Yaşam

Bedenim Dile Gelse...

Pazartesi, 27 Mart 2006
‘Suçlu aramaya başladığımda, sorunun gerçekten beynimde olduğunu gördüm; beynime doldurulanlarda. Bedenimi seviyordum, bedenimle aramda kurmam gereken hukuku sevmiyordum; çünkü onu ben yaratmamıştım.’


KAOS GL


Burcu Ersoy

Herhangi bir konu hakkında aklıma bir kavram takılırsa ilk yaptığım, acaba ‘Meydan Larousse ne diyor?’ diye merak edip ansiklopediyi açmak olur. İlkokul, ortaokul ve lise yıllarından kalma bir alışkanlığı eğlenceli hale getirerek anmak, maksat. Her seferinde de ilham verir ama, tavsiye ederim.

Bu sefer ‘beden dili’ idi ansiklopedi sayfalarında aradığım ama bulamadım. Bir de ‘V’ harfine bakayım dedim, ‘vücut dili’ de yok. Aslında umudum da yoktu, ‘Beden: Canlı varlıkların maddi kısmı, gövde, cisim, vücut’, ‘Vücut: İnsan veya hayvan gövdesi, beden’ tanımlamalarından başkasını bulacağıma dair. Tabii, ‘daha iyi anlaşılması’ için olacak, sözcüğün cümle içinde kullanımlarına da yer veriyor bu pek yararlı ansiklopedi -ki asıl okunması gereken de onlar; pek değerli edebiyatçılarımızdan seçmeler var çünkü:

‘Muazzez’in vücudu bir çocuk kadar hafif ve ince idi (Sabahattin Ali).’
‘Bana başka başka şekiller gösteriyor/ Vücudumun sonsuz arzuları (F.H.Dağlarca)’ gibi.

‘Vücut bulmak’ deyimi için açıklayıcı cümlemiz ise şöyle bir alıntı:

‘Bahusus dul ... sık sık sokağa çıkan bir kadında bit yeniği vücut bulur (Ahmet Rasim)’.

Özellikle bu sonuncuyu çok tuttum, toplumsal ahlaka dair mesaj içeriyor ki çok faydalı olmuş!

Sonuçta, beden ya da vücut denince akla ilk gelenler arasında ‘kadın’ olması şaşırtıcı değil sanırım. Günlük dilde de cinsellik çağrıştırıyor ne de olsa. Her alanda ‘mal’zeme yapılabilen kadın bedeni. Bense, nasıl malzeme olduğu üzerine değil de, bizim nasıl baktığımıza, algıladığımıza dair düşünüyordum. Düşünürken de birden, çok sık oynadığım bir düşünce oyunu geldi aklıma: ‘Bedenimin dili olsa ne söylerdi?’. Yani, ‘beden dili’ dediğim aslında, ‘bedenimiz dile gelse’den çıktı. Çünkü, özellikle kadınlar, çok fazla uğraşır ve hatta işkence eder bedenine. ‘Bedeniyle barışık olmak’ diye bir tabir vardır hatta; demek ki bir savaşım da söz konusu. Mesela bedenimiz bizim istemediğimiz birçok şeyde diretir; biz de mücadele ederiz. İstenmeyen kilolar, istenmeyen kıllar, istenmeyen kırışıklar, istenmeyen ter kokusu ve kontrol edilmesi gereken vücut sıvılarımız vardır. E tabi bir de en önemlisi, mahremiyeti olduğundan, öyle olur olmaz yerlerde kendini göstermemesi için de saklamaya çalışırız.

Kısacası, bedenimizin tüm kontrolü bizde olmalıdır; aksi halde, ayıplanır, kınanır, uyarılır ve hatta acısı yine bedenimizden çıkacak şekilde cezalandırılırız. Bu koşullarda insanın bedeniyle barışık olması hayli zor görünüyor. ‘Güzelliği’ de ‘çirkinliği’ de başa bela ayrıca! Sanki, ne yapsak olmuyor; bir türlü memnun olmuyoruz ondan, hep sorun çıkarıyor. Peki o ne diyor bu duruma? ‘Yeter artık, benimle uğraşmayı bırak! Üzerimdeki kılların sana ne zararı var, ben onları seviyorum. Sürekli yüzeyime bir şeyler sürüyorsun, boğuluyorum, nefes alamıyorum. Yiyip içiyorsun dilediğince ve sonra da genişledim diye bana kızıyorsun; yapmadığını bırakmıyorsun. O kırışıklıkların da sorumlusu ben değilim, bıçak altına yatmak istemiyorum. Ayrıca hep senin istediklerin oluyor, çok hoyratsın bana karşı, daha çok sevilmek istiyorum, başka bedenlerle arkadaşlık kurmak istiyorum, ışık istiyorum, ama sen beni hep saklıyorsun, hapsediyorsun. Benimle alıp veremediğin ne anlamıyorum. İstemediğinde değiştirmek ya da ayrılmak da senin elinde ama; bence senin sorunun beyninle!’. Daha neler diyordur da, nasıl dinleyebiliriz ki? O kuralları biz mi koyduk sanki. Bedenimizle kuracağımız, bedenimizin diğer bedenlerle kuracağı ilişkiler çoktan belirlenmiş ve onlara göre davranmamız bekleniyor. Beden eğitimi, beden terbiyesi, bedensel özürler, bedensel zaaflar vs. hepsinin tanımları konmuş, içleri doldurulmuş, sınırları çizilmiş. Bunlara göre de, bedenini asla rahat bırakmamalısın.

Bedenimiz giysilerin içindeyken de çıplak olduğunda da, ‘yapmamız gerekenler’ ve ‘yapmamamız gerekenler’ var. Baş başa kalamıyoruz aslında hiç. Etrafımızı kuşatmış onca ‘dil’ varken, bedenimizin diline kulak versek ne yazar; acilen kesip atmamız gerekir. Nitekim, çok korkutur bizi duyduklarımız; beni korkutmuştu. Mesela bedenim bir başka kadının bedenine temas ettiğinde bundan haz almamalıydım. Hatta bunun düşüncesi bile kabuslarım olmuştu zamanında. Çevremdeki bir çok kadının bedenlerine yaptıklarını, ben kendi bedenime yapmadığım zaman bile ‘kadınlığım’ sorgulanıyordu. Bir kere hep ‘güzel’ olmalıydım, güzel olmak için bedenimi türlü şeylerle süslemeliydim ve tabi bunları bir erkeğin beğenisine sunmak gerekiyordu. Sonra, bedenimin bazı uzuvlarının üstlendiği cinsel işlevler, bazı deliklerle belirlenmiş, kullanım alanları ve ne zamana kadar saklanması, korunması gerektiği, ne için, nerede ve nasıl faaliyete geçirileceği de öğretilmişti bir şekilde ve benim ya da bedenimin istekleriyle alakası yoktu. Suçlu aramaya başladığımda, sorunun gerçekten beynimde olduğunu gördüm; beynime doldurulanlarda. Bedenimi seviyordum, bedenimle aramda kurmam gereken hukuku sevmiyordum; çünkü onu ben yaratmamıştım. Tıpkı bana öğretilen bir çok şey gibi, toplumsallaştırılan ve sorgusuz uymam zorunlu kılınan her şey gibi; tüm tabular gibi. Sıyrılmanın hiç kolay olmadığı aşikar, hâlâ mücadele ediyorum ama bedenimle değil; bedenimle arama girenlerle!

Barış istiyorum; barışmak istiyorum bedenimle ve barıştırmak...

Şşşşt, bi dakika susar mısınız; onu duyamıyorum.