Yaşam / Cinsellik

Nefretin modern dünya etiketleri: “Hashtag NoFem!”

Çarşamba, 17 Nisan 2019
Haber: Kaos GL

Bu ayrımlar, LGBTİ+ camiasını en temel dayanak noktası olan dayanışma olgusundan uzaklaştırıp, kolektif yapı temelinde oluşan mücadele alanları ve alternatiflerine zarar verebilir hale getirmektedir.

Oğuzhan Uzun, Kaos GL dergisinin 164. sayısına yazdı.

Ben, öteki’nin bakışında yazılıdır.

Kimlikler çoğu zaman “ben” ve “onlar” temelinde kurulur. Toplum içerisinde bireyler birer “ben” ve “onlar” yaratırlar. Bu yaratımın asıl amacı aidiyet duygusunun gereği olarak, mensubu olduğumuz gruba olan inancımızı ve makuliyetimizi ispatlamaktır. Bu makuliyet kendi içerisinde “ben”in aidiyet duyduğu gruba ve kendine karşı kimliğini sabitleme ve aynı zamanda “onlar”dan ayırma ihtiyacını gidermektedir. Bahsettiğimiz bu “kimliğini sabitleme” sürecinde “ben”, “onlar”ı dışarıda bırakma edimi üzerinden kendisini kurar. Aynı zamanda “ben” ve “onlar” ilişkisi birbirine tamamlayan bir süreçtir. Ben ne “olmamaklığı” üzerinden kendisini kurarken, “onlar”a ihtiyaç duymaktadır. Kısacası kimlik tekrara dayalı bir edimsellik içerisinde “öteki” üzerinden diyalektik bir biçimde oluşturulmaktadır.

Butler bu durumu Kristeva’dan ödünç aldığı “abject (tiksinç olan) kavramıyla şöyle açıklamaya çalışır:

“Korkunun Güçlerindeki tiksinçlik tartışmasında Kristeva yapısalcı bir mefhum olan sınır oluşturucu tabunun, dışlama yoluyla münferit bir özne inşa etmek açısından ne denli kullanışlı olduğuna dikkat çeker. Tiksinç bedenden atılanı, dışkı olarak boşaltılanı, kelimenin gerçek anlamıyla "Öteki" kılınanı belirtir. Yabancı unsurların dışa atılmasıymış gibi görünür, ama aslında bu dışa atma edimi yabancıyı fiilen tesis eder. "Ben-değil"in tiksinç olarak inşaası sayesinde bedenin sınırları tesis edilir, bunlar aynı zamanda öznenin ilk dış hatlarıdır”(Butler,2014:220).

LGBTİ+ sosyalleşmesi de zaman zaman bu kimlik sabitleme sürecinden etkilenmektedir. Şöyle ki; “Feminen bir geyin, feminenliği, görece maskülen olan bir geye çok feminen gelebilir ve de bu konumlama üzerinden kendi "maskülenliğini" sabitleme çabası içerisinde, kendini "maskülen" bir gey olarak tanımlayabilir” (Gürel,2012:19).

Burada ortaya çıkan “maskülen” ve “feminen” olmak kavramları zaman zaman beyan dışında bir “dışarılama” görevi görebilmektedir. Altını çizmek gerekir ki; bu tanımlama süreci her zaman böyle bir görev görmez. Ne var ki günümüzde LGBTİ+ sosyalleşmesi içerisinde feminen ve maskülen olmak çoğu zaman kendisi gibi olmayanı dışlamak şeklinde gerçekleşmektedir. Politik olarak dişil ya da feminen olana karşı var olan bu sistematik karşı duruş, temel bir ayrıştırma, sabitleme konusunda kurumlarca desteklenmekte ve “normal” olanın ikili cinsiyet sistemindeki kadın ve erkek olduğu konusunda bir ısrara dönüşmektedir.

Cinsel pratiklerin kategorizasyonu bilinçli bir ayrıştırma görevi görmesi açısından en temel unsurdur. Bu noktada cinselliğin bir hakikatin unsuru ve özü olarak kurulmasının ileriki zamanlarda ayrıştırıcı ve ötekileştirici bir yönünün olacağı ve olduğu da görülmektedir. Tam da bu noktada LGBTİ+lar arasındaki feminen ve maskülen olmak tartışması gizil bir biçimde bu stereotipleşme sürecine destek vermektedir.

Peki, bu gizil destek nasıl gerçekleşmektedir?

Eril ya da dişil olanın ne olduğunu ya da toplumsal cinsiyet normlarının en ham halini tüm bireyler aile içerisinde öğrenmektedir. Dişil alana mesafe alma süreci gelenekler içerisinde “sünnet” ritüeli ile erkekliğe adımın en temeli adımı olarak görülmekle başlayıp, kabul sayılan “cinsiyetler”e dayatılan mavi ve pembe renklerle bezenmiş nesnelerle devam etmektedir. Bu durumda kendisini maskülen olarak tanımlayan bir geyin, ona göre alıktıran zırıl “feminen” bir geye karşı oluşturduğu söylem ikili cinsiyet sisteminden devralınan normun devamını ve performasyonunu bize göstermesi açısından çok önemlidir. Oluşturulan bu söylem nedir? Burada bu söylemden önce söylemin oluştuğu alanı incelemek konunun ehemmiyeti anlamamız açısından daha faydalı olacaktır.

Tanışma uygulamalarındaki “sembolik şiddet”

Biliyoruz ki; geylerin kullandığı Hornet, Planet Romeo, Grindr ve Tinder gibi tanışma uygulamaları, kanımca tıpkı Twitter gibi bir kamusal alan görevi görmeye başlamışlardır. Toplumsal alanda sosyalleşmenin zora girdiği zamanlarda seks partneri ya da duygusal partner bulmak amaçlı çoğu gey bu uygulamaları kullanmaktadır. Bu uygulamalar belli amaçlar doğrultusunda tasarlanmış ve kullanıma sunulmakla beraber son dönemde özellikle Hornet ve Romeo komünite içerisinde faydalı işlere de imza atmaktadırlar. Tüm bunların dışında bu tanışma uygulamaları, demografik özelliklerin, cinsel rolün, arayışın ve fiziksel özelliklerin ne olduğuna dair alanlar açmaktadır. Kişiler bu alanları doldurarak arayışlarını net bir şekilde ifade edip deyim yerindeyse “mevzuyu net” kılabilmektedirler. Bunun yanında kendinizi tanıtmak amaçlı bu uygulamalarda yer alan bir diğer özellik ise “bio” dediğimiz kısımlardır. Buranın doldurulmasına yönelik size bir seçenek sunulmadığından dolayı burayı doldurmak kesinlikle sizin özgürlüğünüzdedir. İşte bu noktada ağırlıklı olarak # ile ulaşılabilirliği imkânlı ve kolay hale getiren bazı kalıp ifadeler ile arayışlar sürdürülmektedir. Bu ifadelere, #nofem, #maskülen #maço #kadınsı #erkeksi #aktif #pasif gibi ‘hashtag’li kullanımları örnek verebiliriz. Görünürde bir sorun yokmuş gibi dursa da bu kullanımlar sohbetler esnasında hem bir engelleme kültürünü yaygınlaştırması, hem de feminen geylere karşı duruşu ifade açısından son derece problematiklidirler. Sohbetler esnasında son derece cinsiyetçi söylemlerin varlığının ötesinde bu kullanımlar, dişil alanın korkunç, tiksinç bir şey olduğu fikrini oluştururken, bazı cinsiyetçi normlar çerçevesinde geyleri ikiye ayırarak bu iki alanın birbirine olan nefretini körüklemekte ve maskülen olmak, feminen olmaklık karşısında yüceltilmektedir. Belirli bir içselleştirme hususunda, yaratılan söylemsel pratikler ve edimler kişileri belirli bir kalıba itmekle beraber, asıl olanın o olması gerektiğine inandırır. Burada elbette şunu belirtmek gerekir ki kimse istemediği, herhangi bir şeyi yapmak durumunda değil fakat kişilerin varoluşlarına yönelik dışlayıcı performanslar göstermek sosyalleşme alanı içerisinde bir iktidar mekanizmasının oluştuğunu göstermektedir. Her şeyden önce cinsiyetçi dünyadan, hemcinsinden hoşlandığı için dışlanan bir grubun farkında olarak ya da olmayarak “feminen” ve “maskülen” kategorileri üzerinden, dışlandığı grubun cinsiyetçi normlarını kullanarak karşısındakini “öteki” haline getirmesi son derece kötü bir durumdur. Bu performasyon, sunulan cinselliğin ikircikli yapısını ortaya koyup, # ile ulaşılabirliği kolaylaştırmakta ve toplumsal cinsiyet normunun yeniden üretimini sürekli dolaşımda tutmaktadır. Eşcinsel erkeklerde bu yeniden üretim, cinsel rol ve eğilim temelinde, cinsel ilişkide penetre eden–penetre edilen ayrımlarıyla gerçekleşmektedir. Tanışma ve partner bulma uygulamaları, bu anlamda toplumsal cinsiyet normunu yeniden üretme ve dolaşımda tutmak konusunda, devralınan cinsiyet normunun nasıl gizil bir destek haline geldiğini açıkça gözler önüne sermektedir.

Cinsiyetin bir hakikat ya da bir öz olarak kurulması konusu tam da bu noktada devreye girmektedir. Normal ya da doğal olanın erkek ya da kadın olması konusundaki ısrarlı söylemin tarih ötesi bir işleve sahip olan cinsiyet ve cinsellik pratikleri ile hem bedenleri, hem de arzuları yarattığı söylenebilir. İktidarların gücü bilgi-güç söylemi içerisinde çoğu zaman cinsiyet ya da toplumsal cinsiyet normunun yeniden dolaşıma sokulması olarak ortaya çıkmaktadır. Bu dolaşım ise bireylerin ne olmaklığı, ne isteyeceği, neyi arzulayacağının yaratılmasıyla mümkün kılınmıştır. Bu durumun en büyük tezahürü tüm toplumsal kategorilerin erkeklikle ilintili olarak bezenmesiyle ortaya konmuştur. Söylemin emrettiği düzeyde seyretmeyen kimliklerin öteki haline getirilme sürecinde toplumun bir parçası olan ve bu söylem çerçevesinde yetişmiş olan eşcinseller de süreçten azade değillerdir. Söylem kişileri, belirli hareketler ve toplumsal manevralar bağlamında söylemin dışına çıkılmaması konusunda zorlayıcı bir pozisyona itebilir. Bu zorlayıcı pozisyon ile başa çıkabilmenin en iyi yolu erk zihniyetle donanmış alanlarda bulunmak ya da feminen olana karşı mesafe ile gerçekleşebilir. Bu mesafe alma süreci ne yazık ki toplumsal alanda çatışmanın ve ayrımcı söylemlerin temel nüvesini oluşturmaktadır. Aktif olan geylerin bu mesafe alma süreci “penetre eden” üzerinden gerçekleşmekle birlikte düzen içerisinde pasif adamların ya da erkeksi kadınların birer hata oldukları konusundaki fikrini güçlendirerek ortaya konulmaktadır… Sosyolojik manada feminen ya da maskülen kategorilerinin patalojik hale getirilmesi bu ayrımın keskinleşmesine sebep olurken, toplumsal cinsiyet normlarının da yerleşmesine olanak sağlamaktadır. Toplumsal cinsiyet normunun yeniden üretiminin sürekli hale gelmesi “feminen erkekleri” “maskülen aktifleri” ,“full aktif geyleri”  ve “aktifim ama gey değilim” diyenlerin birbirine olan nefretini gitgide körüklemektedir. Unutulmamalıdır ki erkeklik zorlayıcı pozisyonunu almak konusunda oldukça ısrarcıdır çünkü kabul görmesi buna bağlıdır.

Erkekliğin bir şiddet biçimi olarak tezahür etmesi “hegemonik erkeklik” ile mümkün olmaktadır. Hegemonik erkeklik kavramı bir tahakküm ilişkisi olarak, sadece kadınlar üzerinde değil, erkeklerin diğer erkekler arasında ve tüm cinsiyetlerle ilişkilerinde de birer baskı ve tahakküm aracı haline gelen bir kavramdır. Bu manada konumuzla ilişkili olarak Bourdieu’nın “Eril Tahakküm ve Sembolik Şiddet” kavramlarının yararlı olacağını düşünmekteyim.

Bourdieu erkekliği erdem, şeref ve bunların korunması temelinde yorumlayarak cinsiyetin belirleyici unsurunu cinsel organa bağlamaktadır. “Böylelikle, cinsel organların toplumsal tanımı, algıya doğrudan açık olan doğal niteliklerin basitçe kaydedilmesinin çok ötesinde, bir dizi yönlendirilmiş tercih pahasına veya daha iyisi kimi farklılıkların vurgulanması veya kimi benzerliklerin yok sayılması yoluyla gerçekleştirilen bir inşanın ürünüdür” (Bourdieu,2015:27). “Penisi belirleyici bir etken olarak gören Bourdieu devamında “Bedenin bir ön tarafı vardır, cinsiyet farklılığının yeridir bu; bir de arkası, cinsel olarak farklılaşmış ve potansiyel olarak dişil, yani edilgen, boyun eğen, tam da eşcinselliğe dair Akdeniz’e özgü küfürlerde jest veya kelimelerin anıştırdığı gibi” (Bourdieu,2015:30). Bourdieu’ya göre ilişkide fail olarak aktif olmak hem cinsel anlamda hem de toplumsal anlamda tahakkümün temel itkisini oluşturmaktadır. Bourdieu eşcinsellerde bu durumun çok net bir biçimde ortaya çıktığını kanıtlamaktadır. Aktif ve pasif olma durumunun yarattığı anlamın toplumsal hayattan kopuk olmadığını dile getirir ve ekler, pek çok toplumda penetrasyonda penetre edenin libido domanandi’nin onaylanması şeklinde gerçekleştiğini ve eşcinsel sahip olma’nın bir güç gösterisi edimi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu eşcinsel olana sahip olma edimi ise pasif olanı dişilleştirme üzerinden gerçekleşmektedir. Erkek için en büyük korkunun burada dişilleşme olduğu görülmektedir. İşte bu üstte ve alta olma durumu tahakkümü yaratan şeydir.

Bu ayrımlar, LGBTİ+ camiasını en temel dayanak noktası olan dayanışma olgusundan uzaklaştırıp, kolektif yapı temelinde oluşan mücadele alanları ve alternatiflerine zarar verebilir hale getirmektedir. Varoluşumuzu anlamanın yolunu kapatıp ve farklılığımızı kendi içimizde eritmek ise mücadelenin hiçbir zaman isteyeceği bir şey olmayacaktır. 

Son söz yerine…

“Kişinin içindekine ait olan Öteki’dir. Kişinin durduğu yerden bilebileceği yalnızca ötekidir. Ben, öteki’nin bakışında yazılıdır. Ve bu, içerisi ve dışarısı arasındaki, ait olanlarla olmayanlar arasındaki, tarihleri yazılı olanlarla bağımlı ve konuşulamayan bir tarihe sahip olanlar arasındaki sınırları alaşağı eden bir anlayıştır. Söylemin bu ikiliği, öteki’nin ben’e bir gereksinimi, kimliğin ötekinin bakışındaki bu yazılımı, kendi dillendirişini büyük ölçüde verili bir metnini menzili içinde bulur” (Hall,1998:71)

Toplumsal olay ve olgular her zaman resmi tarih yazını içersinde yer bulamamaktadır. Resmi tarih deyim yerindeyse “ben”lerin tarihini yazmaktadır. Dışarılanan, öteki olanlar ve ötekileştirilenlerin tarihini ise resmi tarih yazmaz. Fakat “ben” resmi bir tarihinin yazılışının temel argümanı “onlar” dır. Stuart Hall’un bu pasajı kimlik denen mefhumun hem kısa tarihini ortaya koyması hem de yaşanan kimlik mücadelesinin görünürlük temelinde amacını açıklaması açısından önemli bir yerde durmaktadır. Mücadelenin kendisi “onlar”ın tarihinin en nihai amacıdır. Görünürlük! 

Kaynakça

1.    BOURDİEU, P.(1999). “Eril Tahakküm”, çev.: Bediz Yılmaz, Bağlam Yayınları, İstanbul

2.    BUTLER, J.(2014). Cinsiyet Belası “Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi”, (çev). Başak Ertür, Metis Yayınları, İstanbul.

3.    GÜREL, E. (2012). “Siber- Âlemde Kimlik, Cinsellik Ve Homonormatif İzler” İstanbul Bilgi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kültürel Çalışmalar, Yüksek Lisans Programı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul

4.    Hall, Stuart (1996) Questions of Cultural Identity. London:Sage