Kültür Sanat

“Bu sisteme sana ‘Sen ol’ demiyor, ‘Güçlü ol’ diyor”

Perşembe, 17 Ocak 2019

Yazar Meltem Arıkan İngiltere’de sahnelenecek yeni oyununu kaosGL.org’a anlattı: “Aidiyet değil bu sorunları yaratan o kurumların kutsanması. Kutsala ait olduğun zaman sorun başlıyor.”

Enough is Enough ve Mi Minör oyunlarının yazarı Meltem Arıkan ile Londra’da hem 2019’da İngiltere’de sahnelenecek yeni oyunu hem de hayatı üzerine sohbet ettik. Keyifli okumalar!

Pek çok yazar yazdıklarının gerçekleştiğine şahit olur.  “Yazarın duası da laneti de tutar” derler ya. Toplum bilincinden ve oyununuz Mi Minör’den konuşalım biraz? Toplumun nabzını damarlarımızda  hissettiniz mi? 

Yani aslında bu Mi Minör ve Enough is Enough'dan da önce, “Yeter Tenimi Acıtmayın”dan da önce tuhaf bir şekilde yazdığım romanlardaki bazı şeyler gerçek hayatta oluyordu ve arkadaşlarım dalga geçiyorlardı benimle. “Meltem, ya beni yazsana  romanında” diye  bir geyik dönüyordu yani hep. Belki çok iyi gözlemci olduğum için, çocukluğumdan itibaren ve bilemiyorum bir şeyleri yakalayabiliyorum belki.

Mesela şimdi tekrar “Yeter Tenimi Acıtmayın” konuşuluyor, o roman 2003'te yayınlanmıştı ve biliyorsun 2004'te yasaklandı. Bir sürü insan sessiz kaldı. Bir sürü insan ben konuşurken “sen de abartıyorsun” dediler. “Yok yok, öyle şeyler olmuyor” dediler. 
Şimdi,  özellikle son zamanlarda bu çocuk ölümlerinden sonra  herkes geri dönmeye başladı ve sen “bunu ta ne zaman söylemiştin,  Meltem, sen bunları ta ne zaman yazmıştın” diye. Böyle bir şey sürekli oluyor, Mi Minör tabii  bunun pik noktasıydı. Ve gerçekten yazılan bir oyunun yüzde sekseni gerçekleşir mi yani? Üstelik de absürt bir oyun yani. Gerçekten onu yazarken çok eğlenmiştim ben, çünkü o kadar absürttü ki o kadar emindim ki yani bu kadarının olmasının mümkün olmayacağına.

Bir yandan da tabi, ne de olsa bir arada yaşıyoruz, ortak duyguları paylaşıyoruz. Şimdi bir de görünmez internet bağlarıyla da birbirimize bağlıyız. Fakat sizin analog dönem diye adlandırdığınız dönemde de bir bağ var mıydı acaba? 

Bence vardı yani o anlamda ben tamamen söylediklerine katılıyorum. Öyle bir şey var, yani öyle bir ana ağ var ve herhalde oradan besleniyoruz. Çünkü öbür türlü bunu açıklamak çok zor.

Ben Mi Minörü yazarken şöyle demiştim: Bu benim son oyunum Türkiye’de. Ben artık Türkiye’de bir şey yapmayacağım. Ve yurtdışında gitmek istiyorum Galler'de yaşamak istiyorum. Çünkü olmadı, bizim mayamız tutmadı sevgili Türkiye’yle. Özellikle “Yeter Tenimi Acıtmayın”dan sonra... Yani... Kitaplarım artık bir sürü kitap evinde bulunmaz oldu, yapılan röportajlar basılmaz oldu. Yani böyle varsın, ama yoksun. Gerek yok ki böyle bir şeye. Bu kötü hissettiren şey: Varsın ama görünmezsin. O zamanlar belki birazcık da genç olduğum için, çok üzüldüm, çok kırıldım bütün o olanlarla onun içinde zaten Galler'de yaşamayı çok istiyordum. 

Mi Minör'den önce öyle bir karar almıştım, o dönemde tamamen 2 sene internetin içinde yaşadım. Çünkü yeni nesli anlamayı çok istedim. Merak ediyordum. Onların  kafası başka türlü çalışıyordu ve tam da Anonymous, Wikileaks gibi oluşumların zirvede olduğu bir dönemde içinde oldum ve farklı bir genç nesille  iletişime geçtim, onlardan beslenerek yazmıştım Mi Minör'ü. Ve yazarken gerçekten başka bir dünya olabileceğine dair hala, azda olsa bir umudum vardı. O oyunu sadece gençler için yazmıştım aslında. Memet Ali'yle (Alabora) tartışmalarımız oluyordu oyunun sahneye koyulması sırasında ve o zamanlar o da “bu gençler apolitik” diyordu. Değiller. Sadece bizim anladığımız gibi bakmıyorlar hayata. Tam tersine, çok politikler ama biz onlarla aynı dili konuşmuyoruz. Bak göreceksin bu oyunu en çok onlar anlayacak demiştim ve söylediğimde de haklı çıktım. 

Sizin dijital döneme bakışınız süper pozitif, bilgisayar serbest olsun gençler çocuklar özgürce dünyayı açılsın mı? 

Bence her şey dengeli olmalı. Bizim en büyük sorunumuz galiba dengeyi kaybetmemiz. Dijital dünyayı çok destekleyenlerden biri olarak onun kurbanı da oldum bir taraftan da bakarsan. Yani her şeyin bir iyi bir de kötü tarafı var. O yüzden de bence biz dengeyi tutturmalıyız. Tabii ki çocuklar bilgisayar oyunu oynasınlar ama bu arada lütfen doğanın içinde de oynasınlar ağaçlara da tırmansınlar. 

Diğer yandan, bazı şeyleri engellemek çok zor artık. Bu yüzden teknolojiyle kontrollü olarak tanışsınlar diye düşünüyorum. Yani burada mesela (İngiltere'de), duymuşsundur sen de, mesela “Dick Pic” diye bir olay var. Çocuklar penislerinin fotoğrafını çekip gönderiyorlar. Ve fotoğrafı alan diğer çocuklar bu durumla nasıl baş edeceklerini, ne yapacaklarını bilmiyorlar. Çünkü tepki verseler dışlanacaklar. Tepki vermeseler rahatsız oluyorlar. Teknolojiyle birlikte çeşitli bilinmeyen durumlar oluşmaya başlıyor ve bence bunlar kontrol edilmeli. Peki nasıl yapacağız? Çocuklara öğretmeliyiz. Komple interneti yasaklamakla bir yere kadar olur.

Şöyle söylemişsiniz; “Ben anne babaların çocukları değil, korkuların korkuları büyüttüğüne inanmıyorum.” 

Evet. Eh tabi sürekli korkuyoruz yani. O kadar çok şeyden korkuyoruz ki... O yüzden de herhangi bir konuda konuşmaya başladığınızda önce korkular öne çıkıyor. Mesela niye ben şimdi hemen pornografi diyorum.  Çünkü kaç aydır haberlerde öldürülen çocukları görüyoruz. Eh bir de yani yaşadığımız hayat ve o sıradaki tecrübemiz de aslında bakış açınızı etkiliyor. 

Onlara neden korktuğumuzu söylememiz gerek yasaklamaktan ziyade. Çünkü öbür türlü aradaki iletişim kopuyor ve destek de olamıyoruz. Hiç bir şey yapamıyoruz. Gizli başka bir dünya oluşuyor ve o gizli dünya derinleştikçe de onların bizden ve gerçekten kopuşu da daha hızlı oluyor.  Onun için ben özellikle çocuklar konusunda daha açık bir iletişime inanıyorum ve endişelerimizi onlarla paylaşmamız gerektiğini düşünüyorum. 

Ebeveynler çocuklarını birer birey olarak görmekte zorlanıyorlar mı sanki?

Çocukları ne yazık ki genelde bizim devamımız gibi görüyoruz. Yani bizim yapamadıklarımızı yapmalı bizi gururlandırmalı, o yüzden de hani neredeyse bizim onlar için uygun gördüğümüz, çizdiğimiz yolda ilerlemeli onlar. Ben bunun çok büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Biz yetişkinler gerçekten yetişkin miyiz acaba? Yani biz gerçekten kendi korkularımızla kendimizle yüzleştik ve her şeyi bitirdik de çocukları  bu kadar zorluyoruz. Ben zaten pek çok yetişkinin yetişkin olduğunu bile düşünmüyorum ki.

Şiddet mağdurları üzerine Türkiye'de çok çalışma yaptınız, şimdi Enough is Enough vesilesiyle İngiltere'de de bir çalışmanız oldu, durum orada farklı mı? Nasıldı süreç?

Bu oyunun hazırlık aşamasında, bütün bu süreç başlamadan önce de ben bu gerçeği biliyordum. Yani İngiltere’de de çok da farklı değil aslında Amerika'da çok farklı değil, İsviçre'de çok da farklı değil.

Ama şöyle bir fark var: burada mağdurlar daha iyi korunuyor, yardım olanakları daha fazla, o travma dan kurtulma şansınız daha yüksek. Ne yazık ki bizim ülkemizde bu şansınız çok çok az. Burada bir de gizliliğe müthiş saygı var.

Burada iki farklı kurumla görüşmüştük, mağdurlara yardım eden. Tüm düzen, çok sıkı bir şekilde mağdurları korumak üstüne kurulu ve gizlilik çok önemli. İngiltere’de, özellikle de katı dinî geleneklerle yaşayan kadınlar için zaten bunu dile getirmek bile suç kendi toplulukları içinde. O yüzden de kimi zaman o topluluktaki insanlar bile bilmiyor bu kişilerin böyle bir yardım aldığını. Çünkü bilirse zaten kadın bu yardımı alamayacak ya da durum çok vahimse gerçekten onu o topluluk içinden alıp başka bir yere bile gönderebiliyorlar. O zaman da kadının can sağlığı için bunu yapması gerekiyor, ısrarcı oluyorlar bu değişim konusunda.

Enough is Enough’da bu örnekler üzerinden bir hikaye anlatıyorsunuz. Muhteşem oyuncular, müzik fevkalade, sahneyle izleyici de iç içe, Mehmet Ali Alabora'nın tanımladığı gibi “oyundan öte bir deneyim” yaşatıyorsunuz. Ve ağır bir konu var ortada. Babasının tecavüzüne uğramış kız çocuğuyla karşı karşıya olduğumuzu hissediyoruz gerçekten, hayatımızın içine giriyor şiddet mağdurları. Neden bu kadar direkt?

Yani ben bir başka bir tarz bilmiyorum. Benim romanlarımda çok direkt hep. Son romanım tek bildikleri aşk biraz daha yumuşak ve daha romantik bir dili var. Birazcık dilim değişiyor galiba artık ama hep çok direkt oldum ve ben yaşamda öyle bir insanım. Birazcık da yapımla da ilgili, başka türlü iletişim kurmayı bilmiyorum, başka türlü yazmayı da bilmiyorum. ,

O yüzden de çok zor oldu İngiltere’de. Burada bütün iletişim satır altı. Ben satır altı okumayı da beceremem. Bu sebeple de işte hayatım çok kolay olmuyor, Türkiye’de de olmuyordu. Hiç bir zaman anlamıyorum satır altlarını.

Çünkü direkt söylediğinde artık kaçacak bir yer yok. Ama başka türlü ifade ettiğini anlamak istemeyen yine onu bambaşka okuyabiliyor. Bu tarzın birazcık kaçmak isteyenlerin önünü kesiyor diye düşünüyorum. Kaçmasınlar. Çünkü bir çok seviyoruz kaçmayı, işimize gelmeyen her şeyden kaçıyoruz yani.

Kaçmamak lazım demişken daha temeline de inelim oyunun. Roman ve oyunlar kadın üzerine ama ve araştırmalarınız insan odaklı. Sizin çalışmalarınızdan anladığım kadarıyla, birincil derdiniz şiddeti sinsice destekleyen sistemler. 

Evet, benim en büyük sorunum ataerkil sistemler. Çünkü çünkü ne yazık ki bu sistem bizi biz olmaktan alıkoyuyor. Buradaki “Biz” nerede yaşarsan, kim olursan ol… Bizi doğayla bütünleşmekten alıkoyuyor, aslında bizi yaşamaktan alıkoyuyor. Bizi birer robot haline getiriyor ve bunun çok acımasız olduğunu düşünüyorum. Yani bu sistem bizi insan olmaktan uzaklaştırıyor, birbirimizden uzaklaştırıyor, mutluluktan uzaklaştırıyor, sevgiden uzaklaştırıyor. Onun için de çok büyük derdim var yani.

Hepimizi yönetmek için ideal yöntem yani; parçala-böl, nefreti öğret, yargıla. O zaman biz nasıl beraber yaşayacağız? Nasıl beraber yaşayacağız? Ve bence ataerkil sistem bunun üstüne kurdu.  

Şimdi size soracağım soruyu Mehmet Ali Alaboraya’da sormuştum. Enough is Enough’ı izleyenlerin bu temel konuyu pas geçmesi biraz zor, apaçık ortada çünkü. Fakat oyun hakkında yazılan değerlendirmelerde bundan sadece bir gazete bahsetmiş, neden ki? 

Sonuçta zor bir şey bundan bahsetmek belki de çünkü, yani 'I Love You Patriarchy' Yani patriarşiye karşı olduğunu söyleyen bir sürü kişi de aslında seviyor onu.

Neden?

Çünkü güç orada. Ve bu sisteme bir sistem ki sana “sen ol” demiyor da “güçlü ol” diyor. Ve bu güç ne yazık ki senin içinden üretilen bir güç değil, bu dışardan edindiğin bir güç onu öğretiyor sana. “Sen dışardan edindiklerine güçlü olabilirsin” diyor, onun için de etiketin çok önemli. Onun için toplum içinde kabul görmen çok önemli, taktığın çanta çok önemli, makyajını nasıl yaptığın, haftada bir kuaföre gidip gitmediğin çok önemli. Bir takım “tik”ler var. O “tik”leri yaparsan eğer güçlü olabiliyorsun.

Bunu yapabilmen için gerekliliklerden biri de patriarşiyi sevmek. Onun oyunuyla oynaman lazım. Öbür kabul edilmezsin. Dışlanırsın. Biz hepimiz dışlanmaktan o kadar çok korkuyoruz ki.

Kitaplarınız yasaklanıyor falan çünkü... 

Evet! (Gülüyoruz) Zaten öyle, işte kitaplarınız yasaklanıyor, sevilmiyorsunuz. O olaylardan sonra çok üzüldüm yıllarca, sonra şöyle bir şey öğrendim ve bunun içinde çok minnettarım: Artık sevilip sevilmemek hiç umurumda değil. Gerçekten hiç umurumda değil.

Ama mesela şu hala umurumda: Yeni romanım çıktı geçtiğimiz yıl, “Tek Bildikleri Aşktı” ve gerçekten okura ulaşmasını istediğim bir roman, en azından bu kabus günlerde birazcık insanları gülümsetecek ve içlerini ısıtacak bir roman; ama bir sürü kitap evi satmıyor Türkiye’de, hiçbir basılı mecrada mesela bunla ilgili en ufak röportajım çıkmıyor, görünmüyorsun. İşte sistemin o “tik”lerini beslemezsen birazcık böyle oluyor.

Görünür olmak, ünlü olmak, sesini duyurmak ne kadar önemli? 

Biliyor musun ben şuna inanıyorum, oyun da yazdım, o cümleme inanıyorum: 
“Bazen dünyayı bir kişi değiştiriyor, ve o bir kişiye ulaşmak bütün dünyayı değiştirmek anlamına gelebiliyor.”

O bir kişiye ulaşmak için olmana gerek yok neye gerek var? Galiba iletişime gerek var.

Mesela Türkiye'de ben çok okunan bir yazardım. Sürekli televizyonlarda yer alan bir yazardım. Yani tanınan bir yazardım. Galler’de oyunu yaparken beni hiç kimse bilmiyordu. Ama turne sayesinde hiç ulaşamayacağımız insanlara ulaştık ve hiç ulaşamayacağımız insanlarla açık duygusal bir paylaşıma girdik. Ve ben biliyorum ki ben orada bir süre hayata dokundum.

Biliyorum ki Türkiye'de bir sürü hayata hiç dokunamadım. Benim için görünürlük, artık, insanların hayatına ne kadar dokunabildiğimle bağlantılı.        

Peki bir konuyu tiyatroda anlatmakla kitapta anlatmak arasında nasıl bir etki farkı oluyor? 

Bence ikisinin de gücü farklı çünkü ikisinin ulaştığı kitle çok farklı.  Tiyatronun şöyle bir avantajı var: Kitlelere daha kolay ulaşabiliyorsunuz. Mesela kitap okumayı sevmeyen birine bir yazarın ulaşması mümkün değil. Tiyatro o anlamda daha insanları kendi yanına çekebilecek bir şey. Müzik kullandığın zaman, tiyatroya hiç gitmemiş birini müzik sayesinde kazanabilirsin. 

Kitap yoluyla insanları kazanmak çok kolay değil bu anlamda. Birde tiyatro daha direkt ve daha kısa sürede daha farklı bir etkileşim yaratabiliyor.

Enough is Enough baya geniş bir Britanya turu yaptı. Oyunla beraber gezmek, tiyatro turuna çıkmak, ve son yıllarda yaşadığınız her şey diyelim... Kaleminizi değiştirdi mi?

Kalemimi değiştirdi aslında. Şimdi yeni oyunu gelip gördüğünde farklı bir kalem göreceksin çok daha duygusal, çok daha duyarlı, çok daha kırılgan, çok daha açık.
Bir de oldukça cesaret isteyen bir şey yaptım; kendi öykümü yazdım. Kendi beynimi ve duygularımı açtım herkese bu son oyunda. Bu çok kolay olmadı. Ama bütün bu tur bana gerçekten bu sefer şunu gösterdi: İnsanlara dokunmak istiyorsam birincisi samimiyet ikincisi de kırılganlığını gösterebilmek çok önemli.

Sen kırılganlığını açıkça ortaya koyabildiğinde ancak  karşı taraftaki insanlar da sana açılabiliyor. Yani birazcık aslında nasıl iletişim kuracağımız bizim tavrımız belli ediyor. 
Bunu daha önce de söyleyebilirdim ama bu sefer çok canlı yaşadım. İnsanlar bu oyundan sonra çok duygusallaşıyorlar. 

İşte o duygusal anlarda, oyundan sonra yaptığımız o konuşmalarda yaşadığım açıklığın bir değişim yaratabileceğine inanıyorum. Bir değişim yaratmak için mi yazıyorsun dersen, hayır, öyle büyük iddialarım yok. Eskiden çok büyük iddialarım vardı, hepsinden vazgeçtim.  

Sizin vahşi hayvanlarla çok hoş bir bağınız var, geçtiğimiz günlerde yine yunuslarla yüzüyordunuz! (Gülüyoruz) Hayvan haklarından da sizin hayvanlarla ilişkilerinizden de bahsedelim mi biraz? 

Vallahi ben şöyleyim şu anda 50 yaşındayım. 50 yıllık tecrübemin sonunda en tehlikeli hayvanın insan olduğuna karar verdim. İnsandan daha tehlikeli bir hayvan olduğunu düşünmüyorum. İnsan hem beyni sebebiyle çok tehlikeli, hem kötülük yapabilme potansiyeliyle, hem de kibriyle çok tehlikeli. 

Biz o kadar kibirliyiz ki sanıyoruz gibi dünya bizim için var. Her şey bizim için. Öyle bir şey yok. Biz sadece bu dünyanın bir parçasıyız, yani bizim bir taştan çokta bir farkımız yok. Kendimiz çok büyük görüyoruz. Önce bir kere bunun çok büyük hata olduğunu düşünüyorum.

Biz doğanın bir parçasıyız, istesek de istemesek de. Yani “doğa bizim için var” falan değil. Biz bu doğanın bir parçasıyız. Düşün ki sen bir parçanı reddediyorsun. Eh sen bir parçanı reddedersen zaten nasıl bütünleşeceksin ki kendinle?

Ve doğayla ilişkimiz kesildikçe bedenimizle ilişkimiz kesiliyor. Bedenimizle ilişkimiz kesildikçe beş duyumuzla ilişkimiz kesiliyor, beş duyumuzla ilişkimiz kesildikçe algımız, duygularımız, duyduklarımız, dinlediklerimiz... Her şey çarpılmaya başlıyor. O zaman ne oluyor biliyor musun? Kendimizi göremiyoruz, duyamıyoruz. Eh o zamanda başkalarının ne dediği ve başkalarının bizi nasıl gördüğü en önemli hale geliyor. 

Hadi bakalım! Ondan sonra ataerkil düzenler nereden çıkıyor diyoruz! 

Yaa!! (Gülüyoruz) Böyle böyle işte! Aslında hepsi birbirini yaratıyor. Bu da nereden çıkıyor biliyor musun? Tek bir sebebi var: Acılarımızla yüzleşmekten o kadar çok korkuyoruz ki. Acılarımızda yüzleşmediğimiz için de kurbanla değil işkenceciyle empati kuruyoruz. Çünkü kurbanla empati kurarsak kendi acımızı görmek zorunda kalırız. Oysaki işkenceciyle empati yaparsak bunların hiçbirini yapmamıza gerek kalmaz. Onun için de kendimizi güçlüymüş gibi hissederiz. Altında çok da derin bir şey yok, aslında bu kadar da basit bir şey.  

Yeni oyunuzun kişisel bir hikaye olduğundan bahsetmiştiniz, aidiyet kavramını sorguladığınızı biliyorum. Hem Türkçe hem Galce hem İngilizce olarak sahnelenecek. Nasıl gidiyor bu süreç? Hem oyunu, hem de aidiyet üzerine sorgulamalarınızı merak ediyoruz, yanıtını buldunuz mu? 

Niye Galler'e kendimi ait hissettiğim ve çok sordum ve bence genetik. Genlerimizde nasıl ki binlerce yıllık bilgilerimiz bizimle birlikteyse... Bazen, sanıyorum doğadaki bazı yerler bir etki yaratıyor ve biz bir yerlere gerçekten kendimizi ait hissediyoruz. Niye Galler'e ait hissediyorum? Belki kendimi orada tekrar tanımladığım için. Belki buranın doğasının fısıldadığı bir şeyler bana bir şeyler anımsattı.

Ama bir diğer sebep buradaki doğanın hala eski doğa olması. Ne demek istiyorum? Yani burada hala 500 yıllık, bin yıllık yollar var, hala 800 yıllık ağaçlar var belki doğanın bu dokunulmamışlığı sebebiyle ben böyle bir ilişki kurabildim. 

Biz kendimizi o kadar açabilirsek, doğa gerçekten bir anne gibi yol gösteriyor. Ama biz o kadar kapatmışız ki kulaklarımızı gözlerimizi, ne duyabiliyoruz ne anlayabiliyoruz ama bana dersen ki bunun yolunu öğret; öğretemem. Bilmiyorum çünkü, ben sadece yaşadım 
Ben sadece o kadar acı çekiyordum ki, o kadar her şey çok ağırdı ki hani gerçekten ölmeyi düşünmek gibiydi... O zaman kendi doğayı bıraktığında o sana cevap veriyor. ( Gözlerimiz doluyor, ikimiz de ağlamaklı oluyoruz...)

Peki gözyaşlarıyla mı izleyeceğiz oyunu? 

Evet! Hem de çok fena! Oyun baştan itibaren sorguluyor ama yani şunu kabul ettim artık, evet orası benim annem, nokta. Orada da çok mutluyum, şahane. O yüzden de zamanımın büyük bir kısmını doğada geçiriyorum. Ne yapıyorum? Şimdi doğayı korumakla ilgili konulara daha çok özen gösteriyorum. Doğayla iç içe olmaya özen gösteriyorum, bu arada yazıyorum.  Daha başka bir bakış açısından insanlara, belki unuttukları şeyleri hatırlatabilirim diye birkaç proje üretiyorum. Şimdi yeni projelerim var. Ama yeni oyunu ağlayarak seyredeceksiniz, söyleyeyim, mendil getirin!  

“Evlilik aşkı öldürür mü” gibi olacak ama soracağım; aidiyet bireyselliği öldürüyor mu, ya da kişiselliği diyelim sizin tabirinizle?

Aidiyete nasıl baktığınla çok doğru orantılı aslında. Aidiyete milliyetçiliği yüklersen tabi ki set çeker ama benim bahsettiğim aidiyet doğayla bir bütünleşme benim bahsettiğim  aidiyet. Yoksa o bayrağın o haritada patriarşinin çizdiği yolların, asker botlarıyla belirlenmiş, kanla sulanmış çizgilerin aidiyeti değil. Benim söylediğim tam tersi bir özgürleşme getiriyor. 

Aidiyet, bir yandan, aile içi şiddetin de arkasına saklandığı bir araç, bu karanlık noktalarına da değinmeden geçmeyelim bence.

Kan bağları kanlı bağlardır. Aile ve akrabalık ilişkilerini benim için bu. Çünkü niye senin de dediğin gibi bu bağlara o kadar çok şey yükleniyor, bu bağlar o kadar kutsanıyor ki kutsanan her şeyin de çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Aidiyet değil bu sorunları yaratan o kurumların kutsanması. Kutsala ait olduğun zaman sorun başlıyor. Ya da ait olduğunu kutsallaştırdığında sorun başlıyor. Sen bu kutsal aileye ait olduğunda ayıplar başlıyor. Aile bu kadar kutsanmasa, bir aileye ait olmaktan güzel ne olabilir ki?

Bilmem, pek çok şey olabilir? (Gülüyoruz)

Bir aileye ait olmak güzel bir şey, ben kendi hayatımda, diyebilirim ki kendi ailemi ben seçtim. Kan bağlarımdan oluşan bir ailem yok benim. Ailemde bir tek oğlum varla kan bağım var. Ve bu aile bana sadece mutluluk veriyor. 

Pek çoğumuz günlük dozda aşağılanmalara uğruyoruz, sosyal seviyesi ne olursa olsun kadınlar, LGBTQİ+’lar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler derken liste uzuyor gidiyor. Kabaca toplumun çoğu aslında bu eşitsizlikten mağdur mu sanki? 

Kesinlikle! Kesinlikle mağdur. Sadece kadınlar değil, sadece çocuklar değil, sadece hayvanlar, sadece LGBTQI+ değil, baksana saymaya başlıyoruz ve toplumuz yarısı zaten mağdur... O yüzden daha da çok yazmalı, daha da çok konuşmalıyız. 

Siz güzel soru üretiyorsunuz. Bu yüzden size son sözümüzü sormayacağım ve okuyucularımıza bir sorunuz var mı diye soracağım? 

“Yüzleşmediğimiz karanlık kaderimizdir” demiştim daha önce bir yazımda. Okuyucuya da soruyorum, sen kendi karanlığınla yüzleştin mi?