Kültür Sanat

lale mansur: bir düş gezgini

Çarşamba, 2 Eylül 2009

Güneşli bir Pazar günü. Sevgilim çoktan kalkıp çayı demlemiş, kedimiz yine yan balkona kaçmış, özgürlüğün tadını çıkarıyor. Pencereden bakıyorum, sevişen bütün çocuklar bahar sarhoşu, ağaçtaki erikleri dişliyorlar. O an aklıma soğuk geçen kışları, nefret suçlarını, bir bıçakla gece yarılarında şehrin ortasında kayan yıldızları getiriyorum. Erikler yere dökülüyor. Gerçekle saklambaç bir türlü oynanmıyor işte, saklandığımız yeri hep biliyor. Yeni kurduğum düşümde dans edecek bir balerin bulamazsam, düşümden düşüp gideceğimi biliyorum. Bu yüzden sokakta gördüğüm herkese soruyorum ‘Düş Gezgini’ nerede? 






Gülümsediği an, hayata koşup sarılmamı sağlayan Lale Mansur, büyük bir kalbin, çok güzel bir yüzün ve korkusuz sözlerin içinden, bütün sevişen çocukların defterlerine not düşürüyor: ‘O DA BENİ SEVİYOR’
 

Türkiye’nin en güzel gülen kadını olduğunuzu düşünüyorum ve benimle beraber bu düşünceye katılan çok kişi olduğunu biliyorum. Bu kadar güzel gülebilmek için, hayatla aranızda büyük bir aşk olmalı?
Her şeyiyle birlikte yaşamayı çok seviyorum. Yemek yapmayı, yemeyi, sunmayı çok seviyorum. Doğayı seviyorum, hayatı seviyorum, dostlarımı, arkadaşlarımı seviyorum. Çok fazla şeyden zevk alıyorum.
 
Hayattaki bütün olumsuzlukların çok farkında olan biri için, bu kadar güzel gülmeye devam edebilmek oldukça büyük bir başarı değil mi?
Sapıkça görünüyor bence de, ama bu böyle. Yani, çocukken de böyleydi. Bu bir yapı bence. Daha karamsar yapılar var. Ben daha iyimserim yani.
 
Oynadığınız dizilerde ya da filmlerde de dikkat çekiyor bu. Siz hangi karakteri oynuyorsanız, izleyen ona bir yakınlık duyuyor, sanki hayatımızdaki insanlardan birisiymiş izlenimi yaratıyorsunuz. Bu samimiyet duygusu, oyunculuğu da aşan bir şey sanki?
Çok teşekkür ederim, çok büyük bir iltifat. Oyunculukla ilgili bir şey ama gerçek hayatta numara yapmam. Büyük bir lüks bu, biliyorum. Bedelleri de var. Hoşlanmadığım insanlara, hoşlanıyormuşum gibi davranmam. Bu da bana yol, su ve elektrik olarak geri döner ama önemli değil. (Gülüşmeler) Böyle yaşamaktan başka türlüsünü yapamıyorum açıkçası.
 
Baleyi nasıl seçtiniz? Ailenizin yönlendirmesi oldu mu?
Yo hiç olmadı. Kendi kendime bale yapmak istedim ama nerden, nasıl, niye? Hiç bilmiyorum, sadece bale yapmak istedim. İlkokuldaydım daha ve çok iyi bir öğretmenimiz vardı. O da, ‘bu çocuğun oyunculuk kabiliyeti var, değerlendirin’ diye ailemi yüreklendirdi. Ben habire böyle bir şeyler isterdim yani; ‘şimdi folklora gidiyorum, şimdi piyano öğreneceğim’ diye. Ailem hiçbirine hayır demedi. Belki başta, böyle gelip geçici bir heves olarak da görmüş olabilirler. Ama işin içine girince heves olmadığı çıktı ortaya. O zaman da desteklediler.
 
Oyunculuğa geçiş yaparken, baleyi bırakmak zor oldu mu?
O çok zor oldu, çünkü daha epey dans edebilirdim. Çok erken bıraktım. Ama çok doğru bir karar vermişim, çok memnunum. Yani şu anda artık dans bitmiş olacaktı ve ne yapardım bilmiyorum. Yani muhakkak yeni başka bir şeye başlardım ama zaman kazanmış oldum.
 
Oyunculuk üzerine yurtdışında mı eğitim aldınız?
Evet, aldım. Baleyi bıraktım, önce Türkiye’de Arsen Gürzap’ın okulunda diksiyon derslerine gittim. Epey bir kitap okuyordum, oyunculuk üzerine ve Eric Morris’in kitaplarıyla karşılaştım o sırada. Artık İngilizce okuyabiliyordum o sıralarda ve onunla yazışmaya başladım. İlk çalıştığım proje, BBC2 için Yaşar Kemal’in hayatından yarı dramatize-yarı dokümanter bir projeydi, ‘Çocukluğum’ diye. Profesyonel olarak ilk orada çalıştım. Oradan kazandığım parayla hemen Amerika’ya gittim ve hocamla ilk defa çalışmaya başladım. Sonra da dönüp Düş Gezginleri’ni çektim, aynı yıl. Sonra her sene, arada iki üç yıl gidemedim, onun dışında her sene gidip workshop’ta çalıştım. 
 
‘Düş Gezginleri’ kendi sesinizle oynadığınız ilk filminiz ve ilk filminizle hayat kadını olan bir lezbiyeni canlandırdınız. Oyunculara hala ‘bir eşcinseli oynar mısınız’ sorusunun sorulduğu bir ülkede, on yedi yıl önce bu rolü oynamak gerçek bir cesaret. Bunu kabul etmeden önce çok düşündünüz mü?
Hayır, hiç düşünmedim. Bunun her nedense cesaret olarak algılanmasına, aslında biraz şaşırdım. Yani değişik bir rol olduğunu tabii ki biliyordum. Ama benim için, oyuncu dediğin her şeyi oynar yani.
 
Nasıl hazırlandınız?
Tabii, bir kere ilk başta Amerika’da gidip çalışmıştım hocamla. Kendi kendime çok çalışıyordum kitaplarından da, orada ciddi yoğun bir workshop’tan geçtim. Onun dışında, film Bergama’da çekilecekti. Film çekilmeden 1,5 ay önce yer bakmak için, Bergama’ya gidiyorlardı. Ben de peşlerine takılıp Bergama’ya gittim. Ve orada bir genelev vardı, izin aldık çünkü izinsiz girilmiyor. Sabahları gidiyordum, öğleden sonraya kadar orada onlarla beraber oturuyordum. Çok fazla şey anlattılar bana, çok fazla şey soramıyordum. Çünkü ne deseniz gaf yapma ihtimali çok yüksek olduğu için, ya da kırıcı olabilir, kendilerini kötü hissedebilirler diye. Böyle tek tük, hani ‘bir odada iki yatak olur mu olmaz mı, çünkü senaryoda öyle; işte öyle mi böyle falan, zaten oraya gidince sorulacak soruların çoğu düşüyor kendinden, oradaki durumu görünce.
 
Çok etkiledi mi sizi?
Çok çok acıklı hikâyeler dinledim, hiç unutmadım dinlediğim şeyleri orada. Çok tuhaf. Boğazımda bir düğümle geliyordum akşamüstü otele ve sanki ağlarsam onlara haksızlık edeceğim diye ağlayamıyordum da. Yani kilitlenip kalıyordum böyle. Çok yardımcı oldular bana. Belki ilerde meşhur olurum diye fotoğraf falan çektirdiler. ‘Sen okumuş yazmış bir kadınsın yani, niye doktoru oynamıyorsun, niye orospu oynuyorsun’ diye çok sevmişler. Ben dedim ki, ‘bu kadının karakteri daha yumuşak, daha yakın bana. En baştan kendi karakterimin zıttı bir şey oynamaktansa kendimi daha yakın hissediyorum dedim. Oradan çok sevmişler.
 
İlk filminizle Altın Portakal Film Festivali’nde ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü almak nasıl bir duyguydu?
Çok büyük sürprizdi. Yani çok çok büyük bir sürprizdi, hiç beklemiyordum. Çok fazla kadın oyuncu vardı. Belki Meral alır diye düşünüyordum. Atıf abi de, ‘Gel festival nasıl oluyor, onu gör’ diye götürdü. Aslında iki üç gün sonra dönecektik, ‘Aman ne yapacağız dönüp de, İstanbul’da sanki bir şey mi bekliyor bizi? Ne bu acele? Kalalım şurada, ne güzel film seyrediyoruz’ diye kaldık. O kadar beklemiyordum almayı.
 
Sizi en çok etkileyen oyuncular ve yönetmenler kimler?
Edward Norton, Kate Blanchette, Anthony Hopkins, Derek Jacoby ilk aklıma gelenler. Haluk Bilginer, Şener Şen, Zuhal Olcay, Derya Alabora. Daha çok sayabilirim. Çok iyi oyuncular var.
Zeki Demirkubuz’la hiç çalışmadım, onun filmlerini tabii ki çok beğeniyorum. Tabii ki,  Nuri Bilge Ceylan. Mesela, en son Sonbahar’ı çok ama çok beğendim. Sonra İnal Temelkuran var, onun bir filmini izledim, çok iyiydi. Olacak iş değil, şahaneydi yani. Çok iyi bir yönetmen geliyor belli ki. Ayrıca, ben kısa film yarışmalarına falan jüri olarak giriyorum. Çok hoşuma gidiyor çünkü inanılmaz şeyler yapıyorlar. İçim açılıyor, ‘vay be, ne biçim bir gençlik geliyor alttan’ diye.
 
Yeni bir sinema ya da dizi projeniz var mı?
Birkaç tane kesinleşen proje var. Yazın Halit Ergenç ile birlikte oynayacağımız bir film çekilecek.
Bu hafta çekimi başlayacak bir dizi var. Birinci bölümde ölüyorum, onu kabul ettim. ‘Birinci bölümde ölen bir rol vardı, oynar mısın’, ‘Tabii’ dedim, ‘Memnuniyetle.’ Çok iyi ölürüm. (gülüşmeler)
 
Siz iki senedir, Pozitif Yaşam Derneği’nin AIDS ile ilgili projesine destek veriyorsunuz. Geçen sene çıkan takvimde, ‘AIDS değil, cehalet öldürür’ demiştiniz. AIDS ile ilgili insanlar bir şeyler yapmaya başladılar yavaş yavaş. Bu cehalet sona erebilecek mi sizce?
Evet, çok zor ve çok yavaş, farkındayım. İşte 15 sene filan oluyor herhalde, yarı zamanda Londra’da yaşıyordum. Şimdi buradayım, ya da oyun olduğu vakit gidemiyorum, burada kalıyorum. Ama orada çok bilgilendirici bir sürü şey yapılıyor. BBC ve özel kanallar da dâhil olmak üzere, gerçekten insanı çok etkileyen bir sürü programlar yapılıyor. Reklamlar yapılıyor. Billboardlar yapılıyor. Burada maalesef çok az. ‘Biz Türk’üz, abdest alırız, AIDS bulaşmaz’ gibi fikirleri olanlar bile var.
 
İran Cumhurbaşkanı’nın ‘bizde eşcinsel yok’ demesi gibi?
Bizde de hiç yok! Bizde katiyen yok böyle bir şey! (gülüşmeler)
 
Daha önce bir dizide AIDS hastası bir kadını oynamıştınız. Bu konu ile ilgili tekrar bir projede yer almayı düşünüyor musunuz?
Bizde maalesef proje yok. Kendim oturup senaryo yazamadığım için; yani böyle bir yeteneğim olsaydı, memnuniyetle yazıp milletin kafasında boza pişirirdim. Ama yakınımdaki şair-yazar arkadaşlarımdan, yazarlığın ne kadar zor bir şey olduğunu, kendileriyle ve kelimeleriyle nasıl dövüştüklerini çok iyi biliyorum. Türkiye’de özellikle, ‘ben yaptım, oldu işte’ bir sürü insan var, hem müzisyen, hem gazeteci, hem o,  hem bu, hem Rönesans adamı falan. Her şeyi biliyorlar, biz onlara  ‘herbokalog’ diyoruz aramızda. (gülüşmeler) Bilmedikleri bir şey yok. O kadar reaksiyon duyuyorum ki buna. Belki herkesin yazabileceği bir veya iki senaryo olabilir, bilmiyorum. Onun için çok saygım var değişik alanlara. Ben oyuncu olarak kalmayı tercih ediyorum. Ama zor kısmı da, bu sefer bir şey öneremiyorum. Ancak bana gelenleri değerlendirebiliyorum.
 
‘Ermenilerden özür dileme’ kampanyasına imza attınız ve bununla ilgili Türkiye’de bir sürü polemik yaşandı. O imzayı atmak sizin yükünüzü biraz hafifletti mi?
Hafiflemiyor ki! Atıyorsunuz, iyi tamam ama? Ben böyle düşünüyorum, yoktur falan diyenler de, kalkıp bana o zaman kılıç artığının ne olduğunu anlatsınlar. Neymiş kılıç artığı, madem böyle bir şey yok? Öyle büyük bir şiddete uğradık ki, ilk imzacılar olarak! O kadar büyük bir reaksiyon, o kadar müthiş bir şey.
 
TV’deki bir tartışmada, bir gazeteci size, bu imza kampanyasına katıldığınız için, ‘Siz Türkseniz, ben değilim’ dedi?
Onu bana, büyük ihtimalle, herhalde hakaret olarak söylemek istedi. Fakat ben kendimi dünya üstünde canlı bir varlık olarak görüyorum yani evet, Türkiye’deyim ve Türk’üm, tamam da, daha önceliği var bence. Yani Türklükten de daha önce, yani dünyadaki her türlü şeyin kendimiz için sunulduğu, insanlar için sunulduğu fikrinde değilim. Burada doğduk. İngiltere’de doğsak, İngiliz olacaktık.
 
Hrant Dink’in cenazesinden sonra, ‘Keşke aynı kalabalık Hrant 301 den yargılandığında da toplansaydı’ dediniz. Bu kalabalık sizce neden Homofobi yüzünden artan nefret cinayetleri için toplanmıyor?
Ülkemizde gizli eşcinsel çok olduğu için. Korkuyorlar. Bu ülkede, homoseksüelden çok ibne var. Burası, heteroseksüel ibneler cenneti. (gülüşmeler)
İnsanlara seviştikleri insanları sormak ne zaman ayıp hale gelecek, merak ediyorum.
Daha çok çalışmak, daha çok fikir üretmek, kampanyalar yapmak gerekiyor.

Din konusunun oldukça hassas olduğu, oruç tutmayan insanların bile oruç tutmadıklarını, içki içtiklerini sakladıkları bir ülkede siz ‘ben Müslüman değilim’ gibi bir açıklamayı hiç çekinmeden yapabiliyorsunuz. Takdire layık bu cesaret, size zor anlar yaşatıyor mu?
Değilim ne yapabilirim. Hayatımda hiç namaz kılmadım, oruç tutmadım. Müslümanım diye yalan mı söyleyeyim. Ayrıca sadece İslam değil, büyük dinlerin hiç birinden hoşlanmıyorum. Büyük dinlerin yaptıkları kötülükleri bu güne kadar, başka hiçbir şey yapamadı.
 
Kaos GL’nin en büyük destekçilerinden Kürşad Kahramanoğlu çok yakın dostunuz. Onun için ne söylemek istersiniz?
Yaşama sevinciyle, açık yaşamasıyla çok özel biri. Kürşad’ın en büyük özelliği; Buckingham Sarayı’nda da olsa, beş dakika sonra bir gecekondu da olsa aynı Kürşad’dır, ses tonu bile değişmez. Bu hiç kimsenin başaramadığı bir şey. Kürşad, hepimizin hayatında çok önemli bir yere sahiptir.
 
Bir general kızı olarak, eşcinsellerin askerlikten dolayı yaşadıkları sorunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kanun çıkması gerek, vicdanı reddin olmasından yanayım. Yüz karası bir durum.
 
Kürtçe yayın başladı, starlarımız Kürtçe şarkılar söylemeye başladı. Genel olarak, diğer konularda da, sanatçıların bu kadar geç tepki vermesini ya da hiçbir tepki vermemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hiç yoktan iyidir ama geç kalındı. Başbakan Kürtçe şarkı söylüyor, öte yandan başka birisi Kürtçe bir şey söylediği için topa tutuluyor.
 
Sanatçıları, anlamakta zorlanıyorum. Bir insanın bir konuda tepki vermesi için, illa politik bir şey olması da gerekmiyor. Hayvan hakları var, sokak çocukları var, Greenpeace var. Kendilerine yakın hissedecekleri mutlak bir şey olmalı. Sizin çocuğunuz yok mu, kediniz, köpeğiniz yok mu, diyorum.