) yatan erkeklik ve heteronormatif zihniyet lanetlenebilir. Bedenin ve ruhun terbiyesinde, ahlâkî nizam bekçiliğinde, bireyleri disipline etme prosedürlerinde ve giderek nüfusun denetim ve kontrolünde, normalleştirici biyoiktidar mekanizmalarının işleyişinde rol çalarak bir hegemonya enstrümanına dönüşmesi ve hekimin de nevzuhur bir yaşam koçu, “sağlıklı yaşam gardiyanı” hâlini alması teşhir edilebilir.[9] Bir söylemsel-kurumsal rejim olarak tıbbın toplumsal alanda üstlendiği rol ve edindiği işlevler, benim Foucault'nun 'homo medicus'undan ilhamla “aşırı tabiplik” demeyi seçtiğim (kendi sınırlarının dışına taştığı) momentler mahkûm edilebilir. Yine, Sontag'ın, “Hastalıklar daima bir toplumun bozuk veya adaletsiz olduğu ithamını yaşatmaya yönelik birer metafor olarak kullanılmıştır,” şeklindeki önermesi ve buradan ilhamla Ágnes Heller ile Ferenc Fehér ikilisinin giriştiği biyopolitik perspektif üzerine, çağdaş siyasal rejimin kendisini ifade etme ve maskeleme tahayyülleri üzerine, sağlığın metaforik bir surete bürünerek siyasallaşmasına, yani kısacası sağlık ile hijyene yüklenen metaforik anlamın siyasal-kültürel istihdamı ve “toplumsal yaşamın biyolojikleştirilmesi” üzerine[10] yoğunlaşılabilir. Yahut, ille bir “anlamsızlık”tan söz edilecekse, kolektif sembolik/simgesel varlığın sistematik tahribatıyla varılan anomiye veya çitlenen “genel zekâ”ya (Marx), yani küresel kolektif-bilişsel ağın kıskaca alınmasına dair çıkarımlarda bulunulabilir; bir evrensel dolayım ve insanlığın cevheri olarak simgesellikten söz açılabilir ve bir topyekûn “neoliberal bir strateji” olarak değerlendirilebilecek simgesizleş(tir)meden veya simgesel erozyondan bahsedilebilir. Yine, AIDS ve HIV meselesinin tetiklediği kıyamet gibi sistematik ayrımcılık edimlerine, enfeksiyonun bir tür siyasal gerekçelendirme enstrümanı olarak istihdam edilişinin getirdiği damgalama süreçlerine müdâhil olunabilir ve nitekim olunmaktadır. Sahiden de 1980’lerin başında ABD'de, Los Angeles ve Güney Kaliforniya'da, daha ziyade geylerin oluşturduğu vakalardan gelen raporlar hastalığa, tipik bir günah keçisi [scapegoat] mantığıyla GRID (Geylerden Kaynaklanan Bağışıklık Yetmezliği Sendromu) isminin konmasına yol açmış, bir-iki sene kadar böylece anılmış; nihayet ismi AIDS olarak da değişse, kültürel bellekte (kolektif bilinçaltında) bıraktığı eşcinsel imgesi kalıcılaşmıştır (stigma).

Sözü edilen günah keçisi mantığının belki de en meşhur tezahürü, Gaëtan Dugas vakasıdır. John Greyson'ın müzikalinden (Zero Patience, 1993) alarak geriye doğru gidelim. Orada, farslara özgü alegorik bir anlatıyla seksolog Sir Richard Burton ile AIDS hastası Zero arasındaki ilişkiler gerçek-üstü motiflerle resmediliyordu. Müzikalin yaratılmasında, Randy Shilts'in [1951-1994] meşhur gazetecilik araştırmasının (And the Band Played On, 1987) verdiği ilhamdan söz edilir. Kendisi de AIDS'e yenik düşerek hayatını kaybeden Shilts'in çalışmasında, Dr. William Darrow ve ekibinin 1980'lerin başlarında AIDS'e yönelik olarak yürüttüğü filyasyon çalışmaları [hastalığın orijinini saptamak için yapılan geriye yönelik çalışmalar bütünü] ve bulaş zincirini başlatan kişi [patient zero] konu edilmekteydi. Orada, Kuzey Amerika'ya (Kanada) virüsü ilk taşıyan kişi olarak lanse edilen ve popülerlik kazanan Fransız uçuş/kabin görevlisi Gaëtan Dugas'dan bolca bahsediliyordu. Douglas Crimp'e bakılırsa, nesnellik iddiası altında ideolojik yanlılıkla (bias) çizilmiş karikatürize bir portreydi; gazetecilik adı altında üretilmiş, yazılmadan önce zaten zihinlerde mevcut olan bir fobik fanteziydi bu.[11] Ne ki, yıllar sonra, bilhassa da evrimsel biyologlar tarafından yürütülen DNA dizi analizi (genetik sekanslama) çalışmalarıyla, insan popülasyonlarında AIDS salgınının tetiğini çekenin o olmadığı anlaşılacaktı. Virüs, yüksek olasılıkla, Karayipler üzerinden (öncesinde ise Afrika'dan) 1970'lerde gelmişti New York'a. Serumlardan edinilen virüsler Dugas’ın kanında barınandan çok daha farklı bir mutasyon haritasına sahipti ve bu da, bu virüslerin başka yolla çok daha evvel tarihte Amerika’ya ulaştıklarının sinyalini veriyordu. Patlak veren salgının ilişki ağında Dugas'nın kadraja girmesi ise, yöneliminin görünürlüğü ile partnerleri hakkında bilgi paylaşmasından, kezâ biyolojik numune vermek konusunda açık olmasından ötürüydü. Bilimsel arenada, özellikle de 2016 yılında yayınlanan bir makaleden[12] sonra, yaygın medyada “Sıfırıncı Hasta Beraat Etti” olarak yer bulacak gelişmelere şahit olundu.


[1] BkzThe Normal and the Pathological, çev. C. Fawcett ve R. Cohen, Zone Books, 1989; s. 208-209.

[2] AIDS'in ilerlemiş evrelerinde, bağışıklık yetmezliği neticesinde bir fırsatçı herpes virüs tipinin (HHV-8) yol açtığı kötü huylu (malign) tümör; ilk kez 1872 yılında tanımlanmış bir yumuşak doku kanseri.

[3] Meraklısı için, meselenin global yakıcılığı adına, 2018 yılına ait CDC [Centers for Disease Control and Prevention] ile UNAIDS verilerinden didaktik bir derleme paylaşalım: 1981'den bu yana, yaklaşık 80 milyon insan HIV ile enfekte oldu. 35 milyonun üzerinde insan, AIDS-ilişkili hastalıklardan yaşamını yitirdi. Yeryüzünde hâlihazırda 40 milyona yakın insan, HIV'le yaşamaktadır (bunların 2-3 milyon kadarı, 15 yaşın altındaki çocuklardır). Her yıl kabaca 1-2 milyon insan HIV'le enfekte olurken, yine kabaca (en az) 1 milyon insan AIDS-ilişkili hastalıklardan hayatını kaybetmektedir. Tüm dünyada HIV ile yaşayan yetişkinlerde tedaviye erişim oranı %40 civarındadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) farklı ülkelerden devşirdiği verilere göre HIV-pozitif kişilerin %60’ından fazlası HIV ile yaşadığından habersizdir. Dahası, bu rakamlar, gerçeğin ta kendisi olmayıp, kurumların seferberliği aracılığıyla dokümante edilmiş, ulaşılmış olanlardır; dolayısıyla başlarına ‘en az’ tabiri koymak yerinde olur.

[4] Türkçede bkz. G. Lakoff ve M. Johnson, Metaforlar: Hayat, Anlam ve Dil, çev. G. Y. Demir, İstanbul: İthaki, 2015.

[5] Şu baskıdan: Metafor Olarak Hastalık / AIDS ve Metaforları, çev. O. Akınhay, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2005. Eklenmeli ki, bu pasajı oluştururken, daha önce şurada yer verdiğim bir metne başvuruyorum; bkzBeden, Tıp ve Felsefe [Adem Yıldırım ile], İstanbul: NotaBene, 2018; s. 124-130.  

[6] Zihin felsefesi veya kognitif felsefe literatüründe “kişisel tecrübenin öznel niteliği” karşılığında kullanılan kavram.

[7] Türkiye’deki kanser hastalarının deneyimleri özelinde yapılmış ve ilgili mevcudiyeti A. Petryna ve N. Rose’dan ilhamla “biyolojik vatandaşlık” kavramıyla ilişkilendiren bir doktora tezine dayanan yetkin bir makale için bkz. A. Terzioğlu, ‘Küreselleşme, Kanser ve Hastalık Anlatıları: Bilinçli/Bilinçsiz Hastadan Biyolojik Vatandaşlığa Geçiş’, Neoliberalizm ve Mahremiyet: Türkiye’de Beden, Sağlık ve Cinsellik, haz. C. Özbay ve diğ., İstanbul: Metis, 2011; s. 111-132.

[8] Bkz. ‘AIDS, Homophobia and Biomedical Discourse: An Epidemic of Signification’, Cultural Studies, 1/3, 1987; s. 263-305, veya bkzHow to Have Theory in an Epidemic: Cultural Chronicles of AIDS, Duke University Press, 1999; s. 11-40. Treichler, makalesinde bir söylemsel inşa olarak AIDS’e yaklaşmayı dener. Orada kalmaz ve bunu, onun imleyici kudretine [signifying power] dek götürür. Medyatik veya bilimsel mecralarda geçen otuz sekiz farklı kavramsallaştırmasını sıralar. AIDS'in erken dönemdeki bilimsel tartışmalarını inceler ve bilimsel metotların geçici doğruları oluşturmasının doğurduğu ilişkili-tâli neticeleri işaret eder. Bilimsel çerçeveler, belli bir özgül nesneye ilişkin açıklama ve kontrol adına yeterince pratik olmadığında, bilimsel olmayan akıl yürütme ve açıklamalar pıtrak gibi çoğalacaktır ve nitekim AIDS salgınının ilk on yılı gibi kritik bir periyotta, bunlar bölük börçük bilimsel gerçeklerle karıştırılır. Bu da yanıltıcı sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Sonuçta, “gerçek” hastalığa ilişkin son derece yanıltıcı muhasebeler ve o arada bilimsel anlayışın mevcut durumuna ilişkin bir bilanço ortaya çıkar. Bilanço bize şunu düşündürecektir: Biliminsanları, inceledikleri konunun geniş kapsamlı uzantılarına dair, kendi uzmanlık müktesebatları ile kişisel “sıradan izlenimlerini” birbirine karıştırırlar. Belki en önemlisi de, bilimsel ve klinik alanların etnografisiyle hemhâl olmuş bir akademisyen olarak, Treichler, bilim-karşıtı veya bilimsel-rölativist bir pozisyonun taşıyıcısı değildir. Aksine, önemli bir ayrımla o, biliminsanlarının, henüz yeterince açıklıkta bilgiye sahip olmadığı bilimsel nesnelerine ilişkin gayet vasat popüler intibalarla nesnelerini (elde edilecek bilimsel “doğru”lara ek olarak) şekillendirdiklerini ve bunun da (AIDS özelinde) hastalığın anlaşılma sürecindeki “gerçeği” ürettiğini ortaya koyuyordu. En çarpıcı olan şey ise, yıllar sonra analizlerinin haklı çıkmasıydı.

[9] Bkz. O. Kartal ve O. Elbek, ‘Tıp Asla Sadece Tıp Değildir: Normun Ötesine Geçebilmek’, Kapitalizm Sağlığa Zararlıdır içinde, haz. O. Elbek, İstanbul: HayyKitap, 2013; s. 151-175.

[10] Şuraya müracaat edilebilir: Önder Özden, ‘Biyopolitik Ufka Karşı İki Modern: Ágnes Heller ve Ferenc Fehér’, Biyopolitika [Cilt-II]: Foucault’dan Günümüze Biyopolitikanın İzdüşümleri içinde, ed. O. Kartal, Ankara: NotaBene, 2016; s. 87-108, özellikle, s. 101-104.

[11] 'Randy Shilts’s Miserable Failure', Melancholia and Moralism: Essays on AIDS and Queer Politics içinde, MIT Press, 2002; s. 117-128.

[12] Anılan makale için bkz. M. Worobey, R. McKay ve diğ., '1970s and ‘Patient 0’ HIV-1 genomes illuminate early HIV/AIDS history in North America', Nature, 539, 2016; s. 98-101.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.