Kültür Sanat

“LGBTİ+ karakterler boyutsuz bir mizaha malzeme oluyor”

Çarşamba, 20 Mart 2019

“LGBTİ+ karakterler maalesef yedinci sanatta genelde ‘homofobik’ bir şekilde yansıtılabiliyor. Böylesi tiplemelerin inatla boyutsuz bir mizaha malzeme olması çok sakıncalı bir durum.”

Yedinci sanatta LGBTİ+ görünürlüğü ne alemde? Mizahın malzemesi olmak dışında ne gibi olanaklar yaratılabilir? Türkiye’de ne durumdayız?

Sinema yazarı Kerem Akça anlattı.

Sizce sinemada LGBTİ+ temsili, görünürlüğü nasıl olmalıdır?

Ötekileştirilmemeli. LGBTİ+ karakterler maalesef yedinci sanatta genelde ‘homofobik’ bir şekilde yansıtılabiliyor. Bunun kimsenin farkında olmaması da çok büyük sorun. Böylesi tiplemelerin inatla boyutsuz bir mizaha malzeme olması çok sakıncalı bir durum. Hollywood’da böyle bir şablon var. Bundan kötü etkilenen diğer ülkelerden çıkan yönetmenler de olabiliyor maalesef. Sözgelimi Jim Carrey ile Ewan McGregor’un rol aldığı ve gerçek bir hikayeden yola çıkan başarılı ‘LGBTİ+ dolandırıcılık filmi’ “Seni Seviyorum Philip Morris” (2009) inatla bu temsillerin uzağında durduğu için stüdyoların otosansürüne maruz kaldı. Limitli vizyona girdi. Ama kendi alt türünde klasikleşecektir.

Bu bağlamda Türkiye’de ne durumdayız?

Tarihimize bakıp “Köçek” (1975) ve “Beddua”yı (1980) da düşününce “Zenne” (2012) gibi farkına varmadan ‘homofobik’ duran filmlere şaşırmıyoruz. Tek tük denemeler var. Ama genelde cinsiyetçi ve homofobik dille üretilen komedi filmleri alışkanlık haline gelmiş durumda. Elbette eğer Türkiye’den olarak görülürse “Hamam” (1997) ve “Lola ve Bilidikid” (“Lola + Bilidikid”, 1999) önemli bir boşluğu dolduruyor. Son dönemde ise Ali Kemal Çınar’ın yaratıcı ve deneysel trans Kürt filmi “Gizli”ye (“Veşarti”, 2013) özel bir parantez açmak lazım. Onun ötesinde “Teslimiyet” (2009), “Aziz Ayşe” (2012) gibi amatörden hallice filmler ‘gelenek’e ayak uyduruyor.

Son çıkan sinemada sansür yasasının LGBTİ+ temalı filmlere yansıması nasıl olur?

Üzülerek söylemek gerekirse Kutluğ Ataman’ın LGBTİ+ hikayesi anlattığı yeni filmi herhangi bir destek alamadı. Böylesi çok fazla proje duyuyoruz. Maalesef yeni yasayla bu olanak tamamen ortadan kalkacak, belki öyle olduğunu göstermeyen projeler destek alabilir. Bu noktaya gelmiş durumdayız.

RTÜK’ün “genel ahlak” adı altında sansürü artık çok yaygınlaştı. Bütün bu sansüre karşı LGBTİ+ görünürlüğü ve ifade özgürlüğü için neler yapılabilir?

Özellikle 6 Kasım 2017’de Ankara’daki Alman LGBTİ+ Günleri’nin yasaklanması ve onun devamındaki süreç çok üzücü. Bu durumu özgürlükçü bir gelenek oluşturan ‘KuirFest’i farklı şehirleri dolaştırarak belli ölçüde bertaraf etmek mümkün olabiliyor. Belki de farkındalık yaratmak için o şehirlerdeki etkinliklere daha çok destek olmak ve bunun üzerine sosyal medyada bir ‘yara’ olarak gitmek gerekiyor. Ne yazık ki ülkemizde kadın hakları da, LGBTİ+ hakları da trajik durumda. Bir Pink yürüyüşüyle her şeyi çözmek kolay değil. !f’in bitirilmesi de bu anlamda kendi ayakları üzerinde duran bir geleneği yok etmek anlamına geldi. Gökkuşağı Filmleri bölümü filmleri ve partisiyle yıllarca gelenek haline gelmişti. !f, LGBTİ+ kültürünün merkezine dönüşmüştü halbuki…

Sizin sinemada en sevdiğiniz LGBTİ+ temsilinde güçlü, klişe karakterler barındırmayan filminiz ve karakteriniz hangisidir?

Elbette Kenneth Anger filmlerinin hem tarihsel açıdan hem de birey temsili açısından önemlidir. 60’larda özellikle Yasuzo Masumura’nın üçlü ilişki başyapıtı “Manji” (1964) unutulmamalı. Fassbinder’in ise “Querelle” (1982) ve “Petra Von Kant’ın Gözyaşları” (1972) özellikle LGBTİ+ bireylerinden ‘plastik klasikler’ çıkartma anlamında değer arz eder. Peki ya İngiltere’nin deneysel kuşağının nev-i şahsına münhasır auteur’ü Derek Jarman’ın “Seabastiane”ınını (1976), ‘homoerotizm’in başladığı yeri unutmak mümkün mü? 90’larda ise Yeni Eşcinsel Sineması’yla birlikte Gregg Araki, Todd Haynes ile Gus Van Sant’in yarattığı stilize ve özgürlükçü geleneğin en ikonik kanıtları şunlardır: “Yaşamın Dibi” (“The Living End”, 1992), “Poison” (1991) ve “Benim Güzel Idaho’m” (“My Own Private Idaho”, 1991). Son 20 yılda da bu alandaki üretim ‘çeşitlilik’ ve ‘kalite’ açısından verimli geçti. Özellikle Almodovar’ın “Annem Hakkında Her Şey”i (“Todo Sobre Mi Madre”, 1999), Ozon’un “Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları” (“Les Gouttes D’Eau Sur Les Pierre Brulantes”, 2000), John Cameron Mitchell’in kült başyapıtı “Hedwig ve Kızgın Çıkıntısı” (2000), Jonathan Caouette’in “Tarnation”ı (2003), Kimberly Peirce’ın “Erkekler Ağlamaz”ı (“Boys Don’t Cry”, 1999), “Sev Beni” (“Fucking Åmål”, 1998) temsil ve sinema anlamında zihinlere en çok kazınan işlerdi.

Böylesi ‘modern klasikler’e imza atan bazı LGBTİ+ yönetmenlerinin yaşlandıkça özgürlükçü ruhlarından uzaklaşıp muhafazakar ve ahlakçı olabildikleri de rastlanan bir durum. Benim favori karakterlerim Fassbinder’in ‘Querelle’i ve John Cameron Mitchell’in ‘Hedwig’i olabilir.