Yaşam / Din/İnanç

Yedi Anarşist Günah: 7 - "SUPERBIA"

Cuma, 9 Ekim 2009

"Meğer anarşizm, acısıyla tatlısıyla, hayatın müşterekliğiymiş. İşte bu noktanın idraki, ölümcül anarşist günahların en vahimini işlemekten kurtaracak hepimizi." 

Dinlerden nefret etmeye yeni başlayan insanların çoğu hemen sorar: "12 yaşından büyük herhangi bir insan bu dinlere nasıl inanabilir?" Elbette, bu küstah şaşkınlık, determinist bir rasyonalizmi açık eder. Zira, çelişkilerle, mantıksızlıklarla, aptallıklarla, gayrı-insani muamele ve emirlerle dolu bir saçmalıklar yığınına neden inanılır?
 
Kimi hoşgörülü ateistler, ortayolu bulmaya çalışır: "İnsanların rasyonel olduğunu varsaymak zaten irrasyoneldir. Dolayısıyla, bu uslamlama, çıkış noktası itibariyle tutarlı değildir. İnsanların irrasyonel olmayı seçme hakkı vardır." Kimi, sufi ya da heteredoks dindarlar da hoşgörüye bulanmış zihinlerini aksettirirler tartışmaya: "Bizim aklımız evrensel mantıktaki tutarlılığı anlayamaz. Nasıl bir karınca Gödel teoremlerini anlayamıyorsa, biz insanların da anlayamayacağı tutarlılıklar olacaktır. Dolayısıyla, bu rasyonalite değil gönül işidir".
 
Anarşist kimi grupların politik gündem hakkındaki tutumu, hâlâ ve hâlâ, işte bu alegoriye benziyor. "Bırakın yesinler birbirlerini" solcu küstahlığıyla, "Biz demiştik" ödlekliği arasındaki skalada gidip gelen derecelerle kendini vücuda getiren bu, artık adını koyalım, burjuva kibir, söylemeye gerek var mı, yok edilmelidir. Bu burjuva kibir, belki de bir Marksçı gelenek olarak, dar kapsamlı bir kuramsal mecraya sıkışmaktan kaynaklanıyor. Öte yandan, bu analizde benle hemfikir olanlar, çoğunlukla, gene tamamıyla karşıt bir cenaha kayıyorlar. Yanlış ya da eksik bir teorik açılım nedeniyle, tüm kuramsallık paradigmalarını terk edip, ilkesiz ve omurgasız bir anarşizm (hatta buna "Gevşek-Anarşizm" diyenler de oluyor) ya da bulutsu-anarşizm (hatta buna "Gevşek-Anarşizm" diyenler, benim buna bulutsu-anarşizm ve dahası fuzzy-anarşizm dememe de şaşırmayacaktır) gibi kimi idelere öykünüyorlar.
 
Öte yandan, elbette bu hezeyanlar ve semptomlar sadece anarşizme özgü değil. Çok genel bir kategorik yaklaşımla, benzer kaygıları Avrupa neo-faşist hareketinde, liberal sosyalist (??) harekette de görmek mümkün.
 
Anarşizmin, akla mı gönüle mi yoksa her ikisine mi (yoksa yoksa hiçbirine mi) seslenmesi gerektiği konusunda bir fikir birliği olduğunu sanmıyorum. Kimi Marksçı çevreler, her ne kadar anarşizmi, sosyalizmin vicdanı olarak nitelese de, elbette hayat bir İngiliz romantik komedisi değil.
 
Fakat sorunun çözümünün anarşizmin hedef kitlesinin ya da içeriğinin belirlenmesinden geçtiğini düşünmüyorum. Zira anarşizme sirayet eden bu kibrin altında aslında çok ama çok daha önemli bir sorunun yattığını düşünüyorum.
 
Mantığın en önemli sorunsallarından biri "doğruluk"u tanımlamaktır. "Doğruluk nedir?" sorusu, üzerine ciltler dolusu makalenin yazıldığı ve kat be kat daha fazlasının yazılacağı bir problemdir. En müspet doğruluk tanımlarından birini ünlü matematikçi Tarski vermiştir. Tarski'nin doğruluk tanımının temelinde ise deneyimli matematikçilere oldukça aşina bir hile yatar. Tarski doğruluk tanımı, primitif mantıksal değişkenlerin doğruluk değerlerinin bir fonksiyon vasıtasıyla verili olduğunu varsayarak işe başlar. Diğer bir deyişle alfabenin hangi harflerini kullanmanıza izniniz olduğunu bilmezseniz, anlamlı sözcükler oluşturamazsınız. Tarski, primitif mantıksal değişkenlere dayanarak daha karmaşık mantıksal ifadelerin doğruluk değerini çok basit bir şekilde tanımlar. Tekrarlayayım, Tarski, en basit değişkenlerin, ilk etapta doğruluklarının nasıl tespit edildiğiyle ilgilenir görülmez. Zira Tarski gibi bir dahi matematikçi için bir sorun değildir bu.
 
Konu politik bilimlere gelince, sorun hâlâ bakidir. Doğru ile yanlışı, en temel zeminde nasıl ayırt edeceğiz? Dinlerin bu konuya yanıtları açık, net (akılları erdiğince, tabii) ve keskindir. Dinler, bu doğrulara kabul edenlere sunacağı mükâfatları da, bu doğruları reddedenlere yağdıracağı ızdırapları da eş netlik ve açıklıkla (dilleri döndüğünce, tabii) sunar. Çoğu politik ideoloji de benzer bir yöntem izler. Devrimin yol haritasını muntazam bir şekilde takip etmezseniz örneğin, karşı-devrimciler her an saldırıya geçip, devriminizi elinizden alabilir birçok devrimci öğretiye göre. Benzer şekilde, kimi doktriner kitapta, madde madde sıralanır devrimci talimatlar ve akabindeki doğru/yanlış dikotomileri.
 
Ancak anarşizme gelince, böyle bir dizge göremiyoruz. Bu anarşizmin göreceliliğinden değil, ünlü bir bilim felsefecisinin tespit ettiği gibi epistemolojisinin "her şey mubah" (anything goes) eksenli bir muallâklığa ya da pragmatizme sahip olmasıdır. Sözünü ettiğim bilim felsefecisi Feyerabend, Avusturyalıdır ve oldukça başarılı ve ünlü bir felsefecidir. Avusturya, hatırlayalım, aynı zamanda anarko-kapitalizmin doğum yeridir. Sözünü ettiğim pragmatizm de kapitalizme; muallâklıksa, Adam Smith'in görünmez eline devşirilmiştir. Dolayısıyla, anarşizmin epistemolojisinin arkasında ürkütücü bir liberal/liberter zihniyet görüyorum. Bu çok önemle üzerinde değinilmesi gereken bir nokta.
 
Anarşizm, değindiğim bu "gizli el" benzeri bir zihniyetle, kimi durumlarda doğru-yanlış analizini yapamamaktadır. Buna en son, Ocak 2009'da İstanbul'da ve Ankara'da gerçekleştirme imkânı bulduğum iki söyleşide tanık oldum. Şu anda verili durumları söz konusu olduğunda, anarşistlerin çoğu pornografi ve fuhuşa karşı olduklarını ifade ediyordu. Ancak, eşitlikçi, idealist ve hatta liberal bir dokunuşla, söz konusu sektörleri idealize ettiğimiz vakit, anarşistler kararsız kalıyorlardı. Diğer bir deyişle, beyaz kadın ticaretinin olmadığı, insanların fuhuşa zorlanmadığı vs bir dünyada, onlardan fuhuşu ve pornografiyi düşünmelerini istediğimde, birçok özgürlükçü, anarşist katılımcı karar veremiyordu. Dolayısıyla, benim bu durumdan çıkardığım ilk sonuç, anarşistlerin karşı çıktıklarının içsel olarak fuhuş olmadığı, sadece emek yoğun bir iş sektöründeki haksızlıklar olduğuydu. Şaşırtıcı bir şekilde, anarşistlerin zihin algısında, maden işçisiyle seks işçisi aynı kategoride değerlendiriliyordu. Bu oldukça indirgemeci bir yaklaşımdı.
 
Dolayısıyla, anarşizmin en ciddi sorunlarından birinin kimi senaryolarda doğru ile yanlışı ayırt edememesi olduğunu düşünüyorum. Özgürlük ve serbestlik arasındaki ayrımın (fuhuş serbesttir ama cinsellik özgür müdür?) anarşist cenahlarda net olmaması, anarşist cenahlarda ahlak denilince hâlâ akla yarım yamalak öğrenilmiş totaliter Kant ahlakının (tövbe tövbe tövbe) gelmesi veya suç/ceza sorunsalının hâlâ çözülememiş olması akla gelen ilk sorular.
 
Bu tartışma elbette bu satırlarda başlamadı. Yirmi yıl önce çıkan Kara dergisinde ve sonralarında Apolitika'da bu konular tartışılmıştı. "Anarşist ebeveynin çocuğunun ülkücü olması hakkı"ndan tutun da "anarşist komünlerde ihraç olmaksızın ''suçluyla' nasıl baş edileceği", hatta ve hatta "özerk Kürt tarım komünleri" gibi birçok konu, internetin bile olmadığı o yıllarda güldür güldür tartışılıyordu. Ama doğru/yanlış ayrımını yapamayan anarşist güruh, şimdi hayat enerjisini embesil internet forumlarında birbirine saldırarak harcıyor ve buna da utanmadan devrimcilik diyor. İşte benim kastettiğim, doğru ve yanlışı ayıramamak budur.
 
İş, kötü haberi vereyim, doğru ile yanlışı ayırmakla bitmeyecek. Asıl sorun, yanlışa ('suç') karşı nasıl bir tepki ('ceza') vermemizi belirlemekte belirecek. Anarşist gruplarda, suçun büyüklüğüne göre cezalar hep derece derece mahremiyet ya da ihraç tadında olmuştur. Bunlar sorunu çözmez, sorunu sadece görünmez kılar.
 
Yukarıda şimdiye dek sertçe eleştirdiğim diyalektiği kişisel hayatımda uygulamak beni oldukça mutsuz etti yıllarca. Zira öncelikle doğru yanlış ayrımı yapmak için, kimi temel anarşist kabullerde bulundum. Sonrasında, gelişen beher vaka için, analitik yöntemlerle kimi çözümlemeler geliştirdim. Yanlışı tespit ettikten sonra da, her korkak anarşist gibi, kaçarak ihraç bazlı bir cezalandırma yöntemi uyguladım.
 
Meğer anarşizm, acısıyla tatlısıyla, hayatın müşterekliğiymiş. İşte bu noktanın idraki, ölümcül anarşist günahların en vahimini işlemekten kurtaracak hepimizi.