Kültür Sanat

Örovizyon Müzik Yarışması’nda Dil Ve Sentez Sorunu

Çarşamba, 26 Mayıs 2010
Senelerdir tartışılır: İngilizce şarkı ile mi katılmalı yoksa kendi ana dilimizi koruyarak Türkçe şarkı ile mi bu yarışmaya katılmalı diye. Hiç bitmeyen tartışma konularından biridir bu. Aslında bu tartışma Eurovizyon’dan da bağımsız bir konu idi eskiden: “Türkçe sözlü rock olamaz” diyen eski kafalılar vardı bir zamanlar. Türkçe sözlü rock duyduğunda, sözleri İngilizce zanneden insanlar halen var gerçi. Eski nesilden diyebiliriz belki nazikçe. Belki de müzik kültürüne uzak insanlar diye de adlandırabiliriz böyle algılayan insanları.

Açılımların da etkisiyle mi bilmiyorum ama şimdi de “Kürtçe sözlerle katılsak” önerileri artmış durumda. Bence eskiden de vardı bu talep ama sesler duyulmuyordu. Hangi dilde katılırsak katılalım en büyük handikapımız müzikaliteden ödün vermek olur bence. Ki senelerdir dünya standardlarında şarkılarla katılıyor oluşumuz sanatsal anlamda iyi işlerle katıldığımızı göstermiyor. Örovizyon standard’larına uyacağız diye garip bir sentez arayışına girdik. Fena sonuçlar da ortaya çıkmadı aslında. Genele göre son yıllarda oldukça başarılı şarkılara imza atıldı. Yine de müzikte kişilik, tavır, duruş arıyorsanız bu yarışmadan uzak durmak sağlıklı olur çünkü kimliksiz ve kişiliksiz müziklerin cirit attığı bir sirk ortamından söz ediyoruz bana sorarsanız. Sentez ve ülkenin kültürünün tanıtımı amacı altında yama gibi birbirine yapıştırılmış enstürman sound’ları ve olabilecek en bayat sözler, birbiri ardına geçiş töreni yapıyor adeta…

Çok otantik ve çok yerel bir işle katılmak da mümkün ama o zaman da yarışmanın sunduğu eğlence ruhuna ve global kültüre aykırı olduğu düşünülüyor. Tamamen batı sound’unda bir iş yapıldığında bu sefer ‘3. dünya ülkeleri’nin sanki kendi ezgilerinden bir note eklemezlerse, yüz kızartıcı olacakları baskısı var. Oysa benim düşüncem, ya çok otantik ve ülkeye özgü bir işle katılmak bir ferahlık katabilir ya da tamamen batıya dönük ve yüksek standardlarda bir işle.

İkisinin arası ortalama bir tat yakalamaya çalışıldığı zaman, samimi olma ihtimali azalıyor gibi geliyor bana. Çünkü sentez olayı çok zor bir iştir. Erkan Oğur gibi bir müzisyen değilseniz, yaptığınız sentez çok sakil durabilir.

Popüler kültüre baktığımızda ve Türk müzik kanallarını şöyle bir dolaştığımızda zaten yüzde doksan kimliksiz bir müzik var ortada. Türkiye’de çoğunluğa hitap eden rock patlaması denilen şey bile, biraz arabesk biraz blues katalım, distorsion’ları açalım, erkek vokalistin özgüveni tepelerde dolaşsın duruşundan ibaret. Elbette çok karamsar değilim ama samimiyet dediğimiz şey bu devirde çölde su aramak gibi…

Türkiye’de insan hakları ihlaline sıklıkla maruz kalan sözde azınlıkların marşı olacak veya duyarlılıklarını dile getirecek bir şarkı yapılıp bizi temsilen Örovizyon’a giderse o zaman belki bu gösteriş meraklısı ve sığ müziklerin içinde anlamlı bir etki bırakabiliriz.

Benim bahsettiğim etki, ilk 10’a girmek değil. Benim bahsettiğim etki, biraz olsun ufuk açmak, TRT denetiminden öteye giden bir söylem oluşturmak ve bu barışçıl ama devrimci söylemi tüm dünyaya inceden inceye haykırabilmek.

Eğer bu dediğim olmazsa, renkli gruplarımızın ve müziklerimizin sirke renk katmasından öteye gidemeyiz ve çok da ciddiye alınmayız. Diğer yabancı Pop Corn grupların bir yılda eskiyen şarkılarının arasında döner dururuz. Türkçe, İngilizce, Kürtçe hangi dilde olursa olsun yeter ki şarkı ve sound sahici dertleri incelikli ve didaktik olmayan biçimde dile getirsin…