Yaşam

Umudu tazelemek: Bir eylem olarak dostluk

23 Temmuz 2019
Haber: Kaos GL

İçinde yaşadığımız tablo gerçekten karanlık görünmektedir ama biz gerçekten tamamen birbirimize güvensiz, çıkar ve fayda peşinden koşar halde miyiz?

Burcu Şenel, Kaos GL dergisinin 166. sayısına yazdı:

Dostluk bugün daha çok kişiler arası tekil deneyimlerle, bireysel yaşamlarımız bağlamında değerlendirilen bir ilişki türüdür. Bunun yanında aslında tarih boyunca kolektif ilişkilerden bireysele farklı anlamlarla görünür olmuştur. Farklı toplumsal ilişkiler, diğer kavram ve kavrayışlarda olduğu gibi dostluğun anlamı ve türünü de değiştirmiş, dostluk farklı durumlar içinde ve farklı bireyler arasında türlü tanımlar kazanmıştır.

Örneğin Antik Yunan’da dostluk, polis’in siyasal yaşamıyla ilişkisi içerisinde, yurttaşlık bağlamında ele alınmıştır. Buna göre dostluk, yurttaşların karşılıklı ilişkisi ve uyumu üzerinde temellenir. Yurttaşın görevi vatana bağlılıksa, dostluk da dostun gereksinimleriyle devletin gerekli kıldığı şeyler örtüştükçe siyasi yaşam içinde yer bulur (Lynch, 2013, s. 45). Buradaki başat problemlerden biri, yalnızca “aynı” olanlar ile “eşitlerin” kusursuz dostlukta kapsanmaları ve adaletin temeli haline getirilmeleridir (Baker, 2014, s. 109).  Bu “eşitler” kimler, dostluk kimlerin dostluğudur? Elbette o zamanın yurttaşları, kamusal alana çıkabilen kişiler olan erkekler arası dostluktur. Dostluğa böyle bir bakış, toplumdaki mevcut eşitsizlikleri kenara atarken kadınları, köleleri, tüm azınlıkları dostluğun dışında tutmaktadır. Bu bakışa göre çocuklar büyür, köleler kölelikten belki bir şekilde kurtulabilir; ama örneğin kadınlar, her daim dostluğun dışında kalacak ya da eksik bir dostluk kuracaktır (Baker, 2014, s. 113).

Dostluğun modern kavranışına baktığımızda, daha çok insanların bireysel yaşamlarıyla ilişki içerisinde değerlendirildiğini, kendimize/özel alana ait bir kavram gibi ele alındığını görürüz. İçten bir karşılıklı bağlılık ilişkisini oluşturur ve bireysel seçimlerin sınırları dâhilinde yer alır (Lynch, 2013, s. 60). Nilgün Toker’in (2014) vurguladığı gibi, modernlik diğerine bağlanmada değil, tam tersine ayrımda oluşan bir benlik tanımına dayanır. Dostluk da bu şekilde kendimize mal ettiğimiz şey; özel alana aldığımız, kendimize ait kıldığımız, dolayısıyla da artık dışarıya ait olmayana, içeriye alınana işaret eden bir ilişkinin adı olarak anlam kazanır (Toker, 2014, s. 32).

Modern zamanlarda akla biçilen rol, iktidarını kullanmaktır (Plumwood, 2004). Bireysel mülk edinmenin gelişmesiyle birlikte de rasyonellik ve öz çıkarın öne çıktığı toplumsal yaşam içinde tüm ötekilerle ilişkiler daha çok araçsal bir ilişki temelinde ilerler. Liberal kuramcıların, maksimum faydanın peşinde koşan araçsalcı özne tasavvuru bu bağlamda bize modern zamanların bireylerinin ötekiyi bir başka benlik olarak değil, araç olarak gördüklerini söyler. Onlar; gereksinimleri, hedefleri ve içsel değeri ile göz önünde tutulup saygı gösterilmesi gereken ayrı bir faillik ve direniş merkezi değildirler (Plumwood, 2004, s. 195). Karşılıklı birbirlerini var ettikleri insanlarla bağ kurmazlar, ilişki çıkarlar odağında ilerler.

Benzer bir eleştiriyi, Hannah Arendt’in modern toplum eleştirisinde görürüz. Kapitalizmin ve ulus devletlerin yükselişi, yayılmacı politikalarla büyüyen savaşlar ve zenginlik arayışı, yaşamı zorunluluk alanlarının istila etmesini beraberinde getirmiştir. Böyle bir toplumda üretim-tüketim ilişkileri ve ekonomik kaygılar öne çıkmış, insanlar kendi bireysel ihtiyaçları ve yaşamlarına gömülmüştür. Yaşamın temel amacı maddi rahatlık ve statüyü koruma olarak belirlendiğinde, çalışmak bir zorunluluğa ve daimi hedefe dönüşür. Zaman sadece meta üretmek ve metaları tüketmek için harcanır. Böylesi bir faaliyet alanı içerisinde insanlar kendilerini, daha çok özel alanlarda aileleri ve yakınları arasında iyi ve özgür hissetmeye başlamışlardır. Dolayısıyla Arendt’e göre insanların birbirlerine ve içerisinde yaşadıkları dünyaya karşı hissettikleri sorumluluk, birbirlerini var etmeye dair sahip olabilecekleri minnet yerini “yabancılığa, yalnızlığa ve köksüzlüğe” bırakırken, “onları kimlikten ve ortak duyudan da yoksun bırakır” (Berktay, 2016, s. 81).

Böyle bir zamanda insan ilişkileri/dostluklar da çoğunlukla özel alana sıkıştırılmış durumdadır. Richard Sennett’in Kamusal İnsanın Çöküşü’nde (2013) anlattığı gibi, artık “kendi başımıza, ailemizle ve yakın arkadaşlarımızla baş başa kalmayı, kendi başına bir amaç haline getirme çabasındayız.” Her bireyin benliği, kendisi için temel kaygı alanına dönüşmüştür; kendini tanımak dünyayı tanımak için bir araç değil, amaç haline gelmiştir (Sennett, 2013, s. 17). Bu nedenle modern insan kendine dönmüş, kendi benliği içine gömülmüştür. İnsanlar arası ilişkiler de piyasa tarzı bir mübadele gibi işler (s. 24). İnsanlar karşısındakinden gördüğü kadarıyla ona kendisini açar ve mübadele edilecek şeyler bittiğinde, bu ilişkilenmenin getirdiği doyum sona erdiğinde iletişim de sona erer. Bu narsisist “ben” her şeyin merkezine konulduğunda, toplumsal ilişkiler ve meseleler de kişisel birer unsurmuş gibi ele alınmaya başlanır. “Politik kategorileri de psikolojik kategorilere” dönüştürme yolunda ilerleyen bu sürecin sonunda politika şahsileşir; tartışma ve polemik, sadece insanları birbirlerini ilkesizce desteklemeye ya da yerin dibine batırmaya sevk ederek bölmekten başka bir şeye yaramaz ve bu birbirini dinlemenin, karşılıklı konuşmanın ve ortak eylemin uzamı olan kamusal alanın çöküşü demektir (Berktay, 2016, s. 173)

Bunları bugün doğrudan deneyimlediğimiz öfkeyle, şüpheyle, nefretle harmanlanan toplumsal çatışma ortamı içerisinde düşünmeye başladığımızda, tablo daha da bulanıklaşır. Siyasi iktidarlar, Arendt’in totaliter rejimler üzerinden anlattığı gibi, sözlerini geçirebilmek için kendilerine sadık ve tek tip insanlara ihtiyaç duyarlar. Bu da çoğulluğun ve farklılığın bastırılması demektir. Bunu gerçekleştirme yolunda atacakları ilk adım, “insanlar arasındaki karşılıklı güveni yok etmeye çalışmak ve herkesin birbirinden şüphe ettiği, korktuğu, birbirini araçsallaştırmayı hak gördüğü bir toplum yaratmaya çalışmak” olur (Berktay, 2016, s. 175). Yaşamlarına dair derinliği, anlamı ve biricikliği yitirmiş kitlelere, hissettikleri “fuzulilik” hissinin yüklediği öfkeyi körüklemeye çalışırlar (Berktay, 2016, s. 81). Başka insanlarla ve çevresindeki gerçeklikle bağları kopan insanlar, her tarafta nefret edilecek ve korkulacak düşmanlar kurgulayan totaliter rejimde “düzen” ve “normallik” sağlamak amacıyla şiddete sarılırlar; özellikle eğer bu şiddet yabancı bir işçiye, ırksal, etnik veya cinsel bir azınlığa yönelikse fazla bir tepkiyle karşılanmaz (Berktay, 2016, s. 82). Bu aslında insanlar arası bağın yitimi, tecrit halidir (Arendt, 2013, s. 276). Baskı hepimizi sarıp sarmalarken bizi kendi içimize kapanmaya çağırır.

İçinde yaşadığımız tablo gerçekten karanlık görünmektedir ama biz gerçekten tamamen birbirimize güvensiz, çıkar ve fayda peşinden koşar halde miyiz? Ya da korkudan tamamen diğer insanlardan yalıtılmış, tek başımıza, kendi dünyamıza kapanmış durumda mıyız? Ben böyle olmadığını düşünüyorum. Hatta aksine zor zamanlarda, ortak deneyim ve dertlerle yola düşen insanlar olarak daha fazla bir araya gelerek kendimize türlü şekillerde hareket alanları yaratmaya çabaladığımızı görüyor ve hissediyorum. Bu insanlar, dostlarımız, içine doğduğumuz aile ya da gruplardan farklı olarak seçtiğimiz insanlardır. Onlarla bizi bir araya getiren şeyse ortak dertlerimiz, amaçlarımız ve hayallerimizdir. Bu anlamda kan bağı gibi kendiliğinden gelen bir ilişki biçimi değildir bu. Aksine belirli seçimlerle peşine düşerek, emek vererek ve eyleyerek var ettiğimiz bir şeydir. Bu süreç benzerliklerimiz kadar farklılıklarımızı ve türlü çatışmayı da içerisinde barındırır. Sürekli dönüşür ve ilişkisellikle biz de birbirimizi dönüştürürüz. Bu ilişki, heyecan verici bir üretkenlik barındırır; öngörülemez, sınırları kolay çizilemeyen, bir anda patlayıp yeşerecek tohum gibidir. Bu anlamda yukarıdaki anlatıların aksine dostluğu, insanlar/gruplar arası ilişkisellikle gelişip sağlamlaşan, dayanışmayı içerip perçinleyen ve bu yolda politik bir ortaklık zemini oluşturan ilişki biçimi olarak görebileceğimizi; dostluğa böyle bir bakışı ise, Arendt’in eylem anlayışıyla birlikte ele alabileceğimizi, dostluğu bir eylem olarak okuyabileceğimizi düşünüyorum.

Arendt’e göre eylem, şeylerin ve maddenin aracılığı olmadan, doğrudan insanlar arasında geçen yegâne etkinliktir ve kamusal alanın kurucu unsurudur. Eyleyerek yaşam alanımızı var ederiz. “Bu müşterek dünya, herkesin bir araya toplandığı bir yer olmakla birlikte, orada mevcut olanlar bu dünyada farklı konumlar işgal ederler. Başkalarınca görülenler ve duyulanlar, anlamlarını, herkesin farklı bir konumdan görüyor ve duyuyor olmasından alır” (Arendt, 2013, s. 101). Yani eyleyen bizler bir yandan aynıyız, insanız. Fakat “hiç kimsenin, şimdiye dek yaşamış, yaşamakta olan ya da yaşayacak başka herhangi biriyle asla özdeş olmayacağı tarzda insanız” (Arendt, 2013, s. 35-37). Dolayısıyla eylem, öncelikle çoğulluk durumuna karşılık gelir.

Eylemin işaret ettiği çoğulluk ve farklılık, eylemenin “inisiyatif almayı, başlamayı, bir şeyleri harekete geçirmeyi” (Arendt, 2013, s. 260) içermesiyle ilişkilidir. Tamamen yeni bir şeyin başlamakta oluşu, başlangıcın doğasından ileri gelir. Buradaki yeni, “daima bir mucize kılığında” ortaya çıkar, ucu açıktır; “insanın eyleyebilir olması, ondan beklenmedik olanın beklenebilir olması, sonsuz olasılıklardan birini gerçekleştirebilir olması demektir” (Arendt, 2013, s. 261). Böyle bir şeyin mümkün oluşu, her insanın benzersizliğinde temellenir. Arendt bunu “doğum” üzerinden anlatır. Başlama olarak eylem ona göre doğum gibidir, her doğumla benzersiz bir dünya oluşur (Arendt, 2013, s. 261). Buradaki türlü potansiyellerin, çoğulluğa evrilebilmesi ise ancak birlikte eyleyerek gerçekleşir. İnsanlar sadece bu şekilde türsel aynılıklarının yanında bireysel farklılıklarını/benzersizliklerini/insani kimliklerini yaratırlar (Berktay, 2016, s. 151).

Bu bağlamda konuşmanın alanı, Arendt’e göre eylemle yakından ilişkilidir; çünkü insanlar “eylemde bulunarak ve konuşarak kim olduklarını gösterir, benzersiz kişisel kimliklerini etkin bir biçimde ortaya koyarlar ve bu sayede insani dünyada boy gösterirler” (2013, s. 263). Eylem ve konuşmanın bir arada var ettiği bu yeni doğuş, insanın benzersiz hikâyesini oluşturduğu süreçle el ele gider. Birbirine temas eden insanların irade ve niyetlerinden oluşan türlü hikâyeleri, birbirlerini dönüştürür ve yeni hikâyelere kapı aralar. Zaman zaman çatışmaları içeren, hedefine ulaşamayan bu birliktelik hali, ne olursa olsun yeni hikâyeler üretir (Arendt, 2013, s. 270).

Arendt, bu süreçte eylemin öngörülemezliğinin önüne geçmenin sınırlarını çizecek şeyin söz vermek ve sözünü yerine getirmek, geriye döndürülemezlikten çıkışın ise bağışlama yetisi olduğunu söyler (2013, s. 342). Söz vermek, sorumluluk almaktır ve verilen sözleri yerine getirmek insanları çelişkilerden, belirsizliklerden korur. İnsanları bir arada tutan kuvvet, onları çevreleyen iktidardan farklı olarak, bu karşılıklı verilen sözlerdir. “Egemen olmadan” ortaya çıkan bir karşılıklılık ve özgürlük potansiyelidir bu (s. 352). Bağışlamaksa hatırlamayı, dünü-bugünü bağlamayı ve yarına devam etmeyi mümkün kılar. Arendt’in deyimiyle bu melekeler, “belirsizlikler okyanusunda” “güvenlik adaları” kurarak insan ilişkilerinin devamlılığını sağlarlar (s. 343). Başkalarının mevcudiyeti ve eylemliliğine bağlı olan bu yetilerde tahayyül önemli kavramlardan biridir. Ne yaptığımızı, içerisinden geçtiğimiz ve ilişkilendiklerimizi bir durup düşündüğümüz bir süreci içerisinde barındırır.

Birlikte var ettiğimiz böyle bir dünya, ölümlü insanların yaşam sürelerini aşmıştır ve aşacaktır. Eylemler birbirlerine eklenir ve karşılıklı olarak birbirlerini etkiler. Eskiden yaşamış ve bizden sonra gelecek olanlara da sürekli olarak eklemlenir gider. Eylem, çoğulluk ve biraradalık, yaşamın içinde tüm ilişkiselliğiyle zamanın yıkımından kurtarılabilecek bir ağ örer. Bu ağ, aynı zamanda kendimizden sonrakilere bırakabileceğimiz izlere işaret eder. Birlikte var ettiğimiz şey söz verme, bağışlama gibi yetilerle sürekli yeşertilen ortak bir bellektir aslında. Bu deneyim yumağını hatırlama ve içerisinde var olduğumuz dünyaya/bugüne minnet duyma, sorumluluk almayı beraberinde getirecek ve umudu tazeleyecektir.

Sonuç olarak, yaşadığımız dünyada bir şeyleri değiştirmek istiyorsak, başkalarıyla birlikte eylemekten başka yolumuz yoktur. Fakat bu, yani insanların ancak birlikte eyledikleri zaman özgürleşebilecekleri düşüncesi “ütopik” midir? (Berktay, 2016, s. 72). Egemenlik yerine birlikte hareket etmek, eylemek düşüncesini var etmek mümkün değil midir? Arendt bu sorulara bir reçete sunmaz, ama cevabını yine eylem anlayışı üzerinden verebiliriz. Eylem, “böyle zamanlarda bir mucize gibi boy verir;” tüm öngörülemezliğiyle umutla iç içedir. Bu umudu var eden ise, Tanrı ya da doğaüstü güçler gibi hiçbir aşkınlık değil, insanın kendisidir (Berktay, 2016, s. 42). Dolayısıyla farklı bir dünya tahayyülü idealar evreninden yeryüzüne düşmüş bir şey değil, içinde yaşadığımız dünyada var olan, ama henüz gerçeğe dönüşmemiş olasılıklardan ve insani potansiyellerden türetilir; bugünün “ütopyası” yarının hakikatidir (Berktay, 2016, s. 73). İnsanlar eyleyebildikleri sürece, beklenmedik olanı var etme/başarma potansiyeline sahip olacaklardır.

Eylemek, çoğulluk içinde tüm farklılıklarıyla eşit olmak, dünyayı başkalarıyla paylaşmaya hazır olmak, bu yolda sorumluluk almak, sözler vermek, tecrübe biriktirmek, hatırlamak ve dünü-bugün-yarını birbirine bağlamak… Arendt’in eyleme ve birlikte yaşamaya dair tüm vurguları dostluğun içerisinde barındırdıklarını çağrıştırır. Arendt o birlikte yaşamaya gönüllü olduğumuz “başkalarını”, “dünyaya minnet borcumuzu ödemek için işbirliği yapacağımız dostlar” olarak tanımlar (Berktay, 2016, s. 168). Başkalarıyla bir araya geldiğimizde, dostluk için gerekli ilişkiselliği başlatmış oluruz. Paylaştıkça ortaklıklar üzerinden ortak düşler kurmaya, ortak bir dünya tahayyül etmeye başlarız. Ortak amaçlar etrafında hareket etmek, insanları denk kılar. Farklılıklara rağmen, onlar sayesinde bir arada olabilmenin adıdır dostluk (Berktay, 2016, s. 170).

Bu çerçevede dostluk; birbirini beslemek, birbirinden güç almaktır, dayanışmadır. Baskıcı ve dışlayıcı olmayan, ortak bir kimlik ya da aynılık etrafında değil, eylemin ve hedeflerin ortaklığı temelinde birleşilen bir dayanışma halidir (Berktay, 2016, s. 209). Gönüllü ilerler, mesafelere ve görüşme sıklığı gibi zamansal sınırlara, ne olduğumuza dair sorulara takılmadan işler. Bu yönüyle din, cinsiyet, milliyet gibi verili kimlikleri aşan bir yerde konumlanır. Aradaki ilişkinin temeli de paylaşılan acı gibi duygulardan fazlasıdır; zira Arendt’e göre “insanlık sevgisi, kendisini, dünyayı başkalarıyla paylaşmaya ne kadar hazır olduğumuzda” gösterir” (aktaran Berktay, 2016, s. 219). Böyle bir yaklaşım, dostlukta cisimleşen dayanışmanın da soyut ya da aşkın bir güç değil, irade ve eylemde cisimleşen bir ortaklık çerçevesinde tahayyül edilmesine kapı aralar.

Kaos GL dergisine nasıl ulaşabilirsiniz?

Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin 166. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye; online aboneler dergi websitesinden ulaşabilir. Basılı halini edinmek isteyenler ise önümüzdeki haftadan itibaren kitapçılardan yeni sayıyı satın alabilirler. Dergiyi internetten satın almak için ise Notabene yayınları ile iletişime geçebilirsiniz.

Kaynakça

Arendt, H. (2013). İnsanlık Durumu. B. S. Şener (Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları.      

Baker, U. (2014). Kanaatlerden İmajlara – Duygular Sosyolojisine Doğru. İstanbul: İletişim Yayınları.

Berktay, F. (2016). Dünyayı Bugünde Sevmek – Hannah Arendt’in Politika Anlayışı. İstanbul: Metis Yayıncılık.

Lynch, S. M. (2013). Dostluk Üzerine. F. Lekesizalın (Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Plumwood, V. (2004). Feminizm ve Doğaya Hükmetmek. B. Ertür (Çev.). İstanbul: Metis Yay.

Sennett, R. (2013). Kamusal İnsanın Çöküşü. S. Durak ve A. Yılmaz (Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Toker, N. (2014). Arkadaş Olmak ya da Bir Ortak Dünyaya Sahip Olmak. Amargi 33, s. 32-35.