Kültür Sanat

Festivalde ‘Etek Günü’ ve Ginsberg Rüzgârı

13 Nisan 2010
Film festivali, ilginç filmlerle dolu elbet ama günde 3 film görmeye alışık değilse insan, çoğunu kaçırıyor. Bir zamanlar, günde 3 film görüyordum ama bir süre uzak kalınca haftada 4 film görmek bile bayağı bir aktiviteymiş gibi geliyor. ‘Etek Günü’ adlı filmden bayağı etkilendim. İTÜ’de öğretmenlik yaptığım ve öğrencilerin sorunlarına aşina olduğum için belki beni daha fazla etkiledi.

Bol ödüllü bu Fransız filminin gerçekçiliği ve toplumsal eleştiriyi karamizahla birleştirip vermesi yer yer absürt gözüken ama aslında gündelik hayatımıza ayna tutan bir yapım olmasını sağlamış. Öğrencileri tarafından sürekli tacize uğrayıp rahatsız edilen ve ciddiye alınmayan kadın öğretmenin, bir gün sinir krizi geçirip öğrencilerini rehin almasıyla başlayan hikâye; ırkçılık, nefret, iletişim bozukluğu, gençlerin ilgi alanlarının şöhret ve paradan ibaret olması, hiyerarşilerin bozulması üzerine kurulu.

Fransız eğitim sisteminin, en az ülkemizdeki kadar vahim durumda olduğunu görmek, yıllarca gözümüzde büyüttüğümüz Avrupa’nın bile artık çuvalladığını, göçmen sayısının hızla çoğalmasıyla ortaya çıkan sosyal, kültürel ve ekonomik uçurumların aşılamadığının farkına varmamıza neden oldu. Öğrencilerimle aramızda sosyal bir duvar/uçurum olduğuna içten içe üzülürken, filmde şahit olduğum duvar çok daha kalın ve can yakıcıydı. Çok geniş açılımları olan bir film ve üzerinden tez bile yazılabilir.

Filmin hem güldürüp hem düşündüren ve ağlatan formatını algılayamamış birisi salonda, filmin sonlarına doğru öfkeyle ve sinsice bağırdı: “Şimdi gülmüyorsunuz, hani nerde kahkahalar!” Oysa hazin ve acı gerçeklere gülmek, insanın doğasında var. Toplumca karamizahın ne olduğunu bilmekten uzak olduğumuzu anladım.

Sürpriz film diye festival kitapçığına konulmayan ve en çok merak ettiğim film ise açıklandı: ‘Howl’ yani ‘Uluma’. Filmin genelini bir alıntı ile özetlersek: Yönetmenliğini Rob Epstein ve Jeffrey Friedman’ın üstlendiği ‘Uluma’ (Howl), Allen Ginsberg’ün Beat Kuşağı’nın manifestosu sayılabilecek şiirinin hukuk mücadelesini beyazperdeye taşıyor. Bu benzersiz şiir yayımlanınca yayımcı Lawrence Ferlinghetti, yazar Allen Ginsberg’e karşı bir müstehcenlik davası açtı. Film ‘Uluma’nın mahkemede nasıl yargılandığını ve beraat ettiğini anlatıyor.

Allen Ginsberg’ün başını çektiği Beat akımı her zaman ilgimi çekmiştir. Hatta Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Edebiyatı bölümünü bitirirken Bob Dylan ile Ginsberg dizeleri arasında paralellik kurarak, ‘Amerikan rüyası’nın yerle bir edilişini tez konum olarak belirlemiştim.

Tezimde Malcolm X’ten, Martin Luther King’e, ABD karşı kültürünü etkilemiş liderlerden bahis de vardı.

Boğaziçi Üniversitesi’ne girerkenki sözlü sınavımda da Beat’lerden biraz bahsetmiş ve “kadınları sevmez ki onlar” diyerek kahkaha atan bazı hocalarımın ilgisiyle karşılaşmıştım. Böyle de anılarım var Beat’ler ile ilgili.

Belki de asi duruşları, caz müzik aşkları ve yaşama tutkuları, çocuksu zen ruhları beni etkilemişti. Boğaziçi’nin kütüphanesinde Ginsberg imzalı ‘Howl’u görünce doğru yerdeyim demiştim ama derslerde Beat’lerin esamesi okunmadı. Yalnızca New York Poets dersini alabildik John Ash adlı kendine özgü, mahçup ama sivridilli ABD’li gey bir şairden.

Bob Dylan ile Ginsberg’ün devrimci ruhlarıyla birbirlerine ilgi duyduklarını ve özellikle Ginsberg’ün Dylan’a bir aşk beslediğini okumuştum. Karşılıksız kalan bu aşk Ginsberg’ü epey beslemiştir eminim.

Beat’ler bu sayfaya sığmaz elbet. Filmi gördükten sonra bu yazıyı yazmak daha iyi olabilirdi ama belki de kendimin ve izleyicinin merakını arttırıp bir ön hazırlık yaptırmış oldum.

ecedorsay@yahoo.com