İnsan Hakları

Üstte Ahlak Cilası Altta Şiddet Ve Tecavüz

1 Haziran 2010
Toplu çocuk tecavüzü Siirt’le sınırlı değil!
 
Üstte Ahlak Cilası Altta Şiddet Ve Tecavüz
 
İzmir ve İstanbul’da peyda olan “seri katillerin” kurban olarak kadınları seçmeleri tesadüf olabilir mi? Hemen her gün vahşice işlenmiş bir kadın cinayeti, olmadı çocuk tecavüzü haberleri geliyor dört bir yandan. Bu haberler bizi sarsıyor mu? Neden sarssın ki; Türkiye’de kadına yönelik şiddet son yedi yılda yüzde bin 400 oranında artış gösterdi. Kafalar ve burunlar kesiliyor, bebeklere tecavüz ediliyor, işyerlerinde kadınlara mobbing uygulanıyor, Pippa Bacca gibi “yabancılar” tüm dünyayı dolaşıp Türkiye’ye ulaşınca tecavüze uğrayıp öldürülüyor. Sahi, bize bir şeyler mi oluyor yoksa biz zaten hep “bir şeyler” halinde miydik? Veya bu vahşetin uygulayıcıları bizim dışımızda mı, yanıbaşımızda mı? Şiddetin her yanımıza yapıştığı bir ortamda –istatistikler bunu doğruluyor- hangimiz tanık veya ortak değiliz? Elli yıl önce burnu kesilen Memihan’ın hikâyesinden başlayıp istatistiklerle devam ettik ve “erkekliğimizin” şiddet haritasını çizmeye çalıştık…
 
Memihan’ın kocası uzun seyahatinden döndüğünde bir hayli mutsuzdu. Sınır ticareti yine zora girmiş, elde avuçta ne varsa kaptırıp üstüne üstlük sınır karakolundaki jandarmalardan dayak yiyerek evine varmıştı. Uzun lafın kısası, kocanın bu mutsuz macerası Memihan’ın burnunu kesmesiyle son bulacaktı. Memihan’ın seksenli yaşlara merdiven dayamış olan arkadaşı, arada bir soluklanıp geçmişinin acı anılarını sıralıyor. Yakın arkadaşı Memihan, henüz otuzlu yaşlarında bir daha açmamacasına yüzünü kapatmak zorunda kalmıştı. Ortada herhangi bir aldatma veya büyük bir geçimsizlik yoktu ama kocası keskin satırı aldığı gibi Memihan’ın burnunu kesip atmıştı! Yazık ki bu pek de tarihsel bir deneyim değil, çünkü 1950’lerde yaşanan bu olayın benzerleri Türkiye’de artarak devam ediyor. Rakamlar, zamanın “medeniyet” lehinde ilerlediğine inananların yanılgısına ışık tutmaya yetiyor.
 
Erkeklerin esir belledikleri kadınlara yönelik şiddetin bu mide bulandırıcı örneğini aktaran yaşlı kadın hayatı boyunca buna benzer onlarca örnekle karşılaştığını söylerken burun kesme vahşetinin altındaki hedefi de izah ediyor: “Evdeki kavgalarda kocalar çoğu defa karılarını burunlarını kesmekle tehdit ederdi. Ah biz zavallı ski kadınlar, sesimizi çıkarmak haddimize mi düşerdi! Bir kadının burnunu kesmek, alnına kara bir leke yapıştırıp ömür boyu ona mahkum etmekti. Öyle de yapıyorlardı.” Eski zamanların şiddetinin hâlâ devam ettiğine ise inanamıyor yaşlı kadın. Ona göre eskinin erkekleri vahşiydi. Şimdi ise kocalar, karılarının kölesi haline dönüştü! Peki, hakikat böyle miydi?
 
“Bize kızıp Yosma’yı dövmüşler”
 
İki ay önce Kars’ta yaşanan vaka, Memihan’ın kaderinin başka kadınlar tarafından tekrarlandığını göstermeye yetiyor. 4 Nisan’da eşi ve kayınbiraderi tarafından dövülen Yosma Altunbey’in artık burnu yok. Burnundan artakalan iz, erkek şiddetinin kara lekesi olarak orta yerde duruyor. Ayrımcılığı daha doğarken ismiyle üstüne çeken Yosma’nın sığındığı Kümbet jandarma karakolunun komutanı tarafından da dayak yemesi, erkek dayanışmasının çarpıcı bir örneğini ortaya koyuyor. Yosma’nın burnunu kesen kayınbiraderi Recep Altunbey, Çağırgan köyünde işlediği bu vahşetin bir biçimde gizlenebileceğini düşünüyor olmalıydı. Karakol komutanının Yosma’yı döverek şikayetinden vazgeçirmeye çalışmasının ise muhtemelen çok daha derin gerekçeleri var. Neyse ki artık bu tür vahşetler, yerel gazetecilerin de maharetiyle gizlenemiyor. Görüştüğümüz Yosma’nın amca oğlu Rüstem Şut, amca kızının daha önce de kocası ve kayınbiraderi tarafından şiddete uğradığını söylüyor ve ekliyor: “Bir ara Yosma’nın kolu kırıldı. Sorduk, dedi ki hayvan vurmuş. Ama burnu kesildikten sonra doktora söylemiş, kolunu kocasının kırdığını. Bizden de gizliyordu sürekli. Ortada bir aldatma maldatma yok. Sadece iki ailenin arası açık. Bunlar da Yosma’yı esirleri görüp bize her kızdıklarında onu dövüyormuş meğer.”  
 
Yosma’nın yaşadığı travmayı atlatması için çalışma yürüten Diyarbakır merkezli kadın örgütü KA-MER’den Nilüfer Yılmaz bu tür şiddet olaylarının kadının çocuklarına da dolaylı şiddet olarak yansıdığını aktarıyor. Üstelik Yılmaz, bir kadına yönelik şiddetin tüm kadınlara bir gözdağı olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyor. Yılmaz, hem Altunbey’in karşılaştığı şiddetin hem de Siirt’teki toplu tecavüz vakasının benzerlerinin eskiden beri yaşandığını ancak bir şekilde örtüldüğünü söylerken, bölgedeki kadın örgütlerinin cinsel ve fiziksel şiddetin görünürlüğünü artırdığını ilave ediyor. KA-MER’e yapılan başvurulardan, ensestin yüzde 14.9 olduğunu anlatan Yılmaz, evdeki şiddetin aile bireyleri, dışarıdaki şiddetin de “erkek ailesi” tarafından örtülmeye çalışıldığını hatırlatıyor: “Kimse çıkıp toplum çıldırdı, erkekler de tecavüze başladı demesin. Tecavüz ve şiddet önceden de vardı. Şimdi görünürlüğü arttığı için vakaların da arttığı sanılıyor. Bu yanlış bir akıl yürütme. Kadın hareketinin mücadelesi, toplumda bir duyarlılık oluşturdu. Şiddete ve tecavüze tanık olanlardan biri mutlaka bunu haber veriyor. Eskiden herkes susardı. Şimdi kadınlar da ‘hayır’ demeyi öğrendi.”
 
Bir süre KA-MER’in Kars şubesinde de çalışmış olan öğretmen Arzu Orhankazi de Yılmaz’la benzer görüşte. 2004’te şubesi açılan KA-MER’in çalışmalarıyla beraber Kars’ta kadına yönelik şiddetin daha fazla konuşulur ve görünür hale geldiğini söyleyen Orhankazi çocuk istismarının ise henüz konuşulmadığını aktarıyor: “Aileler, aile yapısının korunması adına bunu gizliyor. Çocuklar ya neye uğradıklarının farkında değil veya ölüm korkusuyla seslerini çıkaramıyor.” Orhankazi sözünü bir haberle bitiriyor: “Eroin suçundan Erzurum’da hapis yatan bir adam, geçenlerde izin alıp Kars’taki evine döndü ve karısını öldürdü.”  
 
Üstte cila, altta tecavüz
 
Altunbey’in karşılaştığı vahşeti Türkiye’ye duyuran yerel gazeteci Mukaddes Yardımcıel burun kesme vakasının kültürel bir gelenek olmadığını, böyle bir haberle ilk defa karşılaştığını söylüyor ve ekliyor: “Aslında şiddet vakaları son zamanlarda çok arttı. Sebebini anlamaksa güç.” “Analar, Yoldaşlar, Tanrıçalar” kitabıyla öne çıkan yazar Handan Çağlayan, Güneydoğu’da artarak devam eden kadına yönelik şiddet konusunda şöyle düşünüyor: “Kadınlar otuz yıldır bir şiddetin ortasında yaşıyorlar. Zorunlu göçün yarattığı toplumsal deprem ve buna bağlı ‘erkeklik krizi’nin türlü halleri ya da koruculuk sisteminin etkileri ayrıca üzerinde durulması gereken hususlar. Toplumsal-kültürel alt üst oluşla, zorunlu göçle ailenin maddi kayıplarının yanı sıra bütün yerleşik değerleri de göçüyor. Erkeklerin kendilerini var ettikleri evin geçimini sağlamak, toplum içinde saygıdeğer bir yeri olmak gibi iktidar alanları ortadan kalkıyor. Yenik olan erkeğin, iktidarını tecrübe edebileceği yegâne alan olan kadın bedeni ve cinselliği üzerinde ölümcül hassasiyetini burada ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla Kürtler açısından yaşananın ‘geleneksel’ şiddet yöntemlerinden ziyade kadın bedeni ve cinselliği üzerindeki her kültür ve toplumda çeşitli şekillerde görülen ataerkil baskı ve denetimin, güncele dair olgularla ilişkilendirilmesi gerekir.” Çağlayan’a göre ekonomik krizler ve savaş kadına yönelik şiddeti tetikliyor. Çünkü savaşın mağduru olan erkekler, kaybettikleri otoriteyi kadınlar üzerinden göstermeye çalışıyor: “Türkiye’de işsizliğin, yoksulluğun, adaletsizliğin derinleştiği, şiddet kültürünün bu denli yaygınlaştığı, abartılmış bir erkeklik üzerinden kurgulanan militarizm ve milliyetçiliğin tırmandırıldığı bir dönemde kadına ve çocuğa yönelik şiddetin de artmış olması kuvvetle muhtemeldir. Cinsellik vahşi kapitalizmin marifetiyle tarihte hiç olmadığı kadar metalaştı ve kışkırtılmaya başlandı. Genel olarak beden ve özellikle de kadın bedeninin metalaştırılma boyutu, onu insani varoluşundan soyutlanmış basit birer araca indirgedi. ‘Üçüncü sayfa güzelleri’ni bunun için eleştiriyorduk değil mi? Şimdi Internet dünyası ve pornografinin boyutları ona rahmet okutuyor. Üstte ikiyüzlü cilalı bir geleneksel aile değerleri ve ahlak anlayışı, altta çocuk istismarı ve bebek tecavüzü…”
 
Siirt’teki toplu tecavüz olayı Türkiye’nin gündemini meşgul ederken, benzer olayların bölgenin başka yerlerinde de adliyeye yansıdığını isminin ve memleketinin açıklanmaması kaydıyla bir avukattan öğreniyoruz. Geçtiğimiz sene 15 yaşındaki bir kız çocuğuna para karşılığı tecavüz eden yaklaşık otuz kişinin mahkemelik olduğunu söyleyen avukat hayretler içinde: “Olaya karışanların yakınları benden müdafilik talep etti. Aman aman, benden uzak durun, pisliğinizi bana bulaştırmayın dedim. Aralarında seçkin ailelerin çocukları da vardı, 60 yaşlarındaki adamlar da. Savcı beye sordum, ya kız yalan söylüyorsa diye. Savcı bey haklı olarak dedi ki, hiçbir kadın böyle durumları yalan yere söylemez. Ama tabii bu olayların tanığı olmadığı için gözaltına alınanlar serbest bırakıldı. Kızcağızı gördüm, 15 yaşında ama minicik. Kendisi para karşılığı bu işi yaptığını da kabul ediyor üstelik. Son zamanlarda inanılmaz olaylar duyduk. Kız kardeşine tecavüz edenler mi dersiniz, dünyadan umudu kesilip küçük yaşta fuhuşa sürüklenenler mi… Toplum bu tür pislikleri kapatmaya çalışıyor veya kızları suçluyor. O yüzden kimse sesini çıkaramıyor…”
 
2002’de 66, 2009’da 953 cinayet!
 
Kadına yönelik şiddetin taşraya ve hatta Doğuya has bir “hastalık” olduğuna dair tevatür, istatistikler tarafından her seferinde yeniden yalanlanıyor. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü ve Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından yapılan Türkiye’nin ilk kapsamlı ve resmî araştırmasına göre (Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması) 2008’de kadına yönelik şiddet oranı kırsalda yüzde 14.1, kentlerde ise yüzde 13.5 oranında. Aynı araştırma kadına yönelik şiddetin Türkiye’de neredeyse eşit oranda yaşandığını gösteriyor. Kuzeydoğu Anadolu’da yüzde 23.1, Doğu Anadolu’da yüzde 21.8, İstanbul’da yüzde 19.5, Ege’de yüzde 17.3, Batı Karadeniz’de yüzde 15.9, Doğu Karadeniz’de yüzde 19.1, Orta Anadolu’da yüzde 16.3 ve Marmara’da yüzde 17.9! Cinsel şiddette birinci bölge Batı Anadolu, ikinci sıradaysa Akdeniz bölgesi bulunuyor. Güneydoğu ve Doğu Karedeniz de bu oranların takipçisi. Çocuk istismarının en çok yaşandığı yer İstanbul ve Akdeniz, akabinde de yine Doğu Karedeniz ve Doğu Anadolu geliyor. Ancak Türkiye’nin diğer bölgeleri de bu oranlardan aşağı durmuyor. Çocukların cinsel istismarı ise yüzde 7.9 oranıyla en çok kentlerde yaşanıyor.
 
Kadına ve çocuklara yönelik fiziksel, cinsel, duygusal ve ekonomik şiddetin ülkenin dört bir yanında artarak devam ettiğini sadece gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini takip edenler rahatlıkla gözlemleyebilir. Ancak şiddeti gizlemek için yargısıyla, bürokrasisiyle, güvenlik birimleriyle tüm “erkek dünyası” inanılmaz bir dayanışma içinde yola devam ediyor. Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in geçtiğimiz aylarda yaptığı açıklamaya göre 7 yıl içinde kadın cinayetleri yüzde bin 400 arttı! Ergin’in verdiği istatistikler, kadın cinayetlerinin ekonomik kriz yüzünden bunalıma giren erkeklerin ruh haline işaret ettiği iddiasını da yalanlıyor. Zira 2001 krizinin akabinde, 2002’de 66 kadın öldürürken 2009’un ilk yedi ayında bu sayı 953’e yükselmiş! Ergin’in açıklamasına göre 2003’te 83, 2005’te 164, 2005’te 317, 2006’da 663, 2007’de 1011 ve 2008’de 806 kadın cinayete kurban gitti. Kadına yönelik şiddet ve cinayetlere ilişkin yargılama istatistiklerine göre 2002’den temmuz 2009’a kadar toplam 12 bin 678 dava açıldı. Bu davalarda 15 bin 564 kişi yargılanırken 5 bin 736 kişi mahkum oldu, 859 kişi beraat ederken 794 kişi için de denetimli serbestlik kararı verildi. Adalet bakanı, yargının da erkek lehine kararlar verme eğiliminin sürdüğünü itiraf edercesine hakim ve savcılara “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Yargı Mensuplarının Rolü” projesi kapsamında 2009’da 164 aile mahkemesinde görevli hakimler ve savcılarla birlikte bu mahkemelerde çalışan 150 uzmanın eğitimden geçtiğini açıkladı.
 
AKP’nin feminist genelgesinin akıbeti
 
Aslında 2006’da Tayyip Erdoğan’ın yayımladığı “kadına şiddeti önleyin” genelgesinde mülkî amirliklere bu konuda radikal kararlar almaları emrediliyordu. Resmi gazetede bizzat Erdoğan imzasıyla yayımlanan “feminist perspektifli” genelgede mülkî amirliklerin, cinsiyete dayalı ayrımcılığın yapılmaması için çalışma yürütmesi gerektiğinin de altı çiziliyordu. Toplumu bilinçlendirmek için hutbe ve vaazlar verilmesi ve kadın-erkek eşitliği sağlanana kadar kadınlara pozitif ayrımcılık yapılmasının devlet politikası olarak benimsenmesi gerektiğine işaret edilen genelgede ayrıca şu hususlar yer alıyordu: Devlet, kadınlara yönelik her türlü şiddet eyleminin önlenmesini bir devlet politikası olarak kabul etmelidir. Bu alana yönelik bir bütçe oluşturularak toplumsal cinsiyet rolleri açısından bütçelerin etki ve sonuçları görünür kılınıp, toplumsal cinsiyete dayalı bütçe analizleri yapılmalıdır. Ülke genelinde 24 saat hizmet verecek ücretsiz “Alo Şiddet Hattı” oluşturulmalıdır. Siyasi Partiler Yasasında kadınların siyasete katılımını destekleyen düzenlemeler yapılmalıdır. Sistematik bir zihniyet dönüşümü için ders kitaplarında, günlük konuşmalarda, görsel ve yazılı basında, sinema filmlerinde hatta akademik çalışmalarda, vaaz ve hutbelerde kullanılan geleneksel cinsiyet rol ve kalıplarını erkek egemen zihniyetin hakim olduğu toplumsal yapının yarattığı olumsuzlukları vurgulayan bir söylem geliştirilmelidir. Kadın sığınma / konuk evlerinin kuruluşu ve işletilmesi ile ilgili mevzuatın gözden geçirilerek Avrupa Birliği standartları doğrultusunda yeniden hazırlanması ve yerel yönetimlere kadın sığınma / konuk evi açma konusunda zorunluluk getirilmesi sağlanmalıdır. Yayın planlamasında, yayın genel akışı içinde, yayın içeriğinde, çocuk istismarı ile cinsiyet ayırımı, şiddet, pornografi, kadını küçültücü, incitici ve önyargılı yayınların yapılmaması için yayın kanallarının kendi “etik” değerlerini yerleştirmeleri ve yayın kimliğini öne çıkarmalarının sağlanması gerekir. Sağlık görevlileri, yargı mensupları, kolluk kuvvetleri, öğretmenler, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, çocuk gelişimi uzmanları, ve diğer meslek gruplarının lisans ve hizmet içi eğitim programlarında kadına yönelik şiddet konusu yer almalıdır.
 
Susma, haykır
 
Ne yazık ki “kadına şiddeti önleyin” genelgesinin hezeyanla sonuçlandığını Sadullah Ergin’in açıkladığı rakamlar ortaya koyuyor. Kadın örgütlerinin ısrarlı haykırışları genelgenin yayınlanmış bir genelgenin uygulanması yönünde. Gelin görün ki genelgeden sonra kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık vakaları daha da artış gösterdi, gösteriyor. Çeşitli verilere göre Türkiye’de kadınların yüzde 79’u fiziksel, yüzde 52’si sözel, yüzde 29’u duygusal ve yüzde 18’i ekonomik şiddete maruz kalıyor. Cinayete kurban giden kadınların yüzde 40-70’i kocası tarafından öldürülüyor. Her 4 kız çocuğundan biri cinsel şiddete uğruyor. 5-10 yaş arası çocukların yüzde 55’i ensest mağduru. Faillerin yarısı öz baba ve sırasıyla amca, enişte, ağabey, dede ve dayı.
 
Gaspar Noe’nin “Dönüş Yok” filmini izleyenler anımsayacaktır; gece karanlığında, bir alt geçitte eli bıçaklı bir erkek, genç kadını tehdit eder. Alt geçit ıssızdır ve filmin izleyicisi, bir kurtarıcının oradan geçmesini, kadının kurtulmasını bekler. Nihayet alt geçitte bir erkek silueti belirir. Tecavüzü görür ama gerisingeri merdivenleri çıkıp kaçar. Hepimiz biliriz ki tecavüzü görüp ses çıkarmayanlar da tecavüze ortaktır. Doğru, ne yazık ki her kadın tecavüz karşısında yalnızdır. Her ne kadar KA-MER’den Nilüfer Yılmaz, toplumun artık kadına yönelik şiddete gözünü kapatmadığını söylese de, istatistikler, kadına yönelik her türden şiddete karşı hâlâ erkek toplumu olarak sessiz ve duyarsız kaldığımızın delili. Ancak Diana Scully’nin “Tecavüz / Cinsel Şiddeti Anlamak” başlıklı kitabı, kadınlar için hâlâ bir direniş rehberi olmaya devam ediyor. Scully, geniş literatür taramasından, istatistikî analizlerden sonra ezcümle şunu söylüyor: Susma! Mutlaka haykır ve diren! Aksisi, tecavüzcülerin yegâne beklentisidir çünkü.