Yaşam / Siyaset

Selin ardından (mı?)

Cumartesi, 26 Eylül 2009

09.09.2009 günü İstanbul’un İkitelli bölgesi sel felaketine uyandı. Her yıl yoğun yağış döneminde genellikle daha yoksul bölgeleri vuran ve artık üzerine düşünmeden geçebilecek kadar alıştığımız felaket görüntüleri, bu kez İstanbul’un Avrupa yakasının organize sanayi bölgesini, büyük fabrikaları, dünyaca ünlü markaları, medya plazalarını vurdu. Dünyanın en büyük şehirlerinden birinin ticaret merkezlerinin de felakete uğrayabildiğini gördük böylece. Bu yüzden felaket bir iki gün haber bültenlerinde değinilip geçilen bir konu ol(a)madı. 

Felaket bölgesinde çalışanlardan biri olarak, sabah işe gitmek için yola çıktığımda iş yerimden gelen ‘İşe gelmeyin’ ikazının şaşkınlığını üzerimden atamadan, kafamdan en fazla, dize kadar gelen bir su görüntüsü geçerken, televizyonu açtığımda her gün işe gittiğim caddede kurtarma botlarının yüzdüğünü görmenin şokunu yaşadım. O zaman anladım ki, su diz seviyemi çoktan geçmiş.
 
Elbette insanın ilk kaygısı, gece nöbete kalan ve sabah işe erken gelen işçilere bir şey olup olmadığı oluyor. Haberlerde ölen insan sayısı yükseldikçe, insanın aklından, acaba her gün selamlaştığınız insanlardan birinin de yükselen sayıya dâhil olup olmadığı geçiyor. Haberlerdeki sayılar sayı olma anlamını yitirip, ete ve kemiğe bürünüyor. Ne kadar duyarlı olduğumuzu sanırsak sanalım, kendiniz haberlere konu olana kadar, izlediğiniz haberler burukluk ve isyan bıraksa da geçip gidiyor. Bunu tanık olduğum her felaketin ardından şaşırarak fark etmişimdir. Belki de böylesi daha iyi. İnsan psikolojisinin ayakta kalması için felaketlerin hep başkalarının başına geleceğini sanarak yaşamak… Aksi takdirde felakete uğramaya bu kadar zemin hazırlanan bir ülkede paranoyak olmak işten değil. Herhalde unutma ve aldırmama yeteneğimiz olmasa, her saniyemizin korkuyla geçmesine yetecek malzeme var maazallah(!)
 
Biraz toparlanıp adliyeye gidip dosyalarıma bakayım bari derken, yani yaşamın bozulan rutinine dönmeye çalışırken, epey felaket görüntüsü izledim. Felaket İkitelli’de olunca canlı yayın yarışı da bol oldu. Görüntüler ve haberler giderek dehşet verici bir hal aldı. Köle gemisinde köle ticaretine taşınır gibi işe götürülen 7 kadının ölüm haberi, isyanımı tarif edilmez bir boyuta götürdü. Kapattım artık televizyonu, öğrenmeye tahammül edilir gibi değildi haberler. Her gün aynı yollardan geçtiğimiz insanların, durumlarını tahmin etsem bile gerçekte hayalini kuramadığım insanlık dışı yaşam koşulları, benim taşıma sınırımı aşmıştı. Benim öğrenmeye dahi tahammül edemediğim bu koşullar, birilerinin günlük normali haline getirilmişti ama.
 
Televizyonu kapattım da kurtuldum mu? Ne mümkün? İş yerimde hasar tespiti yapılması için (her an yağış olabilir düşüncesiyle) iş yerine oldukça kaygılı ve korkarak gittiğim ertesi gün, felaketin medyaya yansıdığından daha dehşet görüntülerini izledim yol boyunca. Ayamama deresi adeta araba mezarlığına dönmüştü. Arabalar sürüklenerek birbirinin üzerine çıkmış, adeta pres yapılmışlar gibi kağıt haline gelmişlerdi. Çalıştığım fabrika 6,5 metre su altında kalmıştı. Tüm stok ve ürünler, her gün kullandığımız ofis gereçleri su ve balçık altındaydı. Üst kattaki ofislere ulaşabilmek için lastik çizmelerle balçık altındaki eşya mezarlığını atlatmak gerekiyordu. Elektrik ve su kesilmişti. Tamamen harap bir görüntü vardı. Lüksün yerini viranelik almıştı. Nakliyede kullanılan araç ve kamyonlar tamamen su altında kalmıştı. Öyle ki itfaiye ekipleri 24 saat su tahliyesi yapmasına rağmen, ancak ikinci gün araçların tavanı görünebildi.
 
Medya ise felaketi bırakıp, felakette ortaya saçılan nesneleri toplamakta ümit bulacak kadar yoksul ve çaresiz bir avuç insanın peşine düşmüştü. Herhalde birileri düğmeye basmıştı. Asıl konuya odaklanılmaması ve suçlu profilinin çarpıtılması için. Ağır hasar gören ve ekonomik değeri neredeyse kalmamış olan nesneler, neredeyse felaketin kendisinin yerine konuldu. İnsanları köle gibi iş yerlerine taşıyıp hayatlarını yağmalayanları unutturmak için, değerini neredeyse yitirmiş nesneleri toplayan ‘yağmacılar(!)’ icat edildi. Bu insanların yaptıklarından utandırıldık hep birlikte, onları bu duruma düşüren asıl utancımızı gizlemek için.
 
Bölgede yoğun bir çalışma vardı elbette. Yardım tüm işyerlerine ulaşmıştı. Çünkü yoksul bölgelerde meydana geldiğinde yiyecek, yakacak yardımıyla geçiştirilen felaketin geçiştirilecek yanı kalmamıştı. Felaket bu defa İstanbul’u, İstanbul’un fabrikatörlerini vurmuştu.
 
Kapitalizmin doğası gereği fabrikatörleri vuran felaket elbette fabrikatörlerle birlikte işçileri vurmuştu aslında. Ama işin işçi boyutu es geçilebilecek türdendi elbette(!) Ne de olsa işçiler kot taşlarken, tersanede çalışırken, fabrikada yangın çıktığında ölmek için yaratılmışlar (!) Hangi felakette fabrika sahiplerinin can güvenliğine zarar geldiğini duyduk ki?!
 
Ama can güvenliklerine zarar gelmeyen fabrikatörlerinin mal güvenlikleri de oldukça kıymetli olduğundan, sel geçti ama tantanası hala geçmedi. Hele sel medyanın kendisini de vurunca, selin haber değeri bir türlü yitmedi. Neyse ki biz de bu sayede selin geçip gitmediğini öğrenmiş olduk! Fabrikatörlerin mal güvenliklerinin muhafaza edilmesi devletin temel işlevlerinden biri olduğundan, olan elbette yine fabrikatörlere değil onlara mahkûm edilen hayatlara oldu.
 
Esasen, alacakları komisyon ve menfaatleri ölçüp dere yatağındaki fabrikalara iskân ruhsatı veren yöneticiler, bir gün gerçekten sel felaketinin fabrikaları vuracağını ve fabrikatörlerin de yakalarına yapışacağını, yoksul halk gibi susturulamayacaklarını düşünseler, can ve mal güvenliğini sağlamak için ellerinden geleni baştan yaparlardı. Dere yatağına hiçbir fabrika kurulmazdı. Ama rant üzerine kurulu bir sistemin aymazlığı o dereceye varmış ki, rant elde etme isteği, doğanın önüne geçebileceklerini sanacak kadar körleştirmişti yöneticileri. Kendi iktidarlarının doğanın bile üstesinden gelebilecek kadar büyük bir güce ulaştığını sanmışlardı herhalde.
 
İnsanlığın içinde yaşadığı sistem doğa ile birlikte yaşama üzerine değil, doğaya tahakküm edilebileceği yanılgısı üzerine kurulu. Doğaya rağmen, doğayı savaşılacak bir düşman olarak algılayarak kurulmaya çalışılan sistem, çökmeye mahkûmdur. Biz tüm bileşenleriyle birlikte doğanın bir parçasıyız, ancak onun içinde yaşayabiliriz. Doğaya tahakküm ederek değil, doğa ile birlikte uyum sağlayarak kurmazsak yaşamımızı, doğanın olağan hallerini felaket olarak yaşamak dışında seçeneğimiz kalmaz. Kurduğumuz yaşam bırakalım doğayı, insan için dahi değil. Çünkü en azından insan için yaşam kurmayı başarabilseydik, doyma ve barınma gibi temel ihtiyaçlarımız ile sanat gibi estetik ve fikri ihtiyaçlarımız dışında ihtiyaçlar yaratıp, bunun için insanların kendilerine yabancılaştığı üretim ve tüketim sistemleri kurmayacaktık. Yarattığımız üretim ve tüketim sistemi insan ihtiyaçlarına değil, insanların tahakküm altına alınmasına, insana rağmen varolmaya hizmet ediyor. Bir grup insanın diğer insanlara ve doğaya tahakküm edebilmesi üzerine kurulu sistem artık o kadar çığırından çıkmış ki, tahakküm eden azınlığa dahi zarar verir hale gelmiş. Zaten feryat ancak o zaman yükseliyor, tahakküm eden de vurulduğunda. Biz de ancak tahakküm eden de vurulduğunda emeği ve varlığı tamamen değersiz görülen, her türlü eziyete karşı sabır göstermek üzerine yetiştirilen, can güvenliği hiçe sayılan ve insanlık dışı koşullarda çalışan ve yaşayan, şiddetin her türlüsü gündelik yaşamının olağan bir parçası haline gelmiş işçi kadınlardan haberdar oluyoruz. Kâğıt üzerinde yüzyıllar önce kalkmış olan köleliğin, daha modern ve ezici koşullarda sürdüğünü anlıyoruz. Birileri kendilerini diğer tüm varlıklardan farklı ve üstün görebilsin diye, yalnızca karın tokluğuna geçip giden ve sonuçta bu uğurda feda edilen hayatları görüyoruz.
 
Olan yalnızca bu koşullarda yaşayan işçilere mi oluyor? Sel felaketinde boğulan hayvan sürüleri, fabrikaların doğaya verdiği zarar; havanın, suyun, toprağın ve bunlarla birlikte yaşayan tüm canlıların zarar görmesi, doğabilecek daha büyük felaketleri şimdiden gösteriyor aslında. Ama hırs ve hırsın getirdiği tahakküm edebileceğini sanma cehaleti öyle boyutlara ulaşmış ki, artık yaşam kendimizi yok etme üzerine inşa edilmiş. Bu yüzden de yok olmaya mahkûmuz. Bu gemiden kaçabilecek kimse kalmadı artık. Bindiğimiz gemi bizi hep birlikte sonumuza götürüyor. Yalnızca kendi sonumuza değil, gelecek yüzyılları da ipotek altına alan bir sona. O yüzden sel geldi geçti diyemiyorum. Tufan daha yeni başlıyor. Tufana dur demek, yalnızca doğayla birlikte yaşamayı öğrenmekle mümkün olacak.
 
Anadolu’daki küçük yerleşim yerlerini gözlemleyin. İnsanlar doğadan öğrendikleri bilgiyle kurmuşlardır yüzyıllardır köyleri ve şehirleri. Bu yüzden köyler ova dururken tepeye yapılır. Köylüler her gün ovaya tarım için inme zorluğuna katlanır ama sel felaketine uğramaz. Hiçbir mühendislik bilgisiyle edinilmemiştir bu bilgi. Doğayla birlikte yaşayarak öğrenilmiştir. Oysa küçük yerleşim yerlerinde insanların ayakta kalabilmesi için desteklenmediklerinden tek çare olarak bırakılan kocaman yerleşim yerlerindeki her biri alanında pek uzman mühendislerin kurduğu şehirler, aynı bilgiden yoksun olarak inşa ediliyor. Bu basit bilgiyi öğrenmek için alim olmak gerekmediği halde, büyük bilgilerin mühendisleri, en basit bilgiye dahi ne kadar uzak olduklarını, bilgi üzerine inşa etmeye çalıştıkları cehalet iktidarının yaşamı korumaya yetmeyeceğini görmezden geliyorlar.
 
Sel gelip geçmedi. Bizler her gün yaşamımızı olağan şekilde sürdürmek için kullandığımız yolların, iş yerlerinin, gereçlerin bir günde harap olabildiğini ve tüm düzenin bir günde değişebileceğini gördük. Yardım bir şekilde işyerlerine ulaştı. Fabrikatörler sigorta ve devlet yardımına kavuşabilmek için mahkemelerde kuyruk oluşturdu. Gerçekte olan fabrikatörlere olmadı, fabrikalara ve fabrikatörlere mahkûm edilen, çoğunluğu işsiz kalacak olan işçiler, yarın değil bugün ne yiyeceğini düşünmekle karşı karşıya bırakıldı. Fabrikalara gönderilen yardım, fabrikaların etrafında ucuz maliyetle işçiler çalışabilsinler diye kurulan yoksul yerleşim bölgelerinde yaşayan halka ulaştı bile diyemeyiz. Doğaya hükmedebileceğini sanan yöneticilerin hiç biri, sabah evden işe gitmek için çıkan işçileri bekleyen sevdiklerinin, bir günde değişen yaşamlarını anlayamaz. Başkalarının yaşamlarından acımasızca çaldıkları şeyleri hiçbir zaman yerine koyamazlar. Anneleri, babaları, kardeşleri, çocukları, eşleri geri veremezler. Bunun vebalinin ödenmesi mümkün değil. Onlar köşklerinde kendilerinin ve çevrelerinin rahatı temin ediliyor duygusuyla uyurken, birilerinin yaşamı hiçbir zaman aynı olmayacak şekilde değişiyor her gün. Bu değişimin bir gün kendilerini bulmayacağını sanacak kadar cahil olsalar da, bu cehalet onları değişimden koruyamayacak. Bir gün hepimiz doğayla birlikte tahakküm kurmaya çalışmadan yaşamayı öğreneceğiz, farkında olsak da olmasak da.