Gökkuşağı Forumu

Eşcinsellik "Hastalık"sa, Neden "Günah"?

Cuma, 2 Nisan 2010
Uzun süredir yoga kursuna devam eden otuzlu yaşlarındaki kadın nihayet arkadaşlarına üç aylık hamile olduğunu ilan ediyor. Derken bebeğin cinsiyeti konusunda ufak bir muhabbet dönüyor ve “kocakarı” testinden söz ediliyor. “Tam göbek deliğinden tutup aşağıya sarkıtılan zincir eğer halka çizerek dönüyorsa kız, sağa-sola gidip geliyorsa erkektir” diyor biri. Yoganın verdiği rehavetle olsa gerek bir diğeri “eğer hem sağa-sola gidip hem de halka çiziyorsa, eşcinsel olacak bebeğin”. Anne adayı bu espri karşısında yüzünü buruşturup şaşırtıcı bir yanıt veriyor: “Lütfen çocuğum eşcinsel olmasın, Türkiye’de yaşaması çok zor olur!”
 
Hangimiz beş-on yıl önce, bir anne adayının aklına, bebeğinin eşcinsel olma ihtimali karşısında eşcinsellerin yaşadığı zorlukların geleceğini hayal edebilirdik? Annenin kaygısındaki önceliğe bakarsak Türkiye’de eşcinsel algısı olumlu yönde bir hayli evirilmiş görünüyor. Zaten Türkiye fiilen olmasa bile fikren hızlandırılmış bir ilerleme dönemi yaşıyor. Yeni anayasayla aynı dönemde gündeme gelen eşcinsellik tartışmasının başlatıcısı Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf ne demişti Faruk Bildirici’ye: “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence.”
 
Türkiye’nin ilk eşcinsel örgütü Kaos GL’nin kurucularından Ali Erol’a göre Kavaf’ın sözleri, “Türkiye’nin kısa tarihine bakınca, ilerleme bile sayılabilir.” Elbette Erol’un ilerlemeden kastı, Kavaf’ın açıklamalarının içeriği değil, bu konuda olumlu veya olumsuz, açıklama yapmak zorunda kalması. Daha birkaç yıl önce bir devlet bakanı bu konuda herhangi bir açıklama yapma gereği dahi duymazken, meselenin hükümet mensuplarınca tartışılır hale gelmesini, eşcinsel hareketinin yarattığı etkinin sonucu olarak görüyor Erol. Türkiye’de eşcinsellik tartışması zaten 16 yıl önce Ankara’daki eşcinsellerin Kaos GL dergisi etrafında bir araya gelip hak mücadelesine girişmesiyle yaygınlaştı.

Kaos GL’nin kurucularından Ali Erol ve Umut Güner, yaşanan gelişmelerin kendilerini doğruladığı görüşünde. “İlk etapta reaksiyonla karşılaşmıştık. Anarşistleri saymazsak, çoğunlukla sol gruplar da ellerinden gelse, bizi bir kaşık suda boğmak isterlerdi. Ama şimdi bu, tersine döndü.”
 
Konuyu Newsweek Türkiye’ye değerlendiren eşcinsel hakları aktivisti ve köşe yazarı Kürşad Kahramanoğlu da benzer görüşte: “Türkiye’deki durum Mahatma Gandhi’nin insan hakları mücadelelerinde geçerli dört basamağını hatırlatıyor. ‘Önce sizi görmezden gelirler, sonra size gülerler, sonra sizinle mücadele ederler, sonra siz kazanırsınız.”
 
Her ret kabul içerir
 
Reddin aslında kabulü de içerdiğini düşünen eşcinsel hakları aktivistleri, Kavaf’ın ilk cümlesinin son üç sözcüğüne bakmakta fayda görüyor: “Tedavi edilmesi gereken bir şey bence”. Söylem analizi yapan akademisyenler muhtemelen bu üç harfteki muğlaklığı eşcinseller açısından tarihi bir ilerleme olarak da kaydedebilir. Çünkü Kavaf, eşcinselliğin hastalık olduğuna “inanırken” onun -bir sapkınlık veya günah addetmek yerine- sadece “bir şey” olduğunu düşünüyor. Ama “bir şey” demek, kesin bir tanım koyamamanın da ifadesi sayılabilir. Kavaf’ın açıklamasını toplumsal düzlemde eşcinsellere yönelik yeni bir tehdidin başlangıç işareti saymak da mümkün. Aralarında Mazlum-Der gibi bir “insan hakları örgütü”nün de olduğu bir grup İslamcı dernek, Kavaf’a destek mektubu gönderince, İslam’da eşcinsellik tartışması da kaçınılmaz oluyor. Gerçi hemen her konuda beyanat verebilen bazı İslamcı köşe yazarları, Yeni Aktüel’in eşcinsellikle ilgili sorularını yanıtlamaktan özellikle imtina ediyor. Nihal Bengisu Karaca “bu konu beni aşar” derken, Elif Çakır, Yıldız Ramazanoğlu, Yılmaz Ensaroğlu, Ahmet Hakan gibi isimler de sorularımızı yanıtlamak istemiyor. Hidayet Şefkatli Tuksal’a göre insanların beyanat vermekten çekinmesinin nedeni, hedef haline gelmekten korkması. Uzun süre Mazlum-Der’in başkanlığını yürütmüş olan Ayhan Bilgen ise İslam ve eşcinsellik tartışmasından kaçınmanın önemli bir risk doğurduğu görüşünde. Tartışmadan kaçınmak gettolaşmayı doğurur. Zaten bu toplumda eşcinseller de muhafazakârlar da gettolaşarak bir şekilde baskılardan kurtulmaya çalışıyor ama görüyoruz ki sorunlar böyle çözülmüyor.
 
Güney Afrikalı imam Muhsin Hendricks İslam’ın eşcinselliği dışlamadığına dair önemli açıklamalar yapıyor. Hendricks’in İslam yorumuna gelmeden önce, İslamcı derneklerin Kavaf’a gönderdikleri destek mektubundaki şu ifadeleri not edelim: “Birçok İslam ülkesinde de ‘eşcinsellik’ yasaktır ve bu yasaktan amaç toplumun ve insan neslinin korunması ile bu anomalinin yaygınlaşmasının önüne geçilmesidir. Tarihte bu tür sapkınlıklar yaşayan topluluklar, ilahi kitaplara göre ‘çirkinlik ve kötülük üzere oldukları, saptıkları’ için azap görmüş ve helak edilmişlerdir.”
 
Tesadüfe bakın ki, İslamcı değil ırkçı bir saikle, “ari bir ırk yaratmak” adına bir yandan Yahudileri, sakatları, yaşlıları gaz odalarında yok eden Naziler, aynı muameleyi eşcinsellere de reva görmüştü. Aynı şekilde bazı Stalinist sol örgütler de uzun süre eşcinselliği “kapitalizmin artığı” addetmiş ve tedavi yoluyla yok etme formülünü öne sürmüştü. İslamcı örgütlerin salık verdiği üzere tarihe bakınca, eşcinsellere yönelik insanlık dışı muamelelerin sadece din bağlamında yapılmadığı görülüyor. Ataerkil “normun” dışına çıkanlara “ari ırk” “din” ya da “anti-kapitalizm” adına pek çok insanlık dışı uygulama reva görüldü, görülüyor. Dolayısıyla toplumlar ve devlet formları ne kadar değişirse değişsin, eşcinsellik algısındaki gelişme hep aynı yavaşlıkta sürüyor. Bazen iki adım ileri atılırken, bazen beş adım geriye gidilebiliyor.
 
Eşcinsellik ve İslam
 
Mazlumların dini olarak bilinen İslam’da eşcinsellik konusundaki yorumlar muhtelif. Örneğin Hendricks, İslam’ın eşcinselliği dışlamadığını düşünenlerden. Eşcinseller mazlumsa, nasıl İslam’dan dışlanabilir? İslam’a getirmek için eşcinselliklerinden arındırılıp ikinci kez mazlum edilebilirler mi? Hendricks şunları söylüyor: “Peygamberin hadis ve sünnetlerini derleyen en güvenilir hadis hafızlarından Salih Buhari ve Salih Müslim, Mukhannathun’ların (Hz. Muhammed döneminde Medine’de yaşayan bir grup efemine erkek) peygamber tarafından suçlanmadıklarını söylerler. Hemcinsler arası cinsel ilişkiye dair tek gönderme Lut kavminedir, ki orda da çok uzun zamandan beri doğal bir durum olan eşcinsel yönelimin ve kimliğin mahkum edilmesi değil, cinselliğin büyük bir günah işlenerek kötüye kullanılması ve erkeklerin erkeklere tecavüzü söz konusudur.”
 
Hendricks görüşlerine dayanak olarak şu iki Kur’an suresini örnek gösteriyor: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık, biz sizi kavimler ve kabileler (‘kabileler’ Arapça’da “değişik tür, cins, çeşit” anlamına da geliyor) halinde yarattık ki, birbirinizi tanıyabilesiniz. (Hucurat Suresi, 49/13) Kur’an’ın Isra Suresi’nde ise şu ifadeler yer alır: “De ki, ‘herkes kendi yaradılışına göre davranmaktadır ve bunun içindir ki Rabbimiz kimin en iyi yolu seçtiğini çok iyi bilmektedir.”
 
Taraf gazetesi yazarı Hilâl Kaplan ise eşcinselliğin İslam’la yan yana gelemeyeceği görüşünde. İslam literatüründe eşcinsellik konusunda çok fazla tartışma ve ihtilaf olduğunu kabul eden Kaplan’a göre bu ihtilaflar eşcinselliğin kabul edilip edilemeyeceği üzerine değil, hangi cezaya tabi kılınacağına dair. İslam’da eşcinsellikle zinanın aynı cezai hükme bağlandığını düşünen Kaplan, İslamcıların eşcinsel kimliğini kabul etmeye zorlanmasını Kemalist dayatma olarak görüyor: “Eşcinselliğin büyük günahlardan biri olduğu zaten çok açık... Sekülerci yaklaşımların, Müslümanların inançlarıyla çelişen bir şeyin toplumda ve devlet nezdinde kabul etmesini dayatması Kemalistlerden hiçbir farkları olmadığını gösterir. Kemalistler bizim için şunu söylüyor: Evlerinde namazlarını kılsınlar, camilere gitsinler ama toplumsal alana İslamî söylemi getirmesinler. Ama eşcinsellerin evlenmesine, evlat edinmelerine karşı çıkmak inancımın bir gereği. Birileri buna karşı çıkmamam gerektiğini söylerse, bu, onların totaliter olduğunu gösterir. Benim bu konuda susmamı istiyorlarsa, bu, farklılıklara tahammül etmediklerini gösterir.”
 
Kaplan’a göre eşcinselliği meşru görmek, zinayı, içkiyi, kısacası tüm “haramları” meşru görmek, dolayısıyla dinden çıkmak anlamına gelir. Eşcinselliğin bir hak olmadığını düşünen Vakit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak da benzer görüşte: “Eşcinsellik, temel bir hak değil. ‘Hak’, ‘Allah’a ait olan şey’ anlamına gelir. ‘Temel, tartışmasız bir hakikat’ hak olabilir. Böyle bir özgürlük, kişinin kendine zarar verme özgürlüğü var mı sorusunu akla getiriyor. Uyuşturucu kullanma, ya da ötenazi gibi bir şey… Ben Kur’an’a inanıyorum. O da bunu bir sapma, büyük bir günah olarak, kavimlerin helak sebebi olarak, yani suç olarak tanımlıyor. Kur’an’a iman ettikten sonra, bunun aksine bir şey söylemem mümkün mü?”
 
Kaplan da eşcinselliğin günah olduğunu savunuyor: “Günah olmadığını söylersen Allah’a şirk koşmuş olursun ve dinden çıkarsın.” Peki, çözüm ne? Kaplan’a göre iki çözüm yolu var. Birincisi, “fragmantasyoncu” dediği toplumsal yaşam biçimi. Yani herkesin kendi inancına ve tercihlerine göre ayrı alanlarda yaşadığı bir toplumsal yaşam. Diğer seçenek ise eşcinsellerin tövbe edip Müslüman olmaları: “Ben eşcinselleri İslam’a çağırırım. Bir eşcinsel, eşcinselliğin günah olduğunu kabul etmiyorsa, zaten dinden çıkar. Ama eğer ‘ben tövbe ediyorum, eşcinselliğe karşı koymaya çalışıyorum’ diyorsa, din içinde konumlanabilir. Sonuçta eşcinsellik, bir Müslüman’ın başına gelebilecek en büyük imtihandır. Eğer eşcinselliği bırakırsa, bu sınavdan başarılı çıkar. Hepimiz imtihanlarla karşılaşıyoruz. İnsanlar kanser oluyor, çocuklarını kaybediyor. Alkolik, uyuşturucu bağımlısı insanlar var. Ayrıca nefsinle mücadele ettiğin oranda mükafat da alırsın.”
 
Kaplan’a göre eşcinseller ve feministler yatak odası siyaseti yapıyor. Dolayısıyla devleti kendi yataklarına çağırıyor. “Başörtüsü yasağına neden karşıysam, eşcinsel siyasete de o yüzden karşıyım” diyen Kaplan, eşcinselliğin devlet tarafından meşru görülmesine de karşı. Gerekçesi ise şu: “Başörtüsü mahremiyeti tesis ederken eşcinsellik mahremiyeti kamusallaştırıyor. Bir eşcinselin Müslüman olabilmesi için tövbe etmesi gerekiyor. Bizi hep takiyye yapmakla suçlarlar. Eşcinselliğin kamusal alanda görünür olmasını savunmamızı istemeleri de aslında takiyye yapmamızı istemeleriyle aynı anlama geliyor.”
 
Umut Güner’e göre eşcinsellerin kamusal alandan çekilmesini isteyenlerle başörtüsü yasağını savunanlar aynı yolun yolcusu. Avukat Yasemin Öz ise kimsenin kendisini İslam’a davet etme hakkı olmadığını söylüyor: “Neden bir kadın, bir erkekten hoşlandığında, ‘ben niye erkeklerden hoşlanıyorum’ diye sormuyor? Neden ben bir kadın olarak, kadınlardan hoşlandığımı sorgulayayım? Eşcinselliğimden arınıp Müslüman olma teklifini sunmak kimsenin haddi değildir. Ben hayatımın çoğunu, erkeklerden hoşlanmaya zorlanmakla geçirdim. Kendimi buna ikna etmeye çalıştım. Bu kadar ayrımcılık ve şiddet karşısında hiç kimse eşcinsel olmayı tercih etmezdi. Bütün bunlara rağmen ben, cinsel kimliğimden mutluyum. Madem kendimizi zorlarsak bu isteğimizden vazgeçebileceğimiz düşünülüyor, o zaman tüm kadınları erkeklerle rasgele başkalarıyla eşleştirelim. Bakalım mutlu olabilecekler mi?”
 
Ayhan Bilgen de bu konuda Kaplan’ın değerlendirmelerinin çok ilerisinde konumluyor kendisini. Ona göre eşcinselliğin devlet tarafından meşru görülmesi talebiyle başörtüsü yasağı talebi aynı anlama geliyor. “İnsanlar sizin süzgecinizden geçmek kaydıyla özgürlüğü hak ediyorsa, İslam açısından sapkınlığa girmiş oluyorsunuz. Eğer eşcinseller konusunda mutlak bir zorlama dayatıyorsanız, kendinizi tanrının yerine koyuyorsunuz.”
 
Osmanlı’nın bile eşcinsellere şimdikinden daha tahammülkâr davrandığının altını çizen Bilgen, kendi İslamcı kimliğiyle de eşcinselleri kabullendiğini söylüyor ve ekliyor: “Bu, eşcinselliği savunmak anlamına gelmez. Üstelik ‘kabul’ konusu, insanın yetkilerini aşar. Ben kim oluyorum ki, başkalarının kimliğini kabullenmeyeyim? İnsan dindarlaştıkça tevazusu da artmalı. Eşcinsel karşıtı açıklamalarda Kur’an’da sözü edilen Lut Kavmi referans alınıyor. Oysa orada bir cinsel yönelim değil tecavüz vakası var. Kur’an’da sözü edilen livata olayını getirip Türkiye’deki eşcinsellik meselesiyle ilişkilendirmek ciddi bir kıyas sakatlığıdır.”
 
Dindarlık da bir tercih, eşcinsellik de
 
Kaplan’ın eşcinselliğin mahremiyeti kamusallaştırmasından duyduğu rahatsızlığı ise şöyle sorguluyor Bilgen: “İnsanların cinsel yönelimlerinin hangisinin kamuda görünür olup olmayacağına dair görüş bildirmenin kendisi yanlıştır. Eşcinsellik bağlamında görünürlük tartışılıyorsa, bu da ayrımcılıktır. Neden heteroseksüellerin görünürlüğü tartışılmıyor da eşcinsellerinki tartışılıyor? Hastalık veya günah da haddi aşan tanımlamalardır. Eşcinseller kendilerini nasıl tanımlıyorsa, esas tanım odur. Eşcinsel imam da pekâlâ olabilir. Yeter ki o, bunu kendisi açısından tutarlı görsün. Ben, ‘madem eşcinselsin, nasıl olur da din adamı olabilirsin’ diyemem.”
 
Dilipak, “İslam eşcinselliği yasaklasa da böyle bir realite var. O zaman ne öneriyorsunuz” şeklindeki sorumuza şöyle yanıt veriyor: “Darbe de bir realite. Terör de, hırsızlık da, zulüm de... Bir diğer gerçek de fuhşu meşrulaştırmak; aynı zamanda gençlerin zihinsel gelişimini olumsuz etkileyecek bir eylem ve suç. Fuhuş, ahvali şahsiyeye müteallik bir mesele değil. O zaman ensest ilişkileri de serbest bırakın; anne oğlu, baba kızıyla, kardeşler birbiri ile… Biyolojik açıdan aradaki fark ne? Bireylerin kendi cinsel tercihi diyebilir misiniz? Bu konu bu gün batıda enseste geldi dayandı. Birileri şunu mu demek istiyor: “ Erkek genelevleri de açalım, ensest de serbest olsun’! Hani kadın-erkek eşitliği de var ya.. Erkekler için olan kadınlar için niye olmasın! Hepsine birden hayır!”
 
Bilgen’e göre eşcinsellerin özgürlük talebiyle darbeleri kıyaslamak komik: “Darbecileri tartışacaksak, o zaman erkek egemenliğini tartışmalıyız, eşcinselliği değil. Dolayısıyla militarizmin yanına konacak son kimliktir eşcinsellik. Dindarlık da bir tercih, eşcinsellik de. İkisinin de mükafatını ve cefasını kişinin kendisi alır. Kimse ona ne mükafat ne de ceza kesebilir. Neyi, kimin adına cezalandırıyorsunuz?”
 
Ya İslamcı eşcinseller örgütlenirse?
 
Yasemin Öz de eşcinsellerin eşitlik talebinin altındaki mağduriyeti şöyle açıklıyor: “Partnerim hapse girdiğinde onu nasıl ziyaret edeceğim? Karı-kocalar birbirinin sosyal güvenlik hakkından yararlanırken, ben neden partnerimin sosyal güvenlik hakkından yararlanamıyorum? Sanıyorlar ki eşcinselleri İsrail filan Türkiye’yi yıkmak için ihraç ediyor. Biz bu toplumdaki evliliklerden doğduk, uzaydan filan inmedik.”
 
Güner, İslam ülkelerinin eşcinsellere farklı muamele öngörmesini, İslam’ın bu konuda tek bir hükmü olmadığının kanıtı olarak gösteriyor ve şu önemli soruyu soruyor: “Yarın İslamcı eşcinseller ortaya çıkıp örgütlenirse ne yapacaksınız? ‘İbadet edemezsiniz’ mi diyeceksiniz?” Aslında bu soruya başka bir katkı daha yapılabilir: Eşcinsellik bir hastalıksa, neden günah sayılıyor? Neden eşcinsellik dışındaki hiçbir “hastalık” günah değil? Erol’a göre son tartışmayla birlikte İslamcı gruplar eşcinsellere karşı değil, kendi aralarındaki ayrılıklar üzerinden tartışma yürütecekler. Bu da eninde sonunda belli bir görüşün hakimiyetini doğuracak. Ancak bu hakimiyetin “haktan” yana olup olmamasını büyük oranda Bilgen gibi İslamcı insan hakları aktivistlerinin ve eşcinsel örgütlerinin başarılı olup olmaması belirleyecek. Aksi halde anne adayının korkusu hepimizin korkusu olmaya devam edecek: “Lütfen çocuğum eşcinsel olmasın, Türkiye’de yaşaması çok zor olur!”
 


Got error 28 from storage engine