İnsan Hakları / Nefret Suçları

“Japon Arzu öldü” dediler…

20 Kasım 2018

“Nefrete inat yaşasın hayat” diyerek yeni bir yazı dizisine başladık. Sene sonuna kadar nefret suçlarından, sanata; şiddete karşı mücadele yöntemlerinden adalete erişime çeşitli başlıklarda yazılarla LGBTİ+ etkinlik yasaklarına, medyada nefret söylemine ve LGBTİ+’lara dönük hak ihlallerine dikkat çekeceğiz. Esmeray, “ilk trans kadın cinayetine tanık olduğu 93'ten bugünlere nelerin değiştiğini” yazdı.

UYARI: Bu yazı şiddete ilişkindir. Detaylara girilmese de yaşananlar aktarılmaktadır. İçerik daha önce şiddete, ayrımcılığa, nefrete uğrayan ya da şahit olan kişiler için o anları tetikleyebilir, travmatik etkiler yaratabilir. Böyle bir durumda size destek olabileceğini düşündüğünüz ruh sağlığı uzmanına ulaşabilir, şehrinizdeki LGBTİ+ oluşumu ile bağlantıya geçebilir veya destek için danisma@kaosgl.org a mail atabilirsiniz.

Yıl 1993. İlk trans kadın cinayetine tanıklık ettim. “Japon Arzu öldü” dediler. “Otoban kenarında bulunmuş kafasında tornavida ile öldürülmüş” dediler. Haberi kuaförde duyduk. Akşama çıkıp çalışacağımız yere hazırlık, gideceğimiz mekân yol kenarı ve Arzu orada öldürülmüştü… Hepimizin kanı donmuştu. Kellemiz koltukta çıktık yola. Ertesi günü Arzu’yu yolladık sonsuzluğa. Sonrasında adeta seri cinayet başladı otobanda trans kadınlara yönelik. Kaç cenaze aldık morgdan sayısını hatırlamıyorum. Planlı bir şekilde cinayet işleniyordu. Polis bilinçli bir şekilde seks işçisi trans kadınların yol kenarında durduğu yerleri, iki güzergâhtan kapatıyordu. Durduğumuz noktadan arka tarafa kaçsak boş arazi yakalanma riski çok yüksek, can havli ile yolun karsı tarafına kaçmak zorunda kalıyorduk. Otoban gece yarısı arabaların hızı… Kimimiz kaçabiliyorduk kimiz ise bir arabanın altında kalıyorduk. İmdat feryat arkadaşlarımızın parçalanmış bedenlerini toparlamak ya da halen yaşayanları kurtarabiliriz umuduyla bir yardım! Yardım için duran arabalar ölen ya da yaralanan kişinin trans olduğunu görünce, gözlerimizin önünde bir daha üstünden geçerek gidiyordu! İnsafa gelen biri duruyordu bazen. Hastaneye gidene kadar onun tacizi, hastanede hemşire, doktor vs… hakaretleri de cabası oluyordu.  Kayıtlara trafik kazası diye geçiyordu adını konmamış bu cinayetler.

O zamanlar sosyal medya ağları yoktu. Keşke de hiç olmasaydı diyorum bazen… Yazılı ve görsel medya çok ilgiliydi (!) Sürekli arardı bizi. Olayları detayına kadar anlatırdık. Bizim yanımızda olacağını söyleyen medya, ertesi gün “Travesti terörü” diye kocaman bir başlık atardı. TRAVESTİ TERÖRÜ! Ne kocaman bir nefret söylemi! Artık olmaması gereken malum şahıslardık. Öyle ki cinayetler her bulunduğumuz mekânda devam etti. Yağmur’un haberini aldık yol kenarında tek kurşunla kafasından vurulmuş diye. Ertesi gün yakalandı katili. Tüm TV kanalları gösterdi. Katil gayet rahat, takım elbiseli ve kendinden emin! Haberci soru soruyor:

-Neden öldürdünüz?

Katilin cevabı:

-Bunların yok olması lazım. Buradan savcılara sesleniyorum, yasak avlanma kapsamında dava açsınlar bana!

Ondan sonraki cinayetlerde de benzeri savunmalar devam etti. En can alıcı savunma ise “kadın sandım erkek çıktı”. Hâkimler çoğu zaman bunu dikkate alıp, cezalarda rekor niteliğinde indirime gidiyordu.

O vakitler bilinçli örgütleme yoktu. Ani refleks ile cenazeye toplu sahip çıkıp kaldırmak, sonra helvası mevlidi derken işe ve yaşamaya devam ediyorduk.

Sonra bireysel örgütlenmeler başladı bazı siyasi partilerde…

Bir trans kadın ya da LGBTİ birey öldürüldüğünde neredeyse kimseden ses çıkmazdı. Yani bir kadın cinayetinde bas bas bağıranlar sus pus olurdu! Bir keresinde birlikte feminist politika ürettiğimiz bir arkadaşıma sordum, “Neden travesti öldürüldüğünde kimse ses etmez?” Cevap şu olmuştu: “Travestiler örgütlenecek ki biz de yanlarında olalım”. Ya dedim örgütlü olmayan Ayşe Fatma öldürüldüğünde ses çıkardığımız gibi neden ses çıkarmıyoruz? Niye bu olmuyor olay LGBTİ olunca? Durdu ve sadece gözlerime boş boş baktı. O bakışları hiç unutmadım!

Artık LGBTİ hareketi örgütlendi. Yerimiz yurdumuz oldu. Epey yol kat ettik. Görünür olmanın yolu açıldı. Çok gündem olduk. LGBTİ derneklerinin yaptıklarını ve yapacaklarını yabana atmamak lazım elbet. Ama bu cinayetlerin önünü kesebildik mi? Kocaman bir yok. Neden? Bunun cevabını ben de kolay veremiyorum. Bu soruyu orta yere atıyorum ki hepimiz, herkes cevap arayalım.

Yine sosyal medyada LGBTİ hak savunucuları, LGBTİ derneklerinde insan hakları savunuculuğu yapan kişilerin yer yer birbirlerini suçlayan, ağır itham ve hakaret dolu paylaşımlarını da okuyoruz. Bazen de dışarıdaki o ayrımcı dili, nefret söylemini birbirimize yöneltiyoruz. Eleştirileri ve ithamları tartışacak zemin yaratılmadığı gibi sosyal medyada paylaşılıp geçiyor. Bu da belki de üzerine düşünmemiz gereken bir mesele.

Geldiğimiz noktada cinayetler hızla devam ediyor. Acaba diyorum çuvaldızı kendimize değil de ta dilimizin orta yerine batırsak mı? Biz bu nefret söyleminin neresindeyiz?

*Bu yazı dizisi Avrupa Birliği tarafından desteklenmektedir. Bu, yazının içeriğinin AB'nin resmi politikasını yansıttığı anlamına gelmez.