Kültür Sanat

“LGBT sinemanın hâlâ daha fazla mutlu sona ihtiyacı var”

Cuma, 7 Aralık 2018
Haber: Kaos GL

Gey karakterlerin sefalet içinde boğulması yıllar boyu kanıksanmıştır. Bazıları bunu Bury Your Gays (Geylerinizi Gömün) kinayesi olarak bilir; 2013 tarihli Guardian yazısında, James Rawson A Single Man’in sonunu ele alırken buna Ani Gey Ölümü Sendromu adını vermiştir.

Moment in the Reeds filminden bir sahne

Benjamin Lee’nin Guardian’a yazdığı makaleyi Özde Çakmak, KaosGL.org için Türkçeleştirdi:

Bir drag queen kanserden ölür. Açılmamış (closeted) bir eşcinsel erkek, sevdiği adam yerine sevgisiz bir evliliği seçer. Yaşlıca bir lezbiyen kadın kısa süreli, neşeli bir misafirliğin ardından kokmuş hayatına geri döner. Gey bir adam kariyeri için açılmamaya karar vererek sevgilisine veda eder. Gey bir baba toplum dışına itildikten sonra canına kıyar. Genç bir gey adam onu anlamayan bir toplum tarafından yalnız bırakılır. Gey bir çift şartlar gereği ayrı düşer. Lezbiyen bir çift ilişkilerini sonlandırır.

New York’un LGBT film festivali NewFest’te görev alan bir jüri olarak bu oldukça büyüleyici, zorlu bir sinema haftası oldu. Uluslararası anlatı dizisi içerisinde farklı bakış açıları ve deneyimler sunan 10 film izledim. Finlandiya’dan Peru’ya, Peru’dan Güney Afrika’ya, bu filmlerin her biri ayrı yaş ve cinsellikleri temsil etse de, hemen hepsi tek bir noktada buluşuyordu: yürek parçalayan üzücü bir son.

İster ölüm isterse homofobi ya da bir ilişkinin iplerinin kopması olsun, ortak konu LGBT karakterlerin bir şey yüzünden ayrı düşmeleriydi. Gey karakterlerin sefalet içinde boğulması yıllar boyu kanıksanmıştır, tıpkı bakire bir esmerin maskeli katili alt etmesi ya da kanlı bıçaklı düşman olan güzel bir straight çiftin havalanında kavuşmalarının ardından tutkuyla öpüşmeleri gibi tahmin edilebilir bir kinayedir bu da. Bazıları bunu Bury Your Gays (Geylerinizi Gömün) kinayesi olarak bilir; 2013 tarihli Guardian yazısında, James Rawson A Single Man’in sonunu ele alırken buna Ani Gey Ölümü Sendromu adını vermiştir.

Brokeback Mountain, Milk, Boys Don’t Cry, Philadelphia, The Children’s Hour, The Talented Mr Ripley, Behind the Candelabra, Keep the Lights On, Gia, Death in Venice, Monster, The Crying Game, Aimée & JaguarHolding the Man, The Danish Girl, Longtime Companion, Circumstance, The Normal Heart, Heavenly Creatures – bırakın herhangi bir muğlak normallik halini, LGBT karakterler sağ oldukları için bile şanslıdır.

Şu an hakkında yazmakta olduğum bu konu ta 2010’da bir Guardian blogpost’unun belkemiğiydi, peki nasıl oluyor da 2018’de hala böylesine tekrarlayan bir mesele olmayı sürdürüyor?

Öncelikle, her halükarda mutlu son isteyen bir eleştirmen ya da izleyici olmadığımı belirtmeliyim. Aslına bakılırsa, en sevdiğim filmlerin çoğu yıkıcı bir trajediyle sonlanmıştır. Başkalarının ikinci kez yanına bile yaklaşmak istemeyeceği dayanılmaz derecede üzücü filmleri yeniden izlemek gibi nerdeyse mazoşist bir tutkum var. Aynı şey LGBT karakter odaklı filmler için de geçerli, Weekend’in acıklı final dakikaları Brief Encounter’ın finali kadar gerekli ve kusursuz çekilmiştir.

LGBT sinemaya gerçekdışı bir yankı odasındaymış gibi davranarak, gerçek dünyada camiadaki çoğu kişi eziyet ve ayrımcılıkla karşı karşıya kalırken dizginlenemeyen coşku deneyimlerini derli toplu, kalabalıkları memnun eden çözümlerle kakalama çağrısında da bulunmuyorum. Çetin, amansız, gerçek hikâyeleri paylaşmak ve kişinin cinselliği hakkında dürüst olduğunda yine de karşılaşabileceği ölümcül sonuçların büyük bir kısmını hatırlatmak son derece değerli ve önemlidir. Oysa benim tek istediğim, yalnızca birazcık daha fazla gey sevinç.

Geçtiğimiz yıllarda bunun bazı örneklerini gördük. 2015’te, Todd Haynes Carol filmindeki iki kadınının beraberce bir geleceği paylaşabileceklerin ima ederek Patricia Highsmith’in orijinal metnine sadık kaldı. Hayranlık uyandıran Oscar’lı filmi Moonlight’ın on numara ilk iki sahnesinde, Barry Jenkins çoğunlukla yürek burkan bir büyüme hikâyesi içerisine baş döndürücü, kalpleri eriten romansın final sahnesinden önce şakalaşma anları serpiştirir. Film, gerçekçi bir umut anında sona erer, karakterlerini zamansız bir sinema klişesine zorlamayı reddetmesi onu daha da etkileyici kılar. Francis Lee’nin kırsalda geçen romansı God’s Own Country esas çiftini ilk başta köşeye sıkıştırarak mutlu sonunu hakketti. Katıksız romansın son dakikaları adeta külfet gibiydi. Bu yılın ilk aylarında, Greg Berlanti’nin arsızca anaakım gençlik draması Love, Simon hemcins bir çifte straight emsallerinden yıllardır gördüğümüz hafiften sahte, alkışa layık bir öpücük bahşetme cesareti gösteren çok daha geleneksel bir sevinçli final ortaya koydu.

LGBT sinemayla dolu dolu geçen bir haftanın ardından, bu filmlerin, hala karamsar anlatıların hâkim olduğu bir sahnede çarpıcı biçimde nadir, istisna olmayı sürdürdüğü açıktır. Bu yılki NewFest dokunaklı AIDS draması 1985 ile açıldı ve festival dışından Disobedience, Marilyn, 120 Beats per Minute, The Happy Prince, Spa Night, King Cobra, Duck Butter ve Call Me by Your Name gibi yakın zamanlı diğer filmler hep asık suratlı notalarda bitti. Beginners, Love is Strange, The Shape of Water and Can You Ever Forgive Me? gibi filmlerdeki daha yaşlı queer karakterlerdeki artışı gördüğüme sevindim sevinmesine ama kapanış jeneriği aktığında daha fazlasına mutluluk tanındığını da görmeyi isterim.

Evet, söylediğim gibi, birdenbire müdahaleci bir Hollywood formülüyle kurtarılmadan gerçekçi bir şekilde vahim koşullarda yaşamayı sürdüren birtakım LGBT karakterler görmek bizim için önemli ve yönetmenler 80’lerden bu yana HIV’in yaşamsal hikâyelerini yeniden anlatırken tarihi yeniden yazmamalı. Fakat dayanıklılık, umut, hayatta kalma ve romans hikâyeleri görmemiz de aynı derecede önemli. Love, Simon’un pek çok eksiği gediği vardı ama çekici bir ırklararası gey çift arasında paylaşılan sahte, Richard Curtis-esk bir kaçış anı görmek ne kadar az rastlanır bir heyecandı. Kendimiz için daha fazlasını talep etmeye yetecek kadar straight mutluluk görmedik mi?

Straight karakterlerin ekrana sırtlarını dönebilecekleri gerçeklik sürekli hatırlatılmadan varolmalarına izin veriliyor. Western’lerden gerilimlere, gerilimlerden bilimkurguya tüm tür filmlerine yerleşiyor ve domine ediyorlar, queer başrol oyuncularının oynadığı anlatılara da aynı çeşitlilik sağlanmalı. Her gey hikâyesinin toplumsal bir önemi olması gerekmez. Neden bir Blumhouse korku filminin merkezinde lezbiyen bir karakter olmasın ki? Ya da Apatowcu bir komedide başrol oynayan biseksüel bir erkek?  Marvel’ın katıksız LGBT süper kahraman macerası haberi nerede?

Şüphesiz, gey tarihinin ekranda yer verilmesi gereken muazzam bir bölümü daha var, daha kaçışçı eğlencelerin yanı sıra onların da olmasına izin verilmeli. Trump sonrası nefret suçlarındaki dehşet verici bir artışın yaşandığı gerçek dünyadaki o kadar çok LGBT insan homofobiye direniyor ki her zaman multiplex’te 120 dakikalık bir hatırlatmaya gerek kalmıyor. Gey karakterlerin büyüyüp serpildiklerini, âşık olduklarını, eğlendiklerini, günü kurtardıklarını, zorlukları aştıklarını, bir arada kaldıklarını ve sonsuza dek mutlu bir şekilde yaşayacakları bir yerin onlara bahşedildiğini görmek istiyorum. Queer olmak her daim kolay değilse de sinemada da her daim bu kadar zor olmamalı.

Editör notu: Yazının orijinalinde yer alan LGBT kısaltmasını Türkçeleştirirken aynen koruduk. Benzer şekilde her ne kadar Türkçe literatürde ve akademik çalışmalarda “queer” kavramı cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine ilişkin bir çatı kavram olarak kullanılmasa; KaosGL.org olarak queer’i teorik bir tartışma zemininin yanı sıra politik bir araç ve eyleme biçimi olarak görsek de yazarın ifadesine sadık kalmayı tercih ettik ve aynen bıraktık.