Kadın

25 Kasım: Biseksüelim, lezbiyenim şiddete karşı buradayım!

Cumartesi, 24 Kasım 2018

“Nefrete inat yaşasın hayat” diyerek yeni bir yazı dizisine başladık. Sene sonuna kadar nefret suçlarından, sanata; şiddete karşı mücadele yöntemlerinden adalete erişime çeşitli başlıklarda yazılarla LGBTİ+ etkinlik yasaklarına, medyada nefret söylemine ve LGBTİ+’lara dönük hak ihlallerine dikkat çekeceğiz. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü özel yayınımızda Zeynep Kalaç şiddetin görünmeyen yüzünü yazdı.

Şiddete karşı ilan edilmiş bir günde öncelikle şiddetin kendisinin konuşulması gerekir diye düşünüyorum. Şiddet, her zaman ilk akla geldiği gibi yumruklardan, tekmelerden veya bağırmalardan oluşmaz. Bunların hepsi tabii ki parçasıdır ama detayları daha da büyüktür ve çoğalarak ilerler. Şiddet karşısındakini güçsüzleştirmek, yaralamak ve yalnızlaştırmak ister. Akıllarda tutmak gerekir ki şiddet sadece bireylerden gelmez aynı zamanda kurumlardan da gelir. Devletin kadınlar ile ilgili düzenlediği, yürürlüğe soktuğu çoğu politikanın şiddeti içerdiğini veya gizleyerek sunmaya çalıştığını görebiliyoruz.

Kimi zaman şiddeti tanımlamak oldukça zorlaşabilir. Her zaman gördüğümüz ve aklımızın bir kenarına tutturulmuş olan fiziksel şiddettir. Bu nedenle şiddeti yaşayan kişi fiziksel yönü olmadığı sürece tanımlama, adını koyma konusunda oldukça zorlanabilir. Halbuki şiddet dediğimiz koca şey psikolojik, duygusal, fiziksel, ekonomik ve cinsel şiddet olarak dağılıyor.

Partnerler arası ilişkilerde fail ve şiddeti yaşayan kişi arasında ise başka bir ilişki yaratılabilir. Şöyle ki şiddeti uygulayan fail, yaşanılanların sonunda bunun ilişkilerin dinamiğinde oluşundan ve karşısındaki kişinin zorlamaları ile bu raddeye gelindiğinden bahsederek manipüle edebilir, eder.

Şiddetin detaylandırılmış boyutlarından biri de sistematik erkek şiddeti diyebiliriz. Bundan bahsederken sadece birey olan erkeği ele almıyorum, aynı zamanda kurumsallaşmış erkekliği de alıyorum. Patriyarkal (ataerkil) sistemin şekillendirmeye çalıştığı, şekillendirdiği ilişkilerde şiddetin kendisini çoğu zaman görebiliyoruz. Sistematik erkek şiddetinin içinde iktidarı da barındırdığını ve bu şiddet ile yüzleştiğimiz zaman aslında bir iktidar ile de yüzleştiğimizi söyleyebiliriz. Heteroseksizmi dayatan patriyarka aynı zamanda şiddetin kendisini de perde arkasında veriyor. Sistemin bize dayattığı ilişkilenme biçimi olan heteroseksüel ilişkilerde şiddeti kimi zaman bütün açıklığı ile görebiliyoruz. Cis hetero erkeklerin büyük çoğunluğunun kendilerine sunulmuş bütün olanaklardan faydalanarak partnerlerine, arkadaşlarına ya da iş arkadaşlarına sistematik şiddet uyguladıklarını görüyoruz. En basit örnek olarak basının verdiği haberlerden bahsedebilirim, herhangi bir gazeteyi veya kanalı açtığınızda şiddet haberi ile karşılaşmamak pek de elde değil. Bu tarz haberlerin yapılması hem bir yandan şiddete görünürlük kazandırırken öte yandan haber yapılış dili nedeni ile olası şiddeti yeniden üretiyor. Haberler sistematik erkek şiddetini besliyor.

İllüstrasyon: Aslı Alpar / KaosGL.org

Peki şiddeti sadece heteronormatif kurgularda mı görüyoruz?

Şiddetin sadece cis hetero erkeklerden geldiği fikrine katılmıyorum. Patriyarkal sistem doğrultusunda evet, cis hetero erkeklerden “avantajlı” grup olarak bahsedebiliriz, lakin şiddetin failleri belirli bir cinsiyet kimliği veya cinsel yönelime ait değiller. Evet, şiddet kendine genel bir özne seçiyor ama hepimiz aslında öğretilmiş sistematik kurgudan nasibimizi alıyoruz.  Şunu da söylemeden geçmemek gerekiyor, hetero ilişkilerde şiddetin daha açıktan fark edilmesi meselesi sistematik erkek şiddetini bütün açıklığı ile biliyor ve görüyor olmamız. Biseksüel/lezbiyen+ ilişkilerde yaşanan şiddeti fark etmek maalesef hetero ilişkilerden çok daha zorlu ve sancılı geçebiliyor. Bunun nedenlerinden birisinin de devletten/sistemden korumaya çalıştığımız alanları kaybetmeme isteği olduğunu düşünüyorum. Bize sunulan bir diğer argüman ise biseksüel/lezbiyen+ ilişkilerde şiddet gibi “erkeklik barındıran” olguların olamayacağı. Patriyarkal/heteronormatif kurguların içinde yaşıyoruz ve ilişkilenmelerimizde dediğim gibi bir şekilde bundan nasibini alıyor. İlişkilerde “iktidarlaşan” taraf bir müddet sonra aksiyonlarını sistematik hale getirebiliyor. Şiddetin sadece “erkekten” geldiği düşüncesi ile biseksüel/lezbiyen+ ilişkilerde fail olunan anları kaçırıyoruz veya görmezden geliyoruz. Biseksüel/lezbiyen+ ilişkilerin bu biçimini değiştiren hal ise şiddetin üzerine kafa yorulduğu ve çözümler geliştirildiği diyebilirim. Heteronormatif ilişkilerde faillerin faillikleri ile yüzleştiklerini çok az gördüm ve genel olarak da şiddete uğrayan kişiye daha fazla yüklendiklerini söyleyebilirim.

Biseksüel ve lezbiyen kadınlar tabii ki sadece romantik ilişkilerde bu şiddeti yaşamıyorlar veya yaşanılan şiddet sadece iki partner, iki arkadaş arasında yaşanmıyor. Dediğim gibi şiddet sadece bireylerin yaptığı bir şey değil, toplumsal veya kurumsal şiddet ile de oldukça karşılaşıyoruz. Buna örnek olarak biseksüel ve lezbiyen kadınların verdikleri görünürlük mücadelesinden bahsedebiliriz. Biseksüel ve lezbiyen kadınların görünürlüğü tartışması öznelerince konuşulmaz ise çok da akıllara gelmeyen bir konu diyebilirim. Sadece ortak politik alanlarımızda değil, toplum içerisinde de çok fazla baskı ile karşılaşıyoruz. Bunlardan biri lezbiyen kadınların stereotipleştirilmesi mevzusu. Hayatlarımızın her alanında toplum içindeki bu stereotipleştirme halinden uzaklaşamıyoruz sanırım, belirli kalıplaşmış yargılardan sıyrılmanın ne kadar zor olduğunu da yaşıyoruz. Eğer ki biseksüel veya lezbiyen bir kadın “ben varım” diye sokağa çıkarsa binbir türlü yargılama ile karşılaşıyor. Kaldı ki LGBTİ+ hareketi ile ilk tanışmaların yaşandığı dönemde “lezbiyen” kelimesi o kadar uzakta tutuluyordu ki yerine “sevici, zürefa” kelimeleri kullanılıyordu. Biseksüel kadınlar için ise durum biraz daha farklılaşabiliyor isimden ziyade herhangi bir mekan/ortamda “karasızlar” grubu olarak adlandırılıyorlar. Dilin şiddet ile ilişkisini de bu şekilde tanımış oluyoruz bir yandan.

Sistemin dayattığı heteronormatif yaşamın içerisinde bisekseül/lezbiyen kadınlar ortaya çıktığında bir karmaşa meydana geliyor. Kadınların cinsellikleri bile belli bir döneme kadar tartışmalı bir konu iken bir de kadın kadına aşkların yaşanabildiği fikri kabul edilemez geliyor. Kadın olmamızdan kaynaklı sorunlarla başa çıkarken bir de yanına biseksüel ve lezbiyen olmamız sorun teşkil ediyor. Bunun ardından da baskı, güçsüzleştirme ve yalnızlaştırma yolları kullanılıyor.  Kendimize kurduğumuz korunaklı alanlarda bunları en az şekilde yaşıyorken kendi başımıza olduğumuzda bütün gücü ile hücum etmeye çalışan bir hal ile karşılaşabiliyoruz. Heteroseksizmle çevrelendiğimiz yaşamda da biseksüel ve lezbiyen kadınlar olarak varoluşumuza tehditler alıyoruz. Bahsederken bile zorlandığımız “düzeltme evlilikleri” “marjinalleştirme” zorbalıkları ile mücadele ediyoruz. Sistem doğrudan fiziksel olarak müdahale edemediği noktalarda “marjinalleştirme” ile ortadan kaldırmayı hedefliyor. Bunlardan birisi de biseksüel ve lezbiyen kadınların aşklarının pornografikleştirilmesi. Bir dövizde de karşılaştığım gibi biseksüellik ve lezbiyenlik ne porno ne de erotik varoluştur.

Biseksüel kadınların devamlı karşılaştıkları yönelim şiddetinden de bahsetmek istiyorum. Kimi zaman herhangi bir alanda beyan verildiği takdirde ve bu beyan eğer biseksüel ise davranışların veya dilin değiştiğini fark ediyorum. Eğer kadın partneri ile gelmiş ise lezbiyen, erkek partneri ile gelmişse heteroseksüel olduğu iddiası ile karşılaşılıyor. Devamlı bir karar verme beklentisi varmış gibi davranıldığını görüyorum ama karar verilecek de hiçbir şey yok aslında. Lezbiyen kadınlar da ise görünüm dili ve davranışı bazı zamanlarda belirleyen bir hal oluyor. Femme ve butch görünümler kişiye olan yaklaşımı da değiştiriyor. Aslında hepimiz kendi ağacımızda gayet memnunuz herhangi bir “etiketleme” yapmadan, ihtiyacımız da olmadan aşklarımızı ve ilişkilerimizi yaşıyoruz.

Şiddete karşı kadınlar uzun zamandır alanlardalar, sokaktalar veya kendi alanlarında seslerini çıkarıyorlar. Tahayyül ettiğimiz feminist kurgunun da dayatılan heteroseksizmle derdi olduğunu biliyoruz ama kimi zaman bize öğretilmiş olan feminizmin zamanında pek de biz biseksüel, lezbiyen kadınları kapsamamış olduğunu da biliyoruz. LGBTİ+ hareketinin kabul edilişi çok da uzak bir geçmişte değil, bu nedenle feminist mücadelenin içinde de biseksüel, lezbiyen trans kadınların da görünürlüğü yakın geçmişte gerçekleşebilmiş bir vaziyet. Şiddete karşı mücadele ederken bu alanlarımızda da görünürlüğümüzün her daim geçerli olduğunu temin etmek gerekiyor.

Şiddet varolacağı yerleri belirlediğinde ona karşı devamlı taarruz yapmak yerine kimi zaman da savunma halinde olmanın da önemli olduğunu düşünüyorum. Her an karşı bir hamle yapma hali oldukça yoruculaşabiliyor. Ezelimizden beri de hamlelere hamle ile cevap verme halindeyiz, bitmek bilmeyen bir döngü gibi. Bu hamlelere cevap vermenin de her geçen gün başka bir alternatifi ile ortaya çıkıyoruz. Örnek vermek gerekirse bir dönem lezbiyen kadınların “sevici, zürefa” lakaplarını sahiplenerek atölyeler düzenleme planları olması gibi, aslında sisteme de pabucunu ters giydirmek oluyor. Sen kalkıp benim varoluşumu başka bir yere koymaya çalışıyorsan ben de onu alır kendime uyarlarım demek gibi ya da her 25 Kasım eyleminde bizler de varız ve alanlardayız demenin önemi gibi…  Biseksüel ve lezbiyen kadınlar olarak sistematik erkek şiddetinin çok daha farklı boyutları ile karşılaşıyoruz. Bu kadar saldırgan bir hal ile karşı karşıyayken mücadele kanallarımızın boyutları da dallanıp budaklanıyor. Özel olarak biseksüel, lezbiyen kadınlar bu şiddetin görünürlüğünü ortaya çıkarmak ve bir yandan da dayatılan şiddet kültürünü alt etmek için daha fazla alanlarda bulunuyorlar. Kimi zaman korunaklı alanlarımızın o kadar da “masum” olmadığı ile karşılaşabiliyoruz, buna karşılık güven atölyeleri düzenleniyor ve şiddetin kendisini konuşuyoruz. Bizimle birlikte gelen ve devam edecek olan kolektif gücün de inadımızı ve kararlığımızı da sürdürüyor.

Aynı yolun kıvrımlarında buluşuyoruz ve hayatlarımıza devam ediyoruz. Her kadın gibi yaşamımızın belli zamanlarında korktuğumuz, yılmaya ramak kalıyorum dediğimiz anlarımız oluyor. Korkularımızın olmasının kötü olduğunu düşünmüyorum, korkmak çok içkin bir duygu lakin kaynaklarının tüketilmesi gerekiyor. Şiddet evet çok uzun zamandır var ama bizler de ezelden beri buradayız. Her bir adıma karşı ya yanında ya önünde veya arkasında bir şekilde hamleler üreterek ilerliyoruz. Birbirimize temas etmeden de ortak sorunlarımızın ne olabileceğini bilemeyeceğiz, en önemli yollardan birinin temas olduğuna inanıyorum. Sadece değip, dokunmak ile değil aynı zamanda seslerimiz ile temas…

Birkaç senedir 25 Kasım eylemleri yasaklanıyor, bunun nedenlerinden biri de çağlayan sesler. Birbirimize yetme ve birbirimize iyi gelme hali de bu baskıya karşı duruşumuzda ortaya çıkıyor. Susmuyoruz demenin bu dönemde çok önemli bir yeri var hele ki LGBTİ+ demenin kendisinin yasaklanmaya çalışıldığı zamanda biseksüelim, lezbiyenim diyerek şiddete karşı çıkmayı çok değerli buluyorum. Aşklarımızı, arkadaşlarımızı, ilişkilerimizi en önemlisi ise hayatlarımızı kendi karar verdiğimiz şekilde yaşamak istiyoruz. Heteroseksizmi ve sistematik erkek şiddetini şu tarihte bitiriyoruz diyemem lakin bazı anlarda büyük geri adımlar attırılabildiğini de gördük. Kendi alanlarımızı ve etrafı görerek ilerlemenin, durup gözden geçirmenin elzem olduğu bir olguyu tartışıyoruz ve yaşıyoruz. Biseksüel ve lezbiyen kadınlar olarak tarihin başlangıcında da vardık, tufanda da olacağız. Şiddetin hiçbir halini kabul etmeden, bitirerek hayatlarımıza devam etmek istiyoruz.

Yazı dizisindeki diğer içerikler:

Ne işimize yarıyor bu performanslar?

“Japon Arzu öldü” dediler…

İnterseksin patolojikleştirilmesinin tarihi ve bugünü

Trans intiharlarında dışlanma ve nefretin izleri

*Bu yazı dizisi Avrupa Birliği tarafından desteklenmektedir. Bu, yazının içeriğinin AB'nin resmi politikasını yansıttığı anlamına gelmez.