Gökkuşağı Forumu

Dünyanın Çukuruna Seyahat: HIV’le Yaşamak (2)

Cuma, 2 Kasım 2018

HIV'in insan biyotarihindeki evrimsel-oluşumsal tarihçesine odaklanmak, eşcinsellere iliştirilmiş o yapay laneti açığa çıkarırken, ayrımcılığın politik karakterini de yüzümüze çarpacaktır.

[II] Bilimden Epistemolojiye: Normal/Anormal ile Saf/Kirli 

Tür sözcüğü sesletilir sesletilmez, işitilir işitilmez, kavranmaya çalışılır çalışılmaz, bir sınır çizilir. Ve bir sınır kurulduğunda normlar ve yasaklamalar çok uzakta değildir.

Jacques Derrida, 1979.[1]

Sanılanın aksine, ayrımcılıklar bugün de sürmektedir.[2] Damgalanma ve sınıf-altına [underclass] mıhlanma korkusu, HIV'le yaşayan bireylerin test yaptırmaktan, sağlık kuruluşlarına başvurmaktan, tedavi almaktan, partnerlerini uyarmaktan kaçınmasına, dolayısıyla hastalığın semptomatik fazında, geç döneminde tanı konulmasına yol açıyor. Diğer taraftan tedaviye uyum ve düzenli ilaç kullanımı, virüsün çoğalmasını (viral replikasyon) durdurabiliyor ve bu nedenle HIV-pozitif olmak, medikal boyutuyla “kronik” bir taşıyıcılık hâline kavuşuyor. Erken evrede teşhisten ve tedavinin sürekliliğinden alıkonulmak ise, deyim yerindeyse HIV'i “salgın”laştırıyor. HIV ve AIDS meselesi, adına “Mahşerin Dördüncü Atlısı” da denilen tetanoz, kuduz, çocuk felci (polio), sarı humma, cüzzam, sıtma, difteri, tifo, frengi, kolera, sığır vebası, verem (tüberküloz), bubonik veba, İspanyol gribi, boğmaca, kızamık, çiçek hastalığı ve daha nice salgın hastalıktan[3] bir fazlasını imâ ediyor gibidir. Bu da geç/akışkan modernitenin veya günümüzün karakteristiklerini bünyesinde taşımasından ileri gelir. Metin boyunca bu ayrım noktalarını arşınlamayı ve o arada da, AIDS Korkusu [Fear of AIDSFOA] ölçeği/skalası kullanılarak korku-endişe düzeyinin, olumsuz tutum-davranışların ve bunların altında yatan nedenlerin soruşturulduğu ana-akım medikal çalışmaların ötesine geçen bir derinlikli kuramsal çabaya olan ihtiyaca yanıt vermeyi deneyeceğim; fakat öncelikle, biraz didaktik ve sıkıcı olmak pahasına, bir evrimsel-biyolojik pencere aralamanın faydasına inanıyorum; zira Darwin özgürleştiricidir: Unutmayalım ki evrimsel biyolog Theodosius Dobzhansky, 1973'te sarf ettiği o meşhur sözünde, evrimin ışığı olmaksızın biyolojide hiçbir şeyin anlamı olmayacağını söylüyordu. Ernst Mayr da, “niçin” sorusunun (bir bilimsel meşruiyet eşliğinde) biyolojiye Darwin’in bir armağanı olduğunu yazıyordu. O hâlde, Dugas vakasının serencamından da ilham alınarak, HIV'in insan biyotarihindeki evrimsel-oluşumsal tarihçesine odaklanmak, eşcinsellere iliştirilmiş o yapay laneti açığa çıkarırken, ayrımcılığın politik karakterini de yüzümüze çarpacaktır. Bu anlamda, insanda görülen ve dünya çapındaki asıl AIDS salgınının sorumlusu olan HIV-1 ve daha yerel olan, çok daha az ölümcül olan ve sadece Batı Afrika'da görülen HIV-2'nin en yakın akrabalarını (evrimsel atalarını) incelemek, bize olanaklı kapılar aralar. HIV-1'in, şempanzelerdeki [Pan troglodytes] SIV ile filogenetik akraba olduğu görülmektedir. SIV'in kendisi de, HIV gibi, retrovirüs ailesinden bir lentivirüs cinsidir. HIV-2'nin en yakın akrabasının ise, “isli mangabey” [Cercocebus atys] isimli maymunda görülen SIV olduğu netlik kazanmış gibidir [öte yandan Maymun (Simiyen) Bağışıklık Yetmezliği Virüsü olarak bilinen SIV, maymunlar için, pek de ölümcül tehlike arz etmeyen bir virüstür]. Özellikle türler-arası bulaşmanın gerçekleştiği öngörülen yıllara bakıldığında, Afrika'da en yoğun olarak kullanılan evcil hayvanların şempanzeler ve isli mangabeyler olduğu görülmektedir; zira yerleşim yerleri, bu türlerin yaşadığı bölgelere oldukça yakındır ve söz konusu hayvanların ticareti de oldukça popülerdir. O hâlde insanlarda tehlikeli bir salgına dönüşecek olan HIV, atası olan maymun virüsünden (SIV) evrimleşerek gelmektedir.[4] Üstelik bu evrimsel süreçte, tek bir HIV evrimleşmemiş [alt-suşlarla veya varyantlarla birlikte en az dört tür], birçoğu süreç içerisinde birbirinden farklılaşarak, yine birbirinden farklı yer ve zamanlarda oluşabilmiştir. Yapılan incelemelere göre, bütün bu sürecin tetiği ise, kabaca geçtiğimiz asrın ilk yarısında çekilmiş gibi gözükmektedir.[5] Virüsler, çok hızlı bir ivmeyle değişime uğrayabilen mikrobiyolojik etkenlerdir; farklı tür ve popülasyonlarda, farklı coğrafyalarda gayet değişken etkilere sebep olabilmektedirler. İlk defa 1959 yılında Kongo'da tespit edilen AIDS'e, ancak 1982 yılında ismi konulabilmiş, 1986 yılında ise virüsün kendisi keşfedilmiştir. Bu süreçte, bizler bir yandan HIV'in doğasını kavramaya çalışırken, diğer yandan virüs kendi evrimsel patikasında dönüşerek devinmeye devam etmektedir. HIV'in moleküler yapısının, yaşam çevriminin ve insan türüyle etkileşiminin kendine özgü özellikleri ve de takip edilmesini güçleştiren çoklu mutasyon kabiliyeti nedeniyle, önleyici aşı geliştirme çalışmaları bugüne dek âkim kalmıştır belki de. Bugüne bugün, virüsün kendisinden ziyade, konakçı organizmaya odaklanan çalışmalar, yani bir gen işlemcisi olarak CRISPR-Cas9 endonükleaz enzimiyle yürütülen çalışmalar ve diğer genom düzenleme teknikleri ile kök hücre çalışmaları, kısmen umut vaat etmektedir.  İlaçlara karşı direnç gelişmesi, ilaç tedavisinin maliyet-etkin olmayışı ve kimi kısıtlayıcı yan etkileri gibi başlıkların ise, gen tedavisine yapılan yatırımların belli başlı sebeplerini oluşturduğu söyleniyor. Ne olursa olsun, gösterilmeye çalışıldığı üzere, HIV’in evrimsel zaman skalasındaki serüveninde “eşcinsellik” motifi buharlaştığı ölçüde[6] o meşhur ve melûn menzile varırız: Söylemler, ayrımcı ideolojiler ve hegemonya. Oradan seğirtelim.

Michel Foucault’nun meşhur saptamasıyla, iktidarın bedenle olan muhasebesi, emeğin emek-gücüne dönüştürülmesini, ama aynı zamanda bireylerin itaatkâr ve uysal kılınmasını, tâbi kılınmasını [assujetissement] gerektirir. Bu yüzden biyoiktidar, tahakküm ve hegemonya ilişkileri getiren ayrımcılık ve toplumsal hiyerarşi etmenleri olarak da etkili olmuştur. Ama bu etkiyi yaparken kullandığı teknikler negatif ve sınırlandırıcı değildir, bedensel şiddeti dışlar; çünkü bireyin biyolojik yaşamı ve onun sahip olduğu güçleri sınırlamak ve en uç noktada yok etmek yerine daha da güçlendirmek, en iyi şekilde kullanmak, optimize etmek, örgütlemek ve denetlemek zorundadır. Şiddetin dışlanmasıyla birlikte bedenin iktidar tarafından kuşatılmasında tüm toplumsal bütüne yayılan yeni ve ince teknikler gerekmiş, bu teknikler Foucault’nun “dispozitif” olarak adlandırdığı somut düzenlemeler biçimini almıştır. Bunlar, söylemsel olan ve olmayan pratik yumakları eliyle, birtakım deneyimler kurup insanları bu deneyimlerin öznesi olarak tanıtarak, onlara kendileriyle ilgili hakikatler dayatır, iktidarın şiddet kullanmadan bedeni kuşatmasını sağlar, onu itaatkâr ve uysal hâle getirir. Böylece 18. yüzyıldan itibaren kapitalizmin gelişmesine çok yakından bağlı olarak yalın anlamda insan yaşamı tarih sahnesine, siyasî tekniklerin alanına girmiştir. Yaşamın ta kendisinin siyasî stratejilerde ortaya sürülmesi söz konusudur. Biyopolitikanın gelişiminin bir diğer önemli sonucu da hukuksal yasa sisteminin yerine giderek normların önem kazanmasıdır. Oysa nesnesi yaşam olan bir iktidarın düzenleyici ve denetleyici mekanizmalara ihtiyacı vardır ve bunu da oluşturduğu normlar yoluyla yapar. Yasalar da artık birer norm gibi işlemeye başlar. Kısacası, Foucault’nun tespitiyle, 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ve bütün bir 19. yüzyıl boyunca “bedenin anatomo-politiği”nden “nüfusun biyo-politiği”ne doğru cereyan eden tarihsel kayma neticesinde, yaşam üzerinde odaklanan biyoiktidar bir normalizasyon toplumu oluşturur.[7] Böylece artık, adına “biyopolitika” denilen ve beden-insandan ziyade, canlı varlık olarak insanı, insan türünü ve tek kelimeyle “yaşam”ı nesnesi tayin ederek muhatap alan, bu uğurda da bilme, müdahâle ve iktidar alanlarını yeniden teknolojikleştiren bir süreçten bahsetmek mümkün hâle gelmiştir.[8]

Öyleyse, yine Foucault’nun tespitiyle, 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ve bütün bir 19. yüzyıl boyunca “bedenin anatomo-politiği”nden “nüfusun biyo-politiği”ne doğru bir kayma cereyan etmiştir. Böylece artık, adına “biyopolitika” denilen ve beden-insandan ziyade, canlı varlık olarak insanı, insan türünü ve tek kelimeyle “yaşam”ı nesnesi tayin ederek muhatap alan, bu uğurda da bilme, müdahâle ve iktidar alanlarını yeniden teknolojikleştiren bir süreçten bahsetmek mümkün hâle gelmiştir.

Foucault, sözü edilen bu norm ve normalleştirme meselesini büyük ölçüde Deliliğin Tarihi’ndeki [Histoire de la folie à l'âge classique, 1960/1961] tez danışmanı Georges Canguilhem’den miras almıştı. Özellikle biyoloji tarihi üzerinde çalışan Canguilhem, bir yandan her canlının içinde yaşadığı ortama kendi normlarını dayatma çabası olarak anlaşılan biyolojik bir norm-koyuculuk yetisinden [biyolojik normativite] söz ederken, bir yandan da “bir varoluşa bir talep dayatmak” biçiminde tanımladığı toplumsal bir normalleştirmeden bahsediyordu. 1943’te yayınlanan Normal ve Patolojik isimli başyapıtına yirmi yıl sonra eklediği “Toplumsal Olandan Dirimsel Olana” başlıklı metinde Canguilhem, 18. yüzyılda sanayileşmiş üretimin rasyonelleşmesiyle birlikte ortaya çıkan ve de eğitim, sağlık veya ulaşım gibi farklı alanları etkileyen bir normalleştirme düzeneğini ortaya koyuyordu. Buna göre, toplumsal bir normun inşası her zaman için giderilmek istenen bir eksikliğe ya da değiştirilmek istenen bir duruma işaret eder; “normalleştirilmesi gereken” dağınık ve çeşitli bir veri bütünü öngörür. Anormal olan, bu yüzden, normal olana göre “varoluşsal olarak birincil, mantıksal olarak ikincil”dir: Norm belirlenmeden ve normal olan var edilmeden evvel anormal olanın bu şekilde belirtilmesi elbette mümkün değildir, ancak söz konusu normun oluşturulmasının somut nedeni yine de anormal olanın -bu biçimde adlandırılmayan- varlığıdır: “[N]orm koyucu eğilimi tetikleyen, gelecekte anormal olduğu söylenecek kişinin tarihsel önceliğidir.”[9]

Canguilhem, şöyle yazıyordu:

“[Böylece] bir tekil varlık olarak canlı bedenin sağlığı, onu oluşturan kuvvetlerin niteliğini ifade eder. Kendisine yüklenen görevler ile, esasında kendisinin seçmediği bir ortamda yaşamak zorundadır. Canlı beden, kuvvetlerin bütünselliğidir; söz konusu kuvvetleri (ve onların talimini, icrasını, sınırlarını) değerlendirip temsil etme kapasitesine sahip bir varlıktır. Sağlığı da, ilk elde bir durum ve bir düzendir.”[10]

Bütün bu kavrayışlar, metnin ilerleyen sayfalarında da şahit olunacağı gibi, AIDS'i, kurumsallaştırma dinamiğiyle küresel bir mesele olarak ele almanın, özgül olarak AIDS'in (ve organizmanın) kendisinden uzaklaştığını izah etmemize yardımcı olacaktır. Bireylerin kendi ortamları bağlamında deneyimledikleri gerçeklik elenmiştir. Bu insanların nasıl hayatta kalacağına dair vurgular, meselenin hükümetler indinde yürütülen bir ihtiyaçlar (ve giderilmesi) sorununa indirgenmesini kolaylaştırmıştır. Yine bu husustaki tartışmalar, giderek, bireylerin yalnızca AIDS lensinden görülebilen özneler olarak kavranacağı bir genel AIDS anlayışı doğuracaktır. Tedricen, AIDS'le yaşayan insanın hayatı,  bütün bir teknik-politik koordinasyon aygıtı tarafından kuşatılmış olacaktı ve söz konusu “küresel AIDS” lensinin odağına da, ancak ve ancak sosyal ilişkilerin takdir ve temyiz ettiği ölçüde yansıyacaktır. Kısacası AIDS'le yaşayan özne, bütün tekil bağlamlarından soyutlanarak, AIDS'e ilişkin kamusal söylemlerin ve genel ölçekte de global bir kurumsallaştırmanın [institutionalization] uyruğu hâlini alacaktır.[11]

Tıp mesleğinin -Foucault’nun ortaya koyduğu biçimiyle- askeriye, eğitim, yargı gibi kurumlarla birlikte, 18. asırdaki mekânsal dönüşümün kurucu bileşenlerinden biri olarak hastaneler etrafında yeniden örgütlenmesi, onu, hastalıkların nedenlerinin yalıtılmasını mümkün kılan bir işlevselliğe mahkûm etti; kadim metinselliğinden koparıp biyolojik bedenlere yoğunlaştırdı. Foucault, 18. yüzyılın sonlarında kliniğin doğuşu ile tıbbî bilgide bir temel mutasyon gerçekleştiğini saptıyordu. Kliniğin temel söyleminin prensibini “Neyiniz var?” sorusunun yerine konan “Nereniz ağrıyor?” sorusunda bulacaktır o. Sürdürür: “O andan başlayarak, gösterenin gösterilenle olan tüm ilişkisi, tıbbî deneyin tüm düzeylerinde yeniden düzenlenir: Gösteren semptomlar ve gösterilen hastalık arasında, betimleme ile betimlediği şey arasında, olayla belirtisi olduğu şey arasında, lezyonla işaret ettiği hastalık arasında, vb.”[12] 

Hasta, oysaki, hastane (Foucault’dan ilerletirsek, klinik) uzamına ait değildir. Tikel ve organizmatik bireyselliği kadar, tümel-toplumsal da bir varoluştur. Hekim de öyledir. Hippokrates, “hekimi, hastayı, hastalığı” bir üçlü olarak alır ve hastalığın bertaraf edilmesinde hekim-hasta işbirliğini mühimser. Hastalığı hastadan tefrik eder. Bu işbirliğinin kristalize olma olanağı ise iletişimin kendisinde mahfuzdur ve tanısal olanakların kısıtlılığı da anımsanırsa, hekimin, hastayı süreç içindeki bir organizma olarak telâkki etmesiyle başlayacak “gözlem” mesaisi onun büyük enstrümanıdır. Bu da ancak Georges Canguilhem’in yeni bir yaşam formu olarak formüle ettiği “hastalık” tanımıyla mümkündür. O kadim “normallik” sorunsalının sağlık-dışı kılınabileceği, o sıfatla tartılmaktan alıkonulabileceği bir içerip-aşma düzeyidir burası. Normal nitelemesinin çıkmaza girdiği, belki yetişemediği bir ahvâl olarak, o ezelî state/trait (durum/hususiyet) ikiliğinden bahsedilebilir; sözgelişi ‘immünite’ [bağışıklık] bir durumun (kondisyon) adı iken, ‘immün sistem’ [bağışıklık sistemi] bir hususiyeti imler. Canguilhem, norm ile (istatistikî) vasatı (average) büsbütün ayırır. Norm, herhangi bir anda organizmanın vaziyetine karşılık gelir; etkin olarak sürdürülürken, daimî bir ayarlanmaya tabidir. Bu proses, adına Cannon’un homeostasis (dengeleşim) dediği bir denge üzerinden işler ve onu kurar. Ona göre organizma, normu idame ettirdiği ölçüde normatiftir. Hastalık, mutlak ve doğal bir mevcudiyet (antite) değildir, fizyolojik nizamın aksamasından ziyade, yeni bir vital nizamın filizlenmesidir. Canlının pozitif, inovatif bir deneyimidir. Sağlık düzleminde bir varyasyon değildir, ve fakat yaşamın yeni bir boyutudur, yeni bir yaşamdır.[13] Bununla, Canguilhem, sapma ile hatayı handiyse bir kiplik mertebesine taşıyarak olumlar. Ona dirimsel [vital] bir potansiyel atfeder.

Herhangi bir yapı kompleksini pervasız bir anomali atfıyla değerlendirmemizin nedeni ise, gene Canguilhem’e göre, bu yapının normal görüleceği yeni ortamlar (milieu) tahayyül etme kapasitemizin sınırlı olmasından ileri gelir. Doğal norm, yaşayan varlığın kendi normlarını bizatihi yarattığı, aktüel ve potansiyel olan ortama uyum sağlama kapasitesinden neşet eder: Bu kapasitenin bir anlamlandırma kıstası olarak işe koşulması ise başarısız, ucube, anormal veya hasta formların kurgusallığını sıyırıp atacaktır.[14] Bu noktaya daha sonra yeniden döneceğiz. Ancak öncelikle köklü bir çağcıl değişimin altını çizmekte fayda var: İmmünolojik araştırma ve günümüzde de moleküler biyoloji yenilikleri, 19. yüzyıl boyunca genellikle birbirine karşıt konumlanmış olan tıbbî/medikal ve bilimsel hastalık kavrayışlarını (özcesi, klinik ile laboratuvarı) ortak bir zeminde buluşturmaya (en azından bu umudu yeşertmeye) yaramıştır. Canguilhem, AIDS ile kanseri, bunun günümüzdeki başlıca nişanelerinden biri olarak sayar.[15]

Bu derinlikli tıp epistemologu, günümüze ilişkin değerlendirmelerinde, biyolojinin özgül nesnesinin tanımlarının, kusurluluk veya kusursuzluk, normallik veya anormallik gibi değer-yüklü kavramlardan artık arındığı ve biyoloji tarihinde “normallik” meselesinin güncel olmaktan ziyade tarihsel bir ilginin konusu olarak sınıflanması gerektiği şeklindeki yaygın iddianın aksini göstermek, o arada da dönüşen içlemini kavramak peşindedir:

“[. . .] Genetik anomaliler bahsinde yalnızca 'metabolizmanın doğuştan kusurları'nı [Garrod, 1909] vurgulayacağım. O da, mutant bir genin mevcudiyetinden ileri gelen biyokimyasal lezyonlara karşılık gelen bir şeydir. Buradaki mutant genin anormal olarak adlandırılması, onun istatistiksel seyrekliğinden ziyade, bizzat patolojik ve hatta ölümcül etkilerinden (hemofili, Huntington koresi, vs.) ötürüdür. Yeni bir hastalık terminolojisi böylelikle kurulmuş oluyordu; hastalığı, bütünlük içinde sayılan tekil bir şey olarak değil, onun morfolojik ve fonksiyonel unsurlarıyla karşılayan bir terminoloji: Hemoglobin hastalıkları, hormonal hastalıklar (hipertiroidizm gibi), kas hastalıkları ve diğerleri. Enzim katalizörleriyle oynayarak kimyasal sentezleri engelleyen gen mutasyonları, Maupertuis nezdinde olduğu gibi sapmalar olarak değerlendirilmiyordu artık; genetik 'mesajın' okunmasındaki, metnin teksiri ya da kopyalanmasındaki hatalar olarak görülüyordu.

Hata terimi bilimin, ucubeleri doğanın hataları olarak yoran Aristotelesçi ve gotik [medieval] nosyona rücû ettiğini göstermiyor, çünkü burada kusur, bir zanaat yahut mimari nâmına beceri yoksunluğu anlamında değil; saf taklitçinin kusuru yahut sürçmesi anlamındadır. Bugün de canlıların yeni bilimi, yalnızca normal ve anormal arasındaki tezadı bertaraf edememekle kalmıyor, bizatihi canlıların yapısındaki tezada sırtını veriyor.”[16]

“Hata” [error] terimi, Canguilhem'e bakılırsa, “hastalığı, bireyin kendi bütünlüğü içinde değerlendirerek değil; fakat onun morfolojik ve işlevsel bileşenlerini dikkate alarak yeni bir adlandırma dizgesine [nomenklatur] sokmaya yarar.” 

Moleküler biyoloji sayesinde, canlı varlığın yapısındaki normların tanımlanmasıyla, çevresel [ortamsal] dinamiklerden organizmanın fizyolojisine doğru bir kavramsal kayma idrak edilmiştir. Dolayısıyla, psikososyal çevre, hatanın teorik kavrayışının [değer-yansız (nötral) varsayılan] enformasyonuna tâbi olmuştur. Sağlık, Fransız cerrah René Leriche [1879-1955] tarafından tanımlandığı[17] gibi, “organların sessizliği” olduğu ölçüde, sağlıklı olma hâli de dosdoğru ayırt edilip hissedilemez. Daha ziyade, kimi zaman istatistikî yordamlarla belirtilebilen hastalığa yakalanma olasılığı çerçevesinde enformatik bir sağlık tanımı mümkündür artık. Artık hastalık tehdidi, sağlığın esaslı bileşenlerinden biridir. Bu bağlamda, insan kişisi, bir yeni 'normal' olarak “kronik sağlık”tan muzdariptir. Yine bu sayede, hastalığa yakalanmış olanlar da, artık birer kader kurbanı olarak işaretlenecektir.[18]

AIDS, 1990'ların ortalarından bu yana artık, bir “kriz”den ziyade, bir “normatif kronik”tir. HIV seropozitifliği üzerine düşünmek, bir sıradan kronik durum olarak AIDS üzerine, o arada da rutin bir ticarî faaliyet olarak AIDS üzerine düşünmek anlamını taşır; sosyal hizmet ajanslarını, ilaç endüstrisini, yönetimsel düzenlemeleri, sağlık hizmetlerini ve akademik mahfilleri kapsayan bir ticarî faaliyet. Bir “imkânsız nesne” etrafında inşa edilerek örgütlenmiş bir şeydir AIDS; tıpkı soykırım, nükleer terör, ırkçılık, kadın düşmanlığı gibi, kendisini sadece yapısal belirlenimlerde açığa vurur. İlaveten, AIDS'i, bütün bu sorunsallar kümesinden ayırarak düşünmek de olası değildir; tıpkı virüsün yol açtığı komplikasyonların çoklu/çoğul spektrumu gibi. O nesne ise, bir fantazma olarak temiz ve makbûl bedenin tamlığıdır. Bir “çokluk”u [multiplicity] işaret ettiği için imkânsız olan söz konusu fantazma; siyahların, seks işçilerinin, damar-içi narkotik kullananların, queerlerin birer harcanabilir toplumsal artıklar olarak dışlanmasıyla mümkün kılınmıştır. Oysaki, kendilik ile başkası (yani kendi-olmayan) arasındaki ayrımları, aynı şekilde içerme ve dışlama kriterlerini güvenceye alacak bir eroto-epistemolojik kesinlik yoktur. Olsa olsa pratik (ve politik) lokal süreçlerden söz edilebilir. Gövdeselliğimiz [corporeality], global düzlemde artık kesinkes sirayet, murdarlık ve ölüm alanına çekilmiştir.[19]

Bu, Mary Douglas'ın antropolojik kavrayışı açısından verimli bir manzara olarak düşünülebilir. Kirlilik-saflık simgeselliğinin tam da insan bedeni üzerinde temellendiğini ileri sürüyordu o. Douglas, meşhur eserinde, Zaire’nin Kasai bölgesindeki Leleler, kadim İbranîler ve Britanyalılar indinde kirlilik nosyonunu mukayeseli olarak ve daha ziyade E. Durkheim ve M. Mauss hattının düşünsel hizasında gezinerek ele alır. Batılı toplumların hijyen kurallarının Batı-dışı kültürlerdeki tabularla [taboo] benzerliğini göstererek insan bedeni üzerine temellenen evrensel bir kirlilik [pollution] ve saflık [purity] simgeciliğinin bulunduğunu savunur. Sembolik örüntüler ile onların çeşitli toplumsal bağlamlarda büründüğü özgül formlar, temelde toplumsal yaşamı tam da sembolik bir denetimsel düzene oturtma işlevinde ortaklaşırlar. “Saflık-kirlilik” nosyonları, ona göre, “doğal durumunda düzensizlik içinde olan bir deneyime bir sistem dayatma” girişimi, bir başka deyişle bir “sınıflandırma biçimi”dir.[20] Bunun sırtını yasladığı bir tehdit ve tedbir mekaniği vardır:

“Tabu, dünyanın örgütlenme biçimine ilişkin yerel mutabakatı muhafaza eder ve kararsız kesinliği destekler. Düşünsel ve toplumsal düzensizliği azaltır. [...] Kir [dirt] kavramı, çağdaş Batı kültürü ile evrene ilişkin önemli sınıflandırmaları bulanıklaştıran davranışların tabu haline getirildiği başka kültürler arasında bir köprü kurmaktadır. Bizler kiri pis ve tehlikeli bir şey olarak ifşâ ederken, onlar tabu hâline getirir. Yerleşik sınıflandırmaya yönelik tehdit, her iki durumda da, onunla ilişkili bir zarar teorisiyle denetim altına alınır.”

Douglas, çalışmasında “kir” diye bir şeyin olmadığına, bunun göreceli bir kavram olup belirli sınıflandırmalara dayandığına ve ancak bu sınıflandırma sistemine uymayan şeyin 'kir' olarak tanımlanabileceğine işaret ediyordu. Buna göre, kir anlayışı bakteriyolojiden ve patojeniteden soyutlandığında, geriye “bir şeyin yanlış yerde bulunması” şeklindeki tanım kalmaktadır 

Bununla Douglas saflık kurallarının evrensellik ve güçlerini beslenme ve dışkılama ortak biyolojik deneyimlerinden aldığını vurgulamaktadır. Eserinin Giriş kısmında, kir ve insan deneyimiyle ilişkisi üzerinde durur ve kir üzerinde düşünmenin düzen ile düzensizlik, kesinlik ile muğlâklık, varlık ile yokluk, biçim ile biçimsizlik, yaşam ile ölüm arasındaki ilişki üzerinde düşünmeyi gerektirdiğini belirtir. Batı dünyasının pislik üzerine fikirleri son yüz yılda patojeni bilgisiyle dönüşüme uğramıştır. Oysa bu, öykünün yalnızca bir kısmıdır. Pislik ve kirlenme nosyonları salt mikrop kuramıyla açıklanamaz. Pisliğin “yanlış yerde bulunan”, yahut “yerli yerinde olmayan” olarak tanımı ise, buna göre, bir düzenlenmiş ilişkiler dizisini ve bu düzenin ihlâlini imâ etmektedir.   

İşte, beden de, toplumsal hiyerarşileri yansıtan simgesel inşalar alanlarından biri olarak, söz konusu hiyerarşik değerler dizgesine maruz kalır: “İki cins(iyet) [sex], sosyal birimlerin işbirliği ve farklılığı adına bir model olarak hizmet edebilir. [...] Bazen bedensel delikler [orifice] sosyal birimlere giriş veya çıkış noktalarını temsil edebileceği gibi, bedensel mükemmellik de ideal bir teokrasiyi sembolize edebilir.”[21]

Özcesi şudur ki, Mary Douglas'ın sosyo-kültürel değerler sisteminin bilince dayattığı kategorilerin (tabular, saflık, kirlenme ve kirlilik gibi) bedene dair olanı da kuşattığını ve sınırlandığını göstermeye çalışırken ve o arada sosyal yapı, düzen ile sosyal sınırların anlaşılması çabasındayken ‘beden’lerin bu çabanın bir sonucu olarak sembolik bir değer kazandığını yoğun olarak vurgulaması, ilk kez 1966'da yayınlanan meşhur klasiğinin, (ileride yeniden işleneceği gibi) gerçekten de AIDS izleğinde kalem oynatmış pek çok queer kuramcının yararlandığı eserlerden başlıcası olmasını sağlamıştır.


[1] Edebiyat Edimleri, İstanbul: Otonom, 2010; s. 242-243.

[2] Yakın geçmişten, yeterince yankı uyandırmış bir hadiseyi, Aralık-2017 sonundaki o meşum olayı anımsatmak yeterli olacaktır: Ana-akım medyaya yansıyan haberlere göre, Diyarbakır Kadın Doğum Hastanesi’ne sevk edilen gebe kadın, “HIV taşıdığını” ve “HIV-pozitifken iki kez doğum yaptığını” belirtince Dicle Üniversitesi Hastanesi’ne sevk edilmişti. İcapçı hekim sezaryen operasyonuna girmek istemiyordu. 5.5 saat boyunca acil serviste bekletilen kadın, bir başka hekimin operasyonu yapmayı üstlenmesiyle ameliyathaneye kabul edilmişti. Bazı asistanlar aynı nedenle ameliyata girmeyi reddedince, iki ay önce göreve başlayan çiçeği burnunda asistan doktor, ekibe dâhil edilmişti ve operasyon sırasında eline iğne battı. Kadın ve bebeği sağlıklı bir şekilde taburcu edildiği aktarılırken, yeterli hoca ve uzman doktor bulunmadığı için iki aylık asistanın ameliyata alınmasını protesto eden aynı bölümdeki yirmiye yakın sayıda asistan, olayın akabinde iş bırakmaya gitmişti... Yeri gelmişken, bu paralelde, HIV/AIDS sosyolojisine ilişkin güncel bir yerli telif eseri zikretmeliyiz. Medikal (ve uygulamalı-ilişkisel) sosyoloji icrasıyla (ta 1982'deki doktora tezinden başlayarak) öne çıkan bir emektar ismin, Prof. Aytül Kasapoğlu'nun da yürütücüleri arasında olduğu bir araştırma projesinin raporlaştırılmış bulgularına dikkat çekmeliyiz: Sociological Association, 'Vulnerability Assessment of People Living with HIV (PLHIV) in Turkey', United Nations Development Programme [UNDP], Ankara, Kasım 2007 [bkzSosyoloji Araştırmaları Dergisi, 17/2, 2014; s. 213-295].

[3] Yeni Dünya'nın yerlileri, beyazlar ve çiçek hastalığı; veba, Kilise, 'ölüm' ve feodalizm; sıtma, tropikal iklimde Siyah köle ticareti ve Karayipler; Avrupalı maceraperest tüccarlar, refah, açlık-kıtlık ve savaşlar; 'sınıfsal farklılıklar ve değerler'in esaslı indikatörü olarak frengi, cinsellik ve peruklar; aristokratlar, tüccarlar ve doğmakta olan orta-sınıf... Bkz. Andrew Nikiforuk, Mahşerin Dördüncü Atlısı: Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar Tarihi, çev. S. Erkanlı, İstanbul: İletişim, 2007.

[4] AIDS'in insanlara bulaşmasının orijine dair, olgusal gerçeklik kazanması hâlinde insanın tüylerini ürperten bir diğer hipotez, AIDS'i çocuk felcinin canlı aşı formu (OPV) ile ilişkilendiriyordu. 1950'lerde, kabaca 1957 ilâ 1960 arasında, yüz binlerce Afrikalının OPV ile aşılanması ve aşının da, şempanze böbrek doku kültürlerinden elde edilmesine dayanan bir hipotezdi bu. Aşı geliştirmeye çalışan birbirinden farklı bilimsel çalışma grupları vardı ve Hilary Koprowski'nin yürütücülüğündeki grup, şimdi Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Ruanda ve Burundi'ye ait olan topraklarda, kabaca bir milyon insanı CHAT kod ismindeki kendi preparatlarıyla aşılamıştı... Bu iddia 2000'lerin başında çok tartışıldıysa da, neden sonra moleküler biyolojik ve filogenetik çalışmalar sonrası, bilimsel arenada büyük ölçüde yanlışlandığı ifade edildi.

[5] Bu bilgileri borçlu olduğumuz önemli isimlerden biri de, Amerikalı bilim insanı Beatrice H. Hahn'dır. Çalışmasında, Kamerun'da, Sanaga nehri kıyılarında yaşayan bazı şempanze topluluklarında, insandaki AIDS'e yol açan ve üç tipi bulunan HIV-1 virüsüne genetik olarak çok yakın bir virüsün varlığını tespit etmişti (2006). Detay için bkz. Çağatay Tarhan, ‘Evrimsel Dinamiklerin Meydan Okuyan Öznesi Olarak HIV’, Toplum ve Hekim, 31/5, 2016; s. 371-375.

[6] Enfeksiyonların ve özellikle de cinsel yolla bulaşan hastalıkların insan kümeleri arasında kesinkes ayrım gözetmediğine dair, evrimsel biyolojik ve moleküler epidemiyolojik perspektiflerden damıtılmış verilerle oluşturulmuş akıcı (ve fakat kısmen heteroseksist) bir popüler bilim metni için Türkçede bkz. S. Moalem, ‘Lekeli Aşk’, Sevişen Beden: Her Yönüyle Kadın ve Erkek Cinselliği içinde, çev. B. Turgut, İstanbul: ALFA, 2012; s. 165-187.

[7] Ferda Keskin, 'Sunuş', Özne ve İktidar [Seçme Yazılar-II] içinde, çev. I. Ergüden ve O. Akınhay, İstanbul: Ayrıntı, 2016; s. 11-24. Ayrıca bkzToplum ve Bilim, sayı 72, 1997; s. 30-44.

[8] BkzToplumu Savunmak Gerekir, çev. Ş. Aktaş, İstanbul: YKY, 2002; s. 252, vd.

[9] Ferhat Taylan, 'Önsöz: Strateji, Norm, Yönetim: 1978 Dersi İçin Bir Güzergâh', Güvenlik, Toprak, Nüfus: Collège de France Dersleri [1977-1978] içinde, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2013; s. xi-xxvii, özellikle, s. xvi-xvii.

[10] 'Health: Popular Concept and Philosophical Question', Writings on Medicine içinde, çev. S. Geroulanos ve T. Meyers, New York: Fordham University Press, 2012; s. 43-52, s. 48.

[11] H. Seckinelgin, 'Pathways to the Politics of Global AIDS and the Meanings of AIDS', The Politics of Global AIDS: Institutionalization of Solidarity, Exclusion of Context içinde, Springer, 2017; s. 17-33, özellikle, s. 30-33.

[12] Kliniğin Doğuşu, çev. İ. M. Uysal, Ankara: Epos, 2016; s. 17.

[13] L. K. Kerr, 'Georges Canguilhem and the New Normal', For Canguilhem: Normality and Pathology içinde, ed. V.Y. Mudimbe, L. K. Kerr, P. G. Iwele, Ottawa: Malaika Publishing House, 2005; s. 155-65. Ayrıca bkz. Ö. B. Demir, Hekim ve Heybesi: Tıp, Bilim, İdeoloji, İstanbul: NotaBene, 2017; s. 29-30.

[14] P. Ancet, Ucube Bedenlerin Fenomenolojisi, çev. E. Topraktepe, İstanbul: YKY, 2010; s. 16-17.

[15] 'Diseases', Writings on Medicine içinde, çev. S. Geroulanos ve T. Meyers, New York: Fordham University Press, 2012; s. 34-42, s. 40.

[16] 'The Question of Normality in the History of Biological Thought', Ideology and Rationality in the History of the Life Sciences içinde, çev. A. Goldhammer, MIT Press, 1988; s. 125-145.

[17] Merak edilirse, Canguilhem'i etkileyen figürlerden biri olarak Dr. René Leriche [1879-1955], 1951'de yazdığı “La philosophie de la chirurgie” başlıklı meşhur kitabında, cerrahinin bir bilim hâline gelişi, fizyolojik temelleri, araştırma yöntemleri, iş tekniği gibi konuların yanısıra, cerrahide insancıllık (hümanizm), cerrahî ruh, cerrahların nitelikleri üzerine, daha ziyade meslekî etik-deontolojik konular üzerinde duruyordu. Söz konusu kitap, Türkçede, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı tarafından 1960 yılında Şirurjinin Felsefesi adı ile yayınlanmıştır. 

[18] Detay için bkz. 'A New Concept in Pathology: Error', The Normal and the Pathological içinde, çev. C. R. Fawcett ve R. S. Cohen, Zone Books, 1991; s. 275-287.

[19] William Haver, The Body of This Death: Historicity and Sociality in the Time of AIDS, Stanford University Press, 1996; s. 2-3 ve s. 9.

[20] S. Özbudun ve diğ., Antropoloji: Kuramlar/Kuramcılar, Ankara: Dipnot, 2007; s. 289-295.

[21] Purity and Danger, Taylor & Francis e-Library, 2001; s. 4. Türkçede bkzSaflık ve Tehlike: Kirlilik ve Tabu Kavramlarının Bir Çözümlemesi, çev. E. Ayhan, İstanbul: Metis, 2007/2017.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.