Medya

“Gazeteci nefretin, ötekileştirmenin, ayrımcılığın aktarılmasına karşı olmalı”

Pazartesi, 8 Temmuz 2019

Medya ombudsmanı Faruk Bildirici kaosGL.org’a medyada ayrımcı dille mücadeleyi, otosansür ve sansüre rağmen gazetecilik ilkelerini savunmayı ve yeni medyayı anlattı.

Fotoğraf: Naz Akman / Ankara Gazeteciler Cemiyeti 

Medya ombudsmanı Faruk Bildirici kaosGL.org’a medyada ayrımcı dille mücadeleyi, otosansür ve sansüre rağmen gazetecilik ilkelerini savunmayı ve yeni medyayı anlattı.

Faruk Bildirici, 9 yıl boyunca medya ombudsmanı olarak çalıştığı Hürriyet gazetesinden Mart ayında işten çıkarılmıştı.

12 Eylül Askeri Darbesi’nden yalnızca üç ay önce gazeteciliğe adım atan Faruk Bildirici, Cumhuriyet’te sıkıyönetim muhabirliği, Sabah’ta parlamento muhabirliği ve Hürriyet’te araştırmacı yazarlığın ardından okur temsilciği ile sürdürdüğü meslek yaşamına bugün bağımsız olarak devam ediyor.

Hürriyet’in Demirören Medya Grubuna satılmasının ardından kendisine “Gazeteyi eleştirme, genel medya yazıları yaz” denildiğini ve 3 yazısının yayımlanmadığını hatırlatan Bildirici, siyasi iktidarın baskısına boyun eğen medyaların okurun güvenini yitirdiğine dikkat çekti.

Bağımsız medya ombudsmanı olarak yayımladığı yazıları ile medyaya etik sorumluluklarını hatırlatmayı sürdüren Bildirici, “Gazetecilik gerçeğe sadakat ister, iktidara, güç odaklarına, iş insanlarına değil” diyor. Sözü Faruk Bildirici’ye bırakalım.

Ombudsmanlık ne işe yarar?

Dünyanın her yerinde medya için işlevsel bir araç medya ombudsmanlığı. Çünkü ombudsmanlığın temel amacı daha kaliteli ve etik kurallara uygun haber yapılmasını sağlamak.

Bir çeşit denetim aracı demek mümkün mü?

Evet, medyanın kendi kendini denetlemesi için oluşturulan bir mekanizma. Kendi kendine denetim meselesi önemli, ben her zaman medyanın dışarıdan denetlenmesine karşı çıktım.

Biz gazeteciler hata yaptığımızda bunu kendi içimizde düzeltmeliyiz. Aksi halde dışarıdan yapılan denetimler eninde sonunda bir baskı aracına dönüşür.

Ombudsmanlığın ikinci bir işlevi de şu: okurun gazeteciyi denetlemesi.

“Köşe yazarı bir şiddet biçimini savunmuş, ‘bunu niye savundun’ diye sormaya gerek var mı?”

Ombudsmanlık Hürriyet’te nasıl işliyordu?

Herkes köşe yazısı gibi yazıp yolluyorum sanıyordu aslında şöyle bir çalışma tempomuz vardı. Diyelim ki okurdan bir eleştiri geliyor. Kayda değer bir konu diyorsam, önce yazana soruyorum ‘ne diyorsun’ diye. Tartışıyoruz. Bazen konunun muhatabı muhabir olmuyor, birim yöneticisi ile birlikte değerlendiriyoruz. Hata olmadığına ikna olursam, okura bunu açıklayan bir yanıt yazıyorum.

Bazen hata olduğunu anlıyorum ama değerlendirmemizde bunun tekrarlanmayacağını düşünüyorum o zaman bu hatayı yeniden gündeme getirmiyorum.

Bazen de gazetedekileri ikna edemiyorum, o zaman da köşede yazıyorum. Onların görüşünü de alıyorum, karşı görüşleri varsa onu da köşeye koyuyorum.

Özellikle yeniden açılmaya muhtaç olmayan konular olduğundaysa yazarla, birim yöneticisi ile tartışmadan yazıyorum.

Mesela?

Şöyle, diyelim bir köşe yazarı öyle bir şey yazmış ki bir şiddet biçimini savunmuş. Bu durumda ‘bunu niye savundun’ diye sormaya gerek var mı? Ya da gitmiş bir yerin reklamını yapmış. Bunun gibi konularda yazara sormuyorum, doğrudan köşede eleştirerek yer veriyorum.

Siz hata yaparsanız?

Muhakkak ben de hata yaptım, hata yaptığımı da kabul ettim. İnsanız sonuçta. Aslında böyle durumlar için dünyada standartlar editörleri var onlar da yayın öncesinde etik denetim yapıyorlar.

Bu halde medya ombudsmanının iki farklı sorumluluğu var diyebilir miyiz?

Evet, böyle söyleyebiliriz. İlki ile ombudsman etik ilkeler üzerinden kendi medyasını denetlemiş oluyor.

Diğeri ile de okuyucu ve izleyici ile çalıştığı medya kuruluşu arasında köprü görevi görüyor. Bu doğrudan onların temsilciğini yapmak anlamına gelmesin, okurun, izleyicinin beklentilerini, taleplerini incelemek ve değerlendirmek vazifesiyle bir köprü oluşturmaktan bahsediyorum.

Türkiye’de medya ombudsmanlığı neden işlemedi?

Türkiye’de ombudsmanlık ne yazık ki geldiğimiz noktada bitti. 2000’lerin başında Yavuz Baydar ile Milliyet gazetesinde başlamıştı. 2010 yılında da ben Hürriyet’le başladığımda dört gazetede ombudsman vardı; Hürriyet, Cumhuriyet, Sabah ve Milliyet. Günümüzde ise maalesef ombudsman olan gazete yok.

Bu ne anlama geliyor?

Medyanın daha kaliteli, etik kaygıları güden gazetecilik yapmak gibi bir amacının kalmadığı anlamına geliyor.

Bitmesi bir yana, Türkiye medyasında ombudsmanlığın yayılacağını öngörüyordum. Çünkü Hürriyet’teki deneyimim -öyle sanıyorum ki- gazetecilikte ombudsmanlığa ne kadar ihtiyacımız olduğunu gösterdi. Orada kendi gazetemi aklamaya çalışmadım, kim hata yaptıysa söyledim, genel yayın yönetmeni, muhabir ya da yazar… Hatalarını söyledim ve düzeltmeye çalıştım.

Yaptığım iş aslında hatalardan artı değer üretmekti. Bir hata tespit ediyorsun, editöryel zincirdeki herkes o hatanın bir daha yapılmaması gerektiğini görüyordu. Böylece daha iyi gazetecilik yapmış oluyorsun, Türkiye’nin de gazetecilikte etik ilkeler bağlamında daha iyi gazeteciliğe çok ihtiyacı var…

“Gazetecinin kıstası genel ahlak olamaz”

Sansür ve otosansürün göbeğinde anaakım medyada, medya ombudsmanı olmak nasıldı?

Türkiye’de sansür de otosansür de her zaman vardı. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döneminde hiç bir dönemle kıyaslanamayacak kadar otosansür ve sansüre maruz bırakıldık. Bunu gazeteciliğe 12 Eylül döneminde başlayan biri olarak söylüyorum. 12 Eylül’den sonra yaşanan sansürün kuralları netti, eskiden gazeteciye ‘bunu yazmayın’ denirdi.

Oysa bu dönem çerçeve genişledi, şimdi ‘bunu yazın, şöyle yazın, bu başlığı şöyle yapın, bunu üçüncü sayfaya çift sütun koyun…’ deniyor. Özetle gazetecilikte sansür müdahale değil doğrudan belirleme noktasına geldi…

Peki otosansür?

Otosansür meselesine gelince… Türkiye’de tabu konuları her zaman vardı. Gazetecilerin çoğu tabulara dokunmak istemez. Ama eğer siz otosansürle mücadele etmek istiyorsanız tabulara dokunmak zorundasınız. Bir gazeteci toplumun her zaman ilerisinde olmalı, bağları koparacak kadar kilometrelerce değil, beş on adım ilerisinde olsun, tabulara dokunsun yeter…

Camla çevrili bir odadaki kuşları düşünün, sürekli cama kafasını vurur çıkmaya çalışır ama sınırları öyle öğrenir. Biz gazetecilerin de o kuşlar gibi camları zorlaması lazım ama geri çekilirsek, zorlamaktan vazgeçersek, sınırları kaybederiz… Benim meslek yaşantımda yaptığım iş hep tabu konuları zorlamak oldu, çünkü o konuları zorlamazsam ben, ben olamam.

Mesela genel ahlak en sinir olduğum kavram. Nedir kardeşim genel ahlak? Böyle muğlak bir kavramda uzlaşmayız. Şehirdeki Leyla Hanım ile köydeki Ahmet Efendi’nin genel ahlakı aynı olabilir mi? Dahası gazetecinin kıstası genel ahlak olamaz. Çünkü gazeteci herkesin özgürlüğüne ve değerlerine saygılı olmalı, muğlak kavramlarla çalışmamalı.

Doğan Haber’den Demirören’e geçince de sansürün boyutu değişti herhalde?

Aydın Doğan döneminde de sorunlarım vardı ama Demirören ile birlikte sorunlar tamamen müdahaleye dönüştü. Öyle ki işimi yapmamı engellediler. Demirören döneminde Hürriyet’te 3 yazım yayımlanmadı. Bana “Gazeteyi eleştirme, genel medya yazıları yaz” dediler. Eh, bunun üzerine de beklenen sonuç oldu.

Etik ilkeleri gözetmeyen medya kuruluşlarında çalışan ama evrensel gazetecilik ilkelerini sahiplenen meslektaşlarınıza ne önerirsiniz?

Yönetici ve sorumlu mevkide olanlar hariç kimseye bir şey diyemiyorum. Çünkü medya kuruluşunda işsiz kalan bir arkadaşın başka bir yerde iş bulma şansı yok gibi... Sadece yöneticilere şunu söyleyebilirim, insanları kandırma işlevi görmemeliler, ‘mış’ gibi yapmamalılar…

“Gazeteler nefret söyleminde başı çekiyor”

Medyada cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine yönelik ayrımcı dilin önüne nasıl geçilebilir?

Aslında sadece LGBTİ’lere karşı değil toplumda ‘öteki’ sınıfına dâhil olan herkese yönelik ayrımcı bir dilden bahsetmek mümkün.

Erkek egemen bir dil, tabular ve genel ahlak medyanın her alanına hâkim… Oysa gazetecinin ufkunun açık olması lazım. Bakın ilkelerden bahsetmiyorum henüz, ilkelerden önce gazetecilerin işlerinin, insanlarla olduğunu hatırlamaları lazım.

İnsanlara bakarken onların sadece insan olduğu ve sadece insan oldukları için doğuştan bazı haklara sahip olduklarını öğrenmeleri lazım. Lezbiyen, Kürt, Suriyeli, Afgan… Sadece ve sadece insanların doğuştan gelen haklarını kabul etseler ayrımcı dil sorununu çözmüş olacağız.

Gazeteciler bu bariyeri neden aşamıyorlar sizce?

Aşamıyorlar çünkü medyada yönetici pozisyonda olanların kafa yapısı değişmiyor, o değişmeden de gazetecilerin tek tek etik ilkelere önem vermesi büyük bir değişim yaratmıyor. Medya yöneticilerinin evrensel gazetecilik ilkelerini kabul edip, uygulamayı değerli bulmaları gerekiyor.

Ama şunu da söyleyelim, medyada özellikle kadın haklarına dair epey bir yol alındı. Tabi gazeteler bu yolu durup dururken kat etmedi. Medyada çalışan kadınların mücadelesi ile bu alanda çalışan kadın sivil toplum kuruluşlarının emeği ile daha eşit bir dil mümkün oldu. Çok sıkı mücadele ettiler ve medyanın genelinde dil epeyce düzeldi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Kadın Gazeteciler Komisyonu “Cinsiyet eşitlikçi haber kılavuzu” hazırladı. Hürriyet’te “Cinsiyetçi dile karşı rehber” oluşturuldu. Tüm bunları medyada çalışan kadın arkadaşlar yaptı.

LGBTİ’lere yönelik ayrımcı dil de benzer şekilde yine mücadele ile değişecek.

Yakın gelecekte sizce nasıl olacak ayrımcı haber dili ile imtihanımız?

Önümüzdeki günler LGBTİ’lere yönelik ayrımcı dille mücadele açısından çok da parlak olmayacak diye düşünüyorum. Ombudsmanlık kaldırılıyor, yayın ilkeleri duvarda asılı bir tabeladan ibaret…  

İlkelere özen konusunda çok gerideyiz. Son 2 - 3 ayda toplumda yükselen öfkeyi gazeteciler daha gerilimli bir yere tırmandırıyor. Oysa ayrımcılığın önüne geçecek bir dil kullanması, içerik üretmesi gerekir gazetecinin ama ne yazık ki aksi oluyor, gazeteler nefret söyleminde başı çekiyor.

LGBTİ+’lara karşı nefret söylemini, nefreti yeniden üretecek şekilde başlığa taşımak oldukça yaygın mesela…

Ben buna ‘dedim dedi gazetecilik” diyorum. Bu değil ki gazetecilik. Ben şimdi biri için ‘sahtekârın tekidir’ desem, gazeteci de aynen aktarsa bu tarafsız gazetecilik mi olacak? Gazeteci nefretin, ötekileştirmenin, ayrımcılığın aktarılmasına karşı olmalı. Evet, bilgiyi aktarırken tarafsız olmalı ama biz gazetecilerin taraf olduğu değerler vardır. İnsani değerler; demokrasi, barış, laiklik, insan hakları… Biz bu değerlere tarafız. Bu sebeple nefret söylemine karşı olmak gerekir.

En temel meselemiz şu: Bizim mesleğimiz insan mesleği. Bu ne demek, insan haklarını gözeteceksin. Savaşa karşı olacaksın, çünkü insandan yanaysan insanın öldürülmesini destekleyen bir işi savunamazsın. Silahları övemezsin, bunu yapamazsın. İnsanı korumak üzerine haberini yapacaksın. Şablon bu, her ayrımcılık biçimine uyar…

“Bir çıkarın aleti değiliz biz sadece gazeteciyiz”

Hürriyet’in ardından medya ombudsmanlığını sürdürüyorsunuz. Bu irade nereden geliyor?

Var olma mücadelesinden. Kendi mesleğime inanıyorum. Benim mücadelemi beni Hürriyet’ten atarak engelleyemezler çünkü. Buradan da alsalar ben başka şekilde devam ederim. Yazmanın gücüne inanıyorum çünkü. Mesleğimi sürdürmek için meydan okuyorum.

Şimdi tek başıma izlemek, değerlendirmek epey vakit alıyor. Üstelik yalnızca Hürriyet’i değil tüm medyayı izlemeye çalışıyorum.

Stefan Zweig’ın Satranç’ı gibi… Hiçbir şey yokken bile çabayı sürdürmek gerekiyor. Yazmanın, gazeteciliğin gücüne inanıyorum. Hem yalnız da sayılmam, birçok meslektaşım periscope’ta yayım yapmaya devam ediyor, değerli gazeteciler bloglarda yazıyor. Aslında herkes devam ediyor. Üstelik şuna inanıyorum, meslektaşlarımın bu üretimleri yaygın medyalardan çok daha fazla insan tarafından takip ediliyor.

Neden peki?

Okurun güvenini yitirdiler… Çünkü gazetecilik gerçeğe sadakat ister, iktidara, güç odaklarına, iş insanlarına değil. Oralara sadakat gösterdiğin zaman izleyicinin güvenini kaybedersin, şu anda olan da bu. Yeni bir döneme girdiyse Türkiye ve yeni bir medyadan bahsedeceksek artık onlar olmayacak. Bloglarında yazan köşe yazarları, periscope’tan yayım yapan gazeteciler olacak yeni medya alanında. Çünkü bu kaynaklar gerçekten güvenilir, bu yeni mecralar insanlara sadece bilgi vermek istiyorlar.

Bir çıkarın aleti değiliz biz sadece gazeteciyiz.

Kitap çalışmanız nasıl gidiyor? Okuyucuyu neler bekleyecek bu kitapta?

Güzel gidiyor.

Neden gazeteci olduğumu anlatarak başladığım kitap esas olarak ombusmanlık dönemime odaklanıyor. Ben yıllarca Hürriyet’te çalıştım ama Cumhuriyet kökenliyim. Orada ilk öğrendiğimiz şey arşivciliktir. O dönemdeki tüm tartışmaları arşivlemiştim. Bunlar üzerine epey çalışmam lazım.

Neden gazeteci oldunuz, bizimle paylaşır mısınız?

Tabi anlatayım… Antep’te ilkokul 5 sınıftaki öğretmenimiz duvar gazetesi çıkarıyordu sınıfta. O gazete için biz öğrenciler ikiler üçer ayrılıp bölgedeki vali, emniyet müdürü gibi kişileri ziyaret edip haber yaptık.

Bana ve arkadaşıma dönemin emniyet müdürü ile görüşmek düştü. Emniyet müdürü bizi çok iyi ağırladı, çikolatalar, gazozlar… O sırada bir polis içeri hırpani kılıkta bir genci getirdi. O babacan emniyet müdürü, bizim yanımızdan kalktı o gencin yanına gitti.

Sanırım hırsızlıktan yakalanmış bir gençti, “bacağım ağrıyor” dedi. Müdür “hangi bacağın ağıyor” diye sordu genç de gösterdi, emniyet müdürü o ağrıyan bacağına bir tekme attı. O yaşlarda –bugün de öyle- anlamam mümkün değildi böyle bir şeyi. Ben o odadan çıktığımda gazeteci olacağım dedim. Hatta ilk haberlerim 12 Eylül işkence haberleridir, belki de o gence borcumu ödemeye çalıştım.

“Bazen mücadele kazanmaktan daha değerli olur”

Gazetecilik açısından umutlu musunuz?

Ben her zaman umutluyum. Umudu da mücadele gücünden alıyorum. Umut yoksa mücadele yok, mücadele yoksa da umut yok. Zaten mücadele etmemek var olan durumu kabul etmek demektir, ben var olanın değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Hürriyet’teki veda yazımda da vardı, insanlar bazen kazanamayacaklarını bildikleri mücadeleye girerler çünkü bazen mücadele kazanmaktan daha değerli olur.

Diğer yandan aslında kazanmanın da ipuçları görünüyor artık. Teknoloji değişiyor, siyaset değişiyor, hayat da bizden yana. Böyle daha fazla devam edemez ki. Yaygın medya bir yandan dijital mecranın baskısı altında diğer yandan siyasi baskı altında, bunu atlatamaz…

Siyasi iktidarın kontrolü altına girerek okuyucunun güvenini yitirdiler, yeni dijital mecraların hızına da yetişemiyorlar. Gerçekten bu böyle gitmez… İnsanların bilgi edinme ihtiyacı da sürdüğüne göre özgür gazetecilik de sürecek… Bu sebeplerle umutluyum.

Faruk Bildirici’nin Hürriyet’te yayımlanmayan üç haberine ve medya değerlendirmelerinin tümüne buradan ulaşabilirsiniz.

İlgili haberler:

Hürriyet okur temsilcisi Bildirici haberimize yer verdi

Hürriyet okur temsilcisi: “AIDS’i eşcinsellik ile eşdeğer göstermek yanlışı daha da büyütüyor”

Kaos GL 2018 Medya İzleme Raporu