Kültür Sanat

Buzlu sularda benzer birbirine balıklar

Pazartesi, 13 Temmuz 2009
Beyoğlu’nda yürüyorum, hava her zamankinden daha soğuk, ellerimi cebimde ısıtmaya çalışıyorum. Gece de benim kadar üşüdü, biliyorum. O meleklerine seslenmeden, ben kapının zilini çalıyorum. Her defasında olduğu gibi gözleriyle karşılaşır karşılaşmaz, kalbim aşık olduğum an kadar hızla çarpıyor, evdeki kediler heyecanıma doğru tırmanıyor. O konuştukça, gece de, ben de üşüdüğümüzü unutuyoruz. Seviştiği bedeni bırakan bütün çocuklar arka sokaklarda sarmaş dolaş geziyor. Hepimiz şehvetle sığınırken birbirimize, onun kalbinin bir parçası, eflatun gömleği, peruğu ve kırmızı ojesiyle salına salına geçen başka bir melekte…*
 
Hayatın binbir aşkından kopup gelen Deniz Türkali, yüzdüğümüz buzlu sulardan donmadan çıkmamızı sağlayacak sözleri ile gece, melek ve bizim çocuklara bir kez daha gülümsüyor…

Bu yıl  ‘Dudaktan Kalbe’ adlı dizide oynuyorsunuz. Bir süredir, seyirci tarafından en çok izlenen diziler, Dudaktan Kalbe, Yaprak Dökümü ve Aşk-ı Memnu. Bunların hepsinin ortak yönü klasikleşmiş romanlardan uyarlama olması. Bu geri dönüşün sebebi sizce ne?
Bunların üçü de çok değerli romanlar. Bir yanıyla harika; çünkü Türk edebiyatının klasiklerini, yapılan diziyi ya da filmleri seyredenler, tekrar okuma arzusu duyuyorlar. Özellikle Türkiye’de okuma oranı çok düşük olduğu için, bu çok güzel. Öte yandan kolaycılığı biraz da arttırıyor. ‘Seyrettim ben onu nasıl olsa’ duygusuna kapılıyor insanlar. Ama ben, hep bardağın yarısı, hatta bir damla su olsa bile ‘aa bayağı su var’ yapısında olduğum için olumlu tarafından görmeye çalışıyorum. O diziler sayesinde kaç kişi okursa o kitapları, o kadar iyi. Geri dönüşün nedenine gelince, onun nedeni işte biraz karamsar; çünkü ileriye dönük çok fazla umut taşınmayan -yani çok fazla bir şey yaratılmayan- popüler kültürün çok egemen olduğu bir yerde, sanırım bir nostalji duygusu yaratıldı diye düşünüyorum açıkçası.
 
Son zamanlarda filmler, oyuncular ya da yönetmenler bakımından kimler umudunuzu tazeliyor?
Türkiye’den söz ediyorsan; mesela, bir ‘Sonbahar’ filmi, ‘Üç Maymun’ filmi (ilk aklıma gelenler olarak söylüyorum) beni heyecanlandırıyor. Toplumsal dinamikler ve o toplumsal dinamiklerin sonucu çıkan işler beni heyecanlandırıyor. Karamsarlığımı biraz durduruyor. İsim vermek biraz zor, isim aklıma gelmez benim biliyorsun. Aynaya bakıp ‘kimdi bu kadın’ dediğim için. (gülüşmeler) Mesela, Strasbourg’da ilk defa Fatih’in (Akın), ‘Kısa Ve Acısız’ filmini seyretmiştim ve çok heyecanlanmıştım. Onun için de Fatih’in özel bir yeri var. Benim gördüğüm ilk filmiyle beni heyecanlandırdığı ve heyecanımı sürdürdüğü için ona müteşekkirim.
 
Atıf Yılmaz, isim annesi olduğunuz ‘Hayallerim, Aşkım ve Ben’ kitabının önsözünde, sizden ‘senaryolarımı ve filmlerimi bir türlü beğendiremediğim eşim’ diye bahsediyor. Sizin beğenmeniz bu kadar zorken, hayatta sizi en çok etkileyen birkaç film ve birkaç kitap ismini söyleyebilir misiniz?
Yılmaz’ın filmlerine ve senaryolarına getirdiğim eleştiriler biraz farklı. Şöyle: başta kendime ve yakınlarıma biraz fazla sert davranıyorum, ‘daha iyi olsun’ duygusuyla. Daha uzak çemberlere geçince daha toleranslı oluyorum. Beni çok etkileyen o kadar çok roman, o kadar çok film var ki! Mesela, geçmişte ve hala bana aynı heyecanı veren, romancılardan Dostoyevski var, Shakespeare var. Sonra, Murat Uyurkulak’ın ‘Tol’unu okuduğum zaman çok heyecanlanmıştım gerçekten. Tim Parts’ın romancılığını çok heyecan verici bulurum. Macar kadın yazar Magda Szabo’nun yazdığı ‘Kapı ve İza’nın Şarkısı’ adlı kitapları çok değerlidir. Mesela Woody Allen beni çok heyecanlandırır hala, Almodovar çok heyecanlandırır. Benim tekrar tekrar izlediğim filmler, açıkçası daha komik, daha hafif filmler, seyredip seyredip her seferinde güldüğüm filmler, bu filmlerden bir tanesi ‘In & Out’tur. Hala, çok depresif olup kendimi kötü hissettiğim zaman aynı şeylere gülüp izliyorum. Senin beklediğin kadar entelektüel olmadı, kusura bakma. (gülüşmeler)
 
Cihangir Cumhuriyeti’nin vazgeçilmez unsuru olan kafe kültürü sizin açtığınız Leyla Kafe’yle başladı. Bunu herkes biliyor ve Cihangir denince aklan gelen ilk isimlerden biri sizsiniz. İstanbul romanının en renkli, en özgür ve en özgün kahramanının Cihangir olmasının sebebi sizce ne?
Ben, bu Cihangir Cumhuriyeti lafın sevmiyorum açıkçası. Böyle bir cumhuriyet falan yok, yalnızca Cihangir çok kozmopolit bir yer. Zannediyorum ki, İstanbul’un en kozmopolit, en eğlenceli yerlerinden biri. Her şeyin olduğu gibi, bunun da bir sürü iyi yanı var, bir sürü kötü yanı var. Bir kere İstanbul’un merkezine çok yakın. İkincisi, oturan insanlar eli kalem tutan insanlar, yazarlar, oyuncular, yönetmenler vs. Her metropolün böyle yerleri vardır. Cihangir de bunlardan biri. Benim bütün dostlarımın oturduğu yer. Benim cennetim, dostlarımın yanı. Dolayısıyla benim için bir cennet. 30 yıl oluyor galiba, ben Cihangir’liyim. Eskiden daha da renkliydi, çünkü travestiler bizimle yaşıyorlardı. Daha sonra yapılan, o çirkin, onları kaçırma operasyonlarından sonra onlardan mahrum kaldık. Cihangir’in bir mahalle hali var. Tabii bu, bir yandan çok güzel. Bir yandan da biraz daha gettolaştık; daha sıkıştırılmış bir halimiz var. Cihangir’den çıktığım vakit, ben kendi adıma, ‘aman bir an önce yurduma, yuvama döneyim’ duygusunu taşıyorum. Dünya görüşümüz, hayatla ilişkimiz biraz da farklı. Ortalamanın biraz dışında sanıyorum. Dolayısıyla çok seviyorum, ben kendi payıma, Cihangir’i.
Kafe kültürüne gelince, Leyla kurulduğu sırada, müthiş bir patlama yaşandı hakikaten, hiç bizim beklemediğimiz, düşünmediğimiz, hedeflemediğimiz bir patlamaydı. Demek ki belli bir ihtiyaç varmış. Şimdi çok kafe var. Tabii bu çok hoş bir şey. Arkadaşlarınla mutlaka birinde değilse, öbüründe karşılaşıyorsun. Bence şu anda Cihangir’in en popüler kafesi, asıl Cihangir Kahvesi. Yani o ağacın altı, camiinin önündeki yer. Çok güzel bir yer, ben çok seviyorum Cihangir’i. Kaç kere niyetlensem, taşınacağım buradan diye, dönüp dolaşıp yine burada oturuyorum.
 
İki yıl önce Hrant Dink için bir proje yapıldı. Bu projede, siz, Dink’in ‘Yaşamın Sürdürülebilirliği’ yazısını seslendirdiniz. Öteki kavramını yaratıp onu sürekli yok etmeye çalışan bir toplumda, bu yaşamın sürdürülebilirliği neden gittikçe zorlaşıyor?
Gittikçe zorlaşıyor mu, yoksa kolaylaşmasına dair umut mu taşıyoruz? Çok emin değilim, gittikçe zorlaştığına. Çünkü nihayet ses çıkartmaya başladık, biz ötekiler. Biz Ermeniler, biz Rumlar, biz feministler, biz eşcinseller, biz Kürtler. Her ‘öteki’leştirilen yavaş yavaş birikip sesini çıkartmaya başladı. O zaman ben bunu zorlaştırma olarak görmüyorum açıkçası.
 
Eskiden aynı bahçedeki farklı çiçekler gibi, farklı gruplar bir arada daha huzurlu yaşıyormuş sanki?
Ama o çok eskidenmiş… Azınlık olarak bir arada yaşamanın, sesini çıkartmazsan, görece bir kolaylığı vardır. Yani Kürtler hiç sesini çıkartmıyorlardı, kaderlerine razı olmuşlardı. Aynen eşcinseller de kaderlerine razı olmuşlardı. Gizli saklı kendi hayatlarını yaşıyorlardı. Ya da bunu çoğaltabiliriz. Ermenilerin çoğu Müslümanlaştırılmıştı. O zaman ses çıkartmadan uyum içinde yaşanıyor varsayılıyordu. Halbuki bu insanlar, bu topluluklar, bu gruplar ‘Biz buradayız ve biz olarak varız’ demeye başladığı zaman, bir açıdan hayat zorlaşır tabii. Ama bir açıdan da, artık o insanların varolması için verilen bir mücadele başlamıştır. Bu da, hayatı bir açıdan zorlaştırır ama bir açıdan da kolaylaştırmak demeyeyim; çünkü bilgi hayatı kolaylaştırmaz; bilgi zorlaştırır, soruları arttırır, talepleri çoğaltır; ki bu da iyi bir şeydir, bence.
 
Siz kadın hakları konusunda, çok uzun zamandır yapılan çalışmalara destek veriyorsunuz. Sürece baktığınızda, hedeflediğiniz nokta ile şu an gelinen nokta arasında çok mu fark var?
Şimdi, bir nokta hedeflediğimi düşünmüyorum ben. Herhangi bir cinsiyetten yola çıkarak bir çözüme ulaşmak ya da bir çözüm getirmek mümkün değil. Bu hareketlerin her birinin, az önce söylediğim gibi, diğer muhalif hareketlerle bir arada, kendi özgür duruşlarını tutup oradan vazgeçmeden ama diğerleriyle mutlaka en azından dirsek teması içinde olması lazım. Ben feminist bir kadın olarak, kadınlara yönelik şiddete, kadınların aşağılanmasına ne kadar nefret ve öfkeyle doluysam, Hrant Dink cinayetine de aynı öfkeyi duyuyorum. Cinsiyet bazlı bir mücadeleyi tek başına veremezsin. Mutlaka diğerleriyle bir arada olman lazım. ‘Ben eşcinsellerin sorunlarını umursamam, ben Kürt meselesiyle ilgilenmem, Hrant Dink cinayeti benim umurumda değildir’ diyen bir kadın hareketinden söz etmek mümkün değil, benim gözümde.
Geçenlerde, çok korkunç bir ilan gördüm. Deniz Baykal, Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli kol kola, ‘kadınlar mecliste daha çok olsun’ başlığıyla. Korkunç göründü bana bu, korkunç! Bu kadar eleştirdiğimiz, bu kadar sapıkça bulduğum benim gözümden erkek politikalarına, bir de cinsiyet olarak kadınları dahil edecekler ve kadınlar da bu işe gönüllü. Ben bunu utanç verici olarak görüyorum. Eğer dünyada yeni bir söz söylemek için var değilsen; kadın olmuşsun, erkek olmuşsun, eşcinsel olmuşsun, travesti olmuşsun, Ermeni, Kürt ya da Japon olmuşsun hiç benim umurumun ucu değil. ‘Yeni bir, farklı ve daha iyi bir dünya mümkündür’ de; hakikaten mümkün kılacak yeni politikalar üretmiyorsan, o zaman senin kadın, erkek, her ne olursan ol hiçbir önemin yok. Dolayısıyla ben kadın hakları lafına çok fazla sıcaklık duymuyorum açıkçası. Şu anlamda duymuyorum; erkekler de kadın haklarını savunabilir. Demokrat, liberal bir erkek, tabii ki kadın hakkını savunur, yani biraz dünyaya bakıyorsa. Ama feminist olarak benim bundan daha farklı bir yanım var. Tabii ki kadın haklarını savunacağım, bu başka bir şey ama feminist olduğum için kadın haklarını savunmam ben. Feminist olduğum için benim taleplerim çok daha fazla. Ben o anlamda, eşcinsellerin yanında da dururum travestilerin yanında da, Ermenilerin de. Kim eziliyorsa! Yani İsrail devletine karşı dururum, Yahudi olsam; ki örnekleri çok var şu anda orada, Filistin meselesiyle ilgili. Almanya’da 1930’larda, tabii ki Yahudilerin yanında dururum, Amerika’da siyahların (bundan sonra çok fazla gerekmeyecek inşallah), dünyada hep kadınların, eşcinsellerin… Yani kim eziliyorsa, kim mağdursa…
 
Benim politik anlayışım mağduriyet eksenlidir, sadece emek eksenli değil. Dolayısıyla bu haklar, demokrasi vs. meselesi çok tartışmaya açık bir konu. Kadın haklarına gelince de tabii insan hakları. Kadınların özgür hakları, gayet tabii eşcinsellerin hakları, bu dünyada yaşayan diğer canlıların hakları, yani hayvan hakları; yani küresel ısınma, yani eğer bir yerde duruyorsan ve durduğun yeri tercih ederek, seçerek duruyorsan bunlardan uzak durmana imkan yok. Öbür türlü, kısır politikalar üretebilirsin ancak. Ya Bahçeli’nin, ya Tayyip Erdoğan’ın, ya da Deniz Baykal’ın, her kimse, birinin koluna girer, Meclis’te durursun ki, benim için bu son derece de aşağılayıcı bir şey.
 
Atıf Yılmaz’ın yönettiği, ‘Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’ ve ‘Düş Gezginleri’ adlı iki tane eşcinsel temalı filmde oynadınız. Türkiye için baktığımızda, eşcinsel temalı film sayısı çok az. Bu filmi çeken yönetmenlerin, oynayan oyuncuların isimlerinin başına hemen marjinal sıfatı ekleniyor. Bu kadar az eşcinsel temalı çekilmesinin nedeni sizce ne? Yoksa İran gibi bizde de, hiç eşcinsel yok mu? (gülüşmeler)
Zamanında biliyorsun, Amerika’da Clinton zamanında, eşcinsellerin orduya alınmasıyla ilgili olayda Turgut Özal’a sormuşlar; ‘Bizde, orduda eşcinsel yoktur’ demiş. Tabii, Türkiye’de yoktu eşcinsel, yeni yeni çıkardınız. (gülüşmeler) Koskoca imparatorluk tarihine bakmıyor mu kimse, anlamıyorum? Ayrıca, bunu da anlayamıyorum eşcinseller askere neden gitmek ister, kadınlar neden askere gitmek ister? Eşcinseller ve kadınlar savaşa karşıyken, bu savaş sektörüne karşıyken, anti-militaristken neden illa bu toplumun bir parçası, bu mekanizmanın bir parçası olmak isterler, onu anlamam mümkün değil.
Az film yapılmasının nedeni, demin konuştuğumuz şey, sesini çıkarmadığın zaman bir sorun yok. Gizliden gizliye ne yapıyorsan yapıyorsun, herkes görmezden geliyor. Hatırlarsın, ‘Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’ da bir cümle vardı, Deniz Akantürk’ ün oynadığı rol, ‘Bizim orada bir adam vardı, apaçık adam geydi. Ama katiyen öyle söylenmezdi. Bir kız sevmiş, vermemişler, hayata küsmüş, hiç evlenmemiş derlerdi’ diyor. Türkiye’de bunlar doluydu. Ama ne zamanki geyler bir varlık olarak seslerini çıkartmaya başladılar, o zaman onları görmeye başlıyorsun, o zaman da filmler yapılmaya başlanıyor.
 
Deniz Türkali, heteroseksüelliğe karşı mı?
Yahu, yapma Allah’ını seversen! Ne kadar karşı olsam, Allah kahretsin, kendim de heteroyum ben! (gülüşmeler) Bana bir kere, 5.Kat’ı biz işletirken, orası daha çok geylerin geldiği bir yerdi. Çocuklardan bir tanesi, ‘Deniz Hanım, siz lezbiyen misiniz?’ diye sorunca, yerin dibine geçerek; ‘Hayır, ben… Heteroyum…’ dediğimi hatırlıyorum. (gülüşmeler)
Hayır, hayır! Bu dediğin doğru değil, inan doğru değil. ‘Deniz daha çok geyleri sever, Deniz daha çok Kürtleri sever’ bunlara hiç kulak asma. Benim gerçekten bir sürü gey arkadaşım var; çünkü onlarla çok gönül ve kafa beraberliğim var. Yoksa böyle cımbızla üç, beş gey çekip ‘aman gey arkadaşım olsun’ diye bir düşüncem yok. Ama bir gerçek var, hetero erkeklerle sevişebilirsin, aşk yaşayabilirsin ama dil tutturabildiğin hetero erkek sayısı çok az. Onlarla arkadaşlık etmek çok zor. Heteroseksüel erkeklerle daha çok aşk yaşanır, sevişilir ama eğlenemezsin. Dilim varmadı, çünkü hakikaten benim erkek arkadaşlarımın çoğu gey, dediğin doğru. Ama bu benim geyleri daha çok sevdiğim anlamına gelmiyor. Öyle bir ayrımcılığım yok, pozitif ayrımcılığım da yok yani.
 
Kutluğ Ataman’ın filmi ‘Lola ve Bilidikid’ için söylediğiniz ‘Melek’ adlı şarkı, sözleri, ama en çok da sizin teatral yorumunuz bakımından hafızalara kazındı. Şarkıdaki bu ‘salına salına gezen peruklu, kırmızı ojeli çocuk’ta sizi bu kadar etkileyen şey neydi?
Oyunculuk, valla oyunculuk… Metin, Kutluğ Ataman’ın fikri ama şarkılaştıran Yıldırım Türker. Bestecisi Arpad Bondy çok iyi bir besteciydi. Biz onla Almanya’da çalıştık ve yorumu tamamen bana ait. Ama hakikaten bir metni alırsın oyuncu olarak ve o metni yorumlarsın. Şarkıda da aynı şey vardır. Şarkıyı da yorumlarsın. Bir şarkıcı onu başka şeyler, başka bir şarkıcı onu bambaşka söyler, muhtemelen. O müziğin ve o sözlerin bendeki ifadesiydi o. Öyle birisi yok yani…
 
Sezen Aksu’nun hayatında, sizin önemli bir yeriniz olduğu biliniyor. Hatta yıllar önce Aksu’nun ‘Serçe’ adlı albümünde yazdığınız ‘Çocuk ve Dev’ diye bir şarkı var ve Aksu’nun oynadığı ilk filminin senaryosu size ait. Bu dostluk nasıl başladı?
Sezen’le çok ilginçtir bizim karşılaşmamız. ’Hayat’ dergisinde çalışıyordum. Sezen, yeni Sezen Aksu olmuştu ve onunla röportaj yaptım. Konuşurken çok sevdik böyle birbirimizi, bizim eve gittik. Konuşurken, Sezen döndü bana dedi ki; ‘Biliyor musun, ben seni tanıyorum’ ‘Nerden tanıyorsun’ dedim. ‘Ben 7-8 yaşlarındaydım’ dedi. Erol Toy onun akrabası oluyor. Erol’un kardeşi Nuran da benim arkadaşım. Ben onların evindeymişim. Sezen de annesiyle, oraya gelmiş. Bana hayran olmuş ve gözünü benden ayıramamış; hatta gitmiş annesine demiş ki: ‘Bak annecim, Deniz abla ne güzel hem oyuncu hem de namuslu’ demiş. Çocuk işte, ne bilsin? (gülüşmeler) Bunu anlattı bana ve ondan sonra çok yakın olduk. Sezen, benim her zaman çok özel bir dostumdur. Ben de onun için öyle olduğumu düşünüyorum. Ben iki tane böyle starla çok yakınım, biri Türkan(Şoray), biri Sezen. İkisi de ayrı ayrı, ikisi de çok özel iki dostumdur. Sezen’im ve Türkan’ım…
 
Katıldığınız bir programda, AIDS ile ilgili konuşmalarda, genel olarak insanların artık görmezden geldiği veya başka şekilde görmeye çalıştığı konulara yönelik çok güzel şeyler söylediniz ve gençleri sevişmeye çağırdınız. Özellikle, içinde bulunduğum kuşağa baktığımda, sizlerin oldukça gerisinde kaldığını düşünüyorum. Bununla ilgili düşünceniz ne?
Bu konuda konuşmak benim için niye çok zor biliyor musun? Bir kere o kadar övgü olunca ben utanıyorum, kapanıyorum. Çok teşekkür ederim söylediklerin için ama şöyle bir şey var. Benim büyüdüğüm, bizim büyüdüğümüz dünya haliyle şimdiki dünya hali çok farklı. Dolayısıyla ‘Evet, biz çok daha açıktık. Daha hayata dört elle sarılıyorduk. İşte bu kuşak şöyle, bu kuşak böyle’ diye, bu kuşağa olumsuz yaklaşmak bana yakın gelmiyor. Çünkü çok iyi tanımıyorum, kuşak olarak. Bir de kuşak demek bana çok zor geliyor. Yani her 10 senede bir değişen kuşak, ya da 20 senede bir değişen kuşak; ben buna çok fazla şey yapamıyorum. Çünkü o kadar karmakarışık, o kadar heterojen yapısı var ki kuşakların. Kuşak deyince aklıma bir tek 68 kuşağı geliyor. Çünkü o dönem, dünya hali ve o genç insanlar hakikaten bir anda şöyle ya da böyle dünyanın tarihine bir çomak soktular. Tekerine taş koydular bir biçimde. Şöyle ya da böyle, ben çok olumlu taşlar olduğunu düşünüyorum. Ama size gelinceye kadar ondan sonra bunun devamı biraz kenarda kaldı, biraz marjinal kaldı onun sürekliliği. Ama çok farklı şeyler var şimdi. Düşünsene, ben 26 yaşındayken Türkiye’de bir eşcinsel hareketin varlığından söz etmek mümkün değildi. Feminizm, burjuvazinin bir oyunuydu. Yani, şimdi bütün bunlardan buraya geldik. Bir takım gruplar, bir takım diğerleri, ötekiler olarak nitelenenler seslerini duyurmaya başladılar. Dolayısıyla böyle birden bire ‘Bizim kuşak şöyleydi, şimdiki kuşak böyle’ demek bana doğru gelmiyor. Seni bir yandan anlıyorum, kendin gibi insanları bulmak, onlarla bir araya gelmek zor diye düşünüyorsun ama bak şimdi sen Kaos’tasın ve orada yazı yazıyorsun. Orada kendini ifade etme imkanın var ve fikrini merak ettiğin insanlarla konuşmalar yapıyorsun. Yani yalnız değilsin. Onun için o kadar çok geçmişe, o nostaljiye takılmamak lazım. Benim hayatımda bir tek nostalji var: John Lennon. Bir ikincisi de oluştu: Şu tertemiz, pırıl pırıl denizlerde yüzmek, İstanbul’da denize girme nostaljisi.
Bir takım küçük küçük tohumlar atılmış, o zaman için devrim gibi görünen tohumlar. Bazı o dönemden kalan insanların bir kısmı da onlara bakıyor, onları yeşertmeye çalışıyor hala. Ben öyle olmaya çalışanlardanım ve böyle bir sürü arkadaşım, dostum da var. Uzakta tanımadığım dostlarım da var. Ama siz de onları devam ettiriyorsunuz tam aksine. O tohumlar şimdi böyle böyle çiçekler açıyor. O kadar olumsuz yaklaşma. Benim gençliğe tavsiyem; bunlara takılmayın, bol bol sevişin ama korunmayı asla unutmadan…
 
Söyleşiyi yapan: Çağlar Yerlikaya
 
*Giriş yazısında, hayran olduğum şarkı sözlerinden esinlendiğim Yıldırım Türker’e teşekkür ederim.