Yaşam

Aşk Dediğin Sırat Köprüsü, İki Bilet Bir Kişide

1 Haziran 2010
Korkmadık yürüdük, alevlerin üzerinden geçtik. Her renge bulandık ve her rengi yarattık. İçimizde binbir dünyalar keşfettik biz aşktan korkmayanlar… Sonunda duvara çarptık çünkü korkakların duvarları kalındı. Önemli olan sonu değildi, yolculuğun kendisiydi. Neler öğrendik kendimiz hakkında neler, ne kadar büyüdük hem de ne kadar…Ne dünyaların kapılarını araladık kendi ruhumuzda ve korkak ruhlarda… Varış çizgisi önemli değildi çünkü yolculuğun kendisi güzeldi ve dışarıdan görünen değildi gerçekler yalnızca, tüm renk cümbüşü aslında içerdeydi. Yaratan kalbin içindeydi.

Yürüyen ölüler şehrinde canımızı yakmaya çalıştılar anlam veremeyenler. Gerçekleri göstermek adına aslında kendi kuru çöllerindeki boğulmalarını anlattılar. İçimizdeki diyarlar ve açmak istediğimiz kapıları sevilen bile göremedi. Hayran kaldı ama ürktü bu ihtişamlı iç dünyadan. Koşulsuzca seven birini ilk defa görmüştü çünkü. Yüreği ezilse de teslim oldu sistemin kurallarına ve asla kendini aramak için yolculuğa çıkma ve bavulunu toplama cesaretini gösteremedi. Burada kaybeden aslında bileti veren yani seven kalp değildi. Acı da çekse, seven kalp iki bilete sahipti. Biletlerden birini, tüm tutkusu, dürüstlüğü ve naif içtenliği ile özel sandığı kişiye uzattı ama bu kişi kendi içindeki çöl fırtınasından önünü göremeyecek haldeydi. Nerede kalmış seven kalbi görsün. Ezip geçmek, hor görmek, verilen sevgiyi kaale almamak hatta saymamak sadistçe bir erdemdi onun için.

Emek göstermek ve üçüncü gözü açmak çok az insana nasip olacak erdemlerdir. O yüzden sevilen kişi, basit ve küçük erdemlere sığındı. Erdem sandığı ucuz maskelerini taktı ve plastik silahlarını kuşandı. Sevendeki derinliği naiflikle karıştırdı. Algısı ancak buna yetiyordu çünkü… Seven kalp affetmeye devam etti inadına. Aptal durumuna da düşse, hor da görülse, gururu yerlerde de gezse onurlu bir aşıktı. Sevdiğine değil, kendi sevgisinin gücüne inanıyordu. Tam da bu yüzden onurlu bir aşıktı. Kendine ve aşka inanıyordu çünkü.
Değer yargıları egosuna bulanmış, kirli camından dünyaya bakan çıkarcı sevgi asalakları zaten onu anlayamazlardı. Varsın anlamasınlardı. O seviyordu dibine kadar. Hiç olmazsa kalbi atarak yaşıyordu hayatı. Kimin ne düşündüğü onu ırgalamazdı. Kadın, ona elini uzatıp sımsıkı tuttuğunda sevginin dilini konuşmayı bir kez olsun denemişti ama ucuz gururuna yenik düşüp hiçe saymıştı sonradan, o değerli an’ları. Seven kalp, gecenin sabaha vuran ilk ışıklarında uykusuz bir halde turuncu renk parlayan dolunaya bakıp Tanrı’ya dua etti. İnsanların gönlüne biraz şefkat koysun diye. Yeni yollar açma cesaretini kendinde bulsun ve bu fırsat ona verilsin diye… Paylaşmaktan ölesiye korkan zavallılar şehrinde, kendi gibi yürekli ve soylu insanları bulabilsin diye.

Milyon insanın milyon mikrobunu almaktansa, bir tanecik yürekli insanın bin rengini almak yeğdir her zaman. Aynı yolun erinin birbirini çekemediği çamurlu yollarda, aşkla müzik yapmak ve aşkla sevmek ne kadar az insana nasipmiş meğer diye düşündü. Eli telefona gidiyor ama cesaretinin cehaletle savruşturulacağını biliyor o yüzden susuyordu. Aktif bir sevgi bu dünyaya fazlaydı. Pasifçe sevmek ama aktif direnişini sanatla yapmak istiyordu artık.

Kor olmuş kalbi vardı. Yara izlerini göstermekten korkmayan deli çocuk olarak kalacaktı sonsuza dek. Yepyeni hislerin fay hattından geçmeye cesaret edemeyen delik deşik yürekler çoktan gömmüşlerdi kendi kalplerini. Oysa onun kalbi yara bere içinde de olsa, aşk için atıyordu. İnancını yitirmemenin tek yolu, kendi içindeki meleğin kanatlarına tutunmaktı. Dışarıda şeytanlarını kovalayanların tükürüklerine maruz kalmaya karnı toktu artık. Yaralı kanatlarının tozunu aldı. Sımsıkı tutundu onlara ve uçmaya devam etti, yürümeyi bile bilmeyenlerin arasında süzüldü tüm zarafetiyle…