Kültür Sanat

Sinema yazarı Senem Aytaç: Heteronormatif alan dışında ifade alanları yaratmak…

Pazartesi, 25 Şubat 2019

“Sinemada LGBTİ+” dizisi başladı, ilk konuğumuz sinema yazarı Senem Aytaç: “Temsiliyet hakkını, hepimiz herkes için talep etmeliyiz. Sansür meselesinde buralara adım adım, göz göre göre ve aslında bir tür örgütlenme ve dayanışma eksikliği ile geldik.”

Sinemada LGBTİ+ hikayeleri ne kadar yer alıyor? Sansür yasaları LGBTİ+ hikayelerinin yer aldığı filmleri nasıl etkiliyor? “Genel ahlak”ın kıskacında Türkiye’de ne durumdayız? Temsiliyet hakkının ötesinde cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve ifadesi beyaz perdeye nasıl yansıyor? Veya yansıyor mu?

Bütün bu soruları ve daha fazlasını tartışmak için sinema yazarlarına mikrofon uzattık ve “Sinemada LGBTİ+” yazı dizisi çıktı ortaya.

İlk konuğumuz Altyazı dergisinden sinema yazarı Senem Aytaç. “Toplumsal cinsiyet rollerinin, cinselliğin, kimliklerin, bedenlerin, arzunun –hayatta olduğu kadar- temsiliyet alanında da çeşitlendiği, akışkanlaştığı ve bunun görünür kılınabildiği bir dünya hayali” diyor Aytaç ve ekliyor:

“Egemen ya da anaakım sinemada görünürlük ve temsiliyet bu işin sadece bir boyutu elbette. Belki daha da önemlisi heteronormatif ve eril alan dışında yepyeni ifade alanları yaratmak ve orada çeşitlilik sağlayabilmek.”

Aytaç, LGBTİ+ etkinliklerinin yasaklanmasına da değiniyor:

“Tarih bize gösteriyor ki, çatlaklardan sızmanın yolları her zaman bulunuyor. Üretmenin, yaptıklarımız yapmaya devam etmenin kendisinin dahi bir mücadele alanı olduğu zamanlardan geçiyoruz.”

Temsiliyet ve görünürlük işin sadece bir boyutu

Sizce sinemada LGBTİ+ temsili, görünürlüğü nasıl olmalıdır, olabilir?

Bu sorunun ne kadar çok ne kadar çeşitli, farklı cevabı olabilirse o kadar iyi herhalde; tek bir cevabı olmaması gereken bir soru sanki. Elbette, genel olarak, görünürlüğün ya da ‘temsiliyet hakkı’nın artık bir mesele olmaktan çıktığı; toplumsal cinsiyet rollerinin, cinselliğin, kimliklerin, bedenlerin, arzunun –hayatta olduğu kadar- temsiliyet alanında da çeşitlendiği, akışkanlaştığı ve bunun görünür kılınabildiği bir dünya hayali eşlik ediyor bu olası cevaplara. Önümüzde uzun bir yol ve verilmesi gereken sayısız mücadele var.

Temsiliyet alanında LGBTİ+ görünürlüğünün artması, anaakımda kendine bir alan açması ile stereotipleşmenin önüne geçilmesinin mücadelesi eş zamanlı yürüyor sanki. Özellikle anaakım sinemada, bir karakterin sadece cinsel kimliği ile/yüzünden var olmasının ötesinde, herhangi bir karakterin heteronormativite dışında yönelimlere sahip olabilmesi bile çok sık rastlayabildiğimiz bir durum değil henüz. LGBTİ+ bireylerin bir “çeşitlilik”, bir “renk” ya da bir “kota” olmaktan çıkabilmesine hâlâ biraz zaman var gibi. Bir yandan da tüm dünyada LGBTİ+ mücadelesinin kazanımları aslında çok güçlü ve hızlı da ilerliyor.

Egemen ya da anaakım sinemada görünürlük ve temsiliyet bu işin sadece bir boyutu elbette. Belki daha da önemlisi heteronormatif ve eril alan dışında yepyeni ifade alanları yaratmak ve orada çeşitlilik sağlayabilmek… Tahakkümünü kuran sinemasal dili kıran, yeni formlarla oynayan, yeni keşifler yapan, çeşitlenen bir biçimsel özerk alanı daha çok önemsiyorum ben kendi adıma. ‘Kuir sinema’ olarak nitelenen alandaki ilham verici, dönüştürücü örneklerin çoğalması ve çeşitlenmesi bu anlamda heyecan verici. Estetiğin politikasına dair dönüştürücü müdahalelere daha çok ihtiyaç var bugün sanki.

Son olarak, kendi bakışımızı –sinema yazarları olarak dilimizi- heteronormativite ve erillikten arındırmayı; bakışımızı ve kalemimizi dönüştürmeyi de bu mücadelenin bir parçası olarak görmeli ve bu konuda daha aktif olmalıyız. Filmleri başka gözlerle izlemek, perdedeki imgeleri bakışımız aracılığıyla dönüştürmek de pekâlâ mümkün çünkü. Kendi bakışımızı kuirleştirmek üzerine de çalışmalıyız; bir tür ‘yaratıcı izleyicilik’ diyelim buna.

Bir de daha da genel anlamda, sinemanın arzu ile kurduğu ilişki üzerine daha fazla kafa yormak gerekiyor gibi geliyor bana. Güncel sinemada arzunun eksikliği üzerine de daha çok düşünmeliyiz.

Gişe rekorları kıran yerli komediler ve homofobi

Bu bağlamda Türkiye’de ne durumdayız?

Her türden baskının, muhafazakârlığın, tek tipleşmenin arttığı bir ortamda, iyi durumda olduğumuz söylenemez.

Ben, gişe rekorları kıran yerli komedilere mesela, cinsiyetçilik ve homofobi dozları yüzünden tahammül dahi edemiyorum. Fakat anaakımın dışında kalan, özellikle kurmaca örneklerde de, ilham verici ya da zihin açıcı bir şeylerle karşılaşmak çok mümkün olmuyor.

Belgesel belki bu anlamda daha ileri bir noktada bugünün Türkiye’sinde. Yaşam hakkı için mücadele edilmesi gereken bir ortamda, belki doğrudan sözünü söyleyebilmek, etki edebilmek için daha elzem bir araç olarak görüldüğünden belgesel. Bir aciliyet duygusu ile de üretilebildiğinden. LGBTİ+ bireylerin yaşadıkları yaşam hakkı ihlallerinin belgesini tutmak, tarihe şerh düşmek için başkaca bir alan da çok olmadığından belki.

Fakat asıl olarak, LGBTİ+ etkinliklerin yasaklanması, sansürlenmesi gibi çok temel meselelerde ciddi bir mücadele vermek gerekiyor. Maalesef sansürle ve yasaklarla mücadelede şu âna kadar çok bir sonuç elde edemedik, yeterince güçlü bir ses çıkaramadık.

Son çıkan sinemada sansür yasasının LGBTİ+ temalı filmlere yansıması nasıl olur?

Yasa çıkmadan önce de, sansürün özellikle LGBTİ+ üzerinde katı bir biçimde uygulandığına tanık olduk. Yakın zamanda Ankara’da Kuirfest’in yasaklanması, Pera Müzesi’nde Kuir Kısaların gösteriminin engellenmesi gibi örneklerde tanık olduk; doğrudan sadece adında ‘kuir’ geçiyor diye yasaklandı bu etkinlikler. !f İstanbul’un yöneticilerinin apar topar işlerinden alınmalarının dahi bununla dolaylı bir bağlantısı olduğu düşünülebilir. Zaten aynı politik, kültürel, ekonomik ortamın sonuçları hepsi. Bundan sonrası için de koşulların daha da sert olacağını öngörebiliriz sanırım. Yeni yasada keyfe keder bir şekilde uygulanacağından şüphemizin olmaması gereken “uygun bulunmayan filmler, ticarî dolaşıma veya gösterime sunulamaz” ibaresi elbette LGBTİ+ temalı filmler için de uygulanacaktır. Festivaller 18+ ibaresi ile bu tür filmleri göstermek istediklerinde ne gibi bir tepki ile karşılaşacaklar onu hep beraber göreceğiz. Elbette bununla beraber oto-sansür mekanizmaları da işlerde olacak ki bunun her zaman aslında daha keskin sonuçları oluyor.

Temsiliyet hakkını, hepimiz herkes için talep etmeliyiz

RTÜK’ün “genel ahlak” adı altında sansürü artık çok yaygınlaştı. Bütün bu sansüre karşı LGBTİ+ görünürlüğü ve ifade özgürlüğü için neler yapılabilir?

Hukuki zeminin ayağımızın altından çekildiği, herkesin ve her şeyin kriminalleştirildiği, filmlerin ağır ceza mahkemelerinde yargılanır hale geldiği bir ortamda mücadele vermek elbette kolay değil. Fakat diğer yandan da mücadeleye tam şimdi mecburuz.

Özellikle sansür meselesinde ortak bir mücadele yürütmekten başka çaremiz yok. Temsiliyet hakkını, hepimiz herkes için talep etmeliyiz. Sansür meselesinde buralara adım adım, göz göre göre ve aslında bir tür örgütlenme ve dayanışma eksikliği ile geldik.

Diğer yandan hep söylenen, bu tür baskı zamanlarının eğer mücadele verilebilirse farklı üretim biçimlerine, alanlarına kapı da aralayabileceği. Tarih bize gösteriyor ki, çatlaklardan sızmanın yolları her zaman bulunuyor. Üretmenin, yaptıklarımız yapmaya devam etmenin kendisinin dahi bir mücadele alanı olduğu zamanlardan geçiyoruz. Yaşamsal bir mücadele bu artık herkes için ama yöntemlerini bulmak da kolay değil.

Sizin sinemada en sevdiğiniz LGBTİ+ temsilinde güçlü, klişe karakterler barındırmayan filminiz ve karakteriniz hangisidir?

Çöl Kraliçesi (The Adventures of Priscilla, Queen of the Desert, 1994), The Rocky Horror Picture Show (1975), Hedwig and the Angry Inch (2001), Paris Is Burning (1990) gibi seyircisinin üzerine sim bombası atar gibi bulaşan filmlerin gönlümde ayrı bir yeri var. Şaşaalı tavırlarını çok seviyorum.

Tsai Ming Liang’ın Yalnız Yatmak İstemiyorum’unun (Hei yan quan, 2006) tuhaf esrikliği; Wong Kar Wai’nin Mutlu Beraberlik’indeki (Chun gwong cha sit, 1997) oyunbaz romantikliği; Almodóvar’ın nevrotik karakterleri geliyor aklıma sevdiklerimden.

İlk soruda bahsettiğim yeni bir dil yaratma ve varolanı yıkma meselesinde ise halen (LGBTİ+ filmi sayılır mı bilmem ama) Vera Chytilová’nın Papatyalar’ı (Sedmikrásky, 1966) sinema tarihindeki en ilham verici örneklerden biri bence. Son döneme gelirsek de, Kalp Atışı Dakikada 120’nin (120 battements par minute, 2017) örgütlü bir hareket içerisinde yer alan, alacak olan herkesin izlemesi gereken, zihin açıcı bir film olduğunu düşünüyorum.