İnsan Hakları / Nefret Suçları

Zalimin Zırt Dediği Yer

8 Haziran 2010
Heteroseksizm ve homofobi üzerine düşünme ve politik hak mücadeleleri, asla sadece heteroseksüellikten farklı cinsel yönelimleri olan insanların sorunu olarak görülemezler; herkes için temel soru bir toplumun, “nasıl bir hayat sürmek istediği” ile ilgilidir.
 
Karşı cinsiyetler arası cinsel arzuyu, sıradan, tarih-dışı, normal, insan doğasıyla uyumlu, dolayısıyla evrensel olarak insanlar arasındaki cinselliğin esası olarak tarif eden heteroseksizm, sadece hepimize   cinsel davranışlarımız açısından “kim” olduğumuzu vaaz etmekle kalmaz; yapması vaaz edileni yapmayan ve bu yüzden olduğu farz edilen şeyi olmayan insanları hepimize ibret olsun diye tarif eder: Günahkar, hasta, sapkın, doğal olmayan, vb. Hayal gücümüzü ya da literatür bilgimizi zorlamayalım; Heteroseksüel Kadınlardan ve Ailelerden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf'ın “Eşcinsellik bir hastalıktır.” açıklamasını desteklemek üzere, heteroseksüel ve sağlıklı mazlumların derneği Mazlum-Der İstanbul Şubesi ve diğer bazı derneklerin yayınladığı metinden yararlanalım: “insan yaşamının ve neslinin devamını tehdit eden bir durum; bütün ilahi dinlerin bir bozulma, sapma, gayri ahlaki bir tutum, tabii olanın dışına çıkma ve günah olarak gördüğü; toplumun ve insan neslinin korunması ile bu anomalinin yaygınlaşmasının önüne geçilmesi amacıyla birçok İslam ülkesinde de yasal olarak yasak olan; hukuki kural olmasına ve meşruiyet kazanmasına asla destek verilemeyecek olan “ahlaki olmayan ve günah”; insanlığın geleceğini ve nesil emniyetini tehdit eden; hayatın kendisine karşı bir ihanet; yaygınlaşması sonucunda, aile yapısının bozulmasına ve neslin imhasına sebep olmakta olan arızi durum..” Açıklamada dahası var ama bu fasılda yerimin kalanını başka bir vaaz için kullanacağım.
 
Zalimin zırt dediği yerde zulümden anladığı ortaya çıkan Mazlum-Der’le beyana dayalı, görünür hiçbir ideolojik ortaklığı olmayan, Yürüyüş Dergisi’nin, Hasta Tutsaklar Platformunda, LGBTT örgütlerinin varlığı nedeniyle yaşanan tartışmalar sonucunda yayınladığı açıklamadan eşcinsellik tariflerine bakalım:bir cinsel sapkınlık ve hastalık; kapitalizmin, cinselliği, aşkı sadece bir haz duygusuna indirgeyerek ve bunu teşvik ederek kanıksattırıp yaygınlaştırdığı sapkınlık; kapitalizmin insanı kendisine, doğaya ve değerlerine yabancılaştırmasının ürünlerinden biri olan sorun; alkışlanacak, meşrulaştırılacak bir şey olmayan; kişisel bazda tedavi edilmesi, ama daha önemlisi, ekonomik, sosyal, kültürel koşulların değişmesiyle, buna ve benzeri sapkınlıklara zemin hazırlayan koşulların yok edilmesiyle engellenmesi gereken sapkınlık kimliği; devrimcilerin elbette, kapitalizmin ezdiği kullandığı tüm kesimler gibi, ezilmesine, kullanılmasına karşı çıktığı bir kesim; eğer, anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadeleye katılmak isterlerse, karşımıza cinsel kimlikleriyle değil, siyasi nitelikleriyle çıkmaları halinde engel olunmayacak kesim”
 
Bu açıklamaların genel olarak içeriğine ilişkin değerlendirme ve yorumları, bu hareketlerin katılımcılarının vicdanlarına, dünyanın bütün dindar mazlumlarına ve kapitalizmin, “cinselliği, aşkı sadece bir haz duygusuna indirgemek” bir yana, sömürü ve hegemonyasını esasen hazlarının, cinselliklerinin, bedenlerinin kontrolü yoluyla sürdürdüğü eşcinsel, transseksüel, heteroseksüel, biseksüel ve kimi arzuladığı beni hiç ilgilendirmeyen ezilenlere havale ediyorum; burada ya da başka bir dünyada yersiz yurtsuz mekansız kimsesiz bırakılmanın, arzularının sorguya çekilmesinin  hesabını elbet soracaklardır. Ben, Mazlum-Der’in açıklamasında tarif ettiği Bakanın yaptığı "hastalık açıklamasından sonra-, bu sapma/anomali durumunu topluma yaymak için ciddi lobi faaliyetleri yürüten, diğer insanlara da sirayet ettirmek için akla gelmeyen yolları deneyen, dizilerden yarışma programlarına, kliplerden haber bültenlerine, tartışma programlarına kadar her alanı zorlayan, toplumun bilinçaltında eşcinselliği doğal bir seçim olarak kabul ettirmeye çalışan bir kesim” den biri olarak, “eşcinselliği bir anomali olarak değerlendiren yaklaşımı ayrımcı bir yaklaşım tarzı, suç ya da suça teşvik olarak niteleme gayreti içinde olan çevrelerden-, sözde eşcinsellerin haklarını koruma adına yaptıkları açıklamalarla (özellikle çocuk ve gençlerin olaylardan negatif etkilenişleri, yaşayabilecekleri kimlik sorunu ve ruh sağlıklarının da düşünülmediğini ortadadır) yoğun bir gayret” içinde olan ve ”sesini yükseltecek lobici” çevrelerden biri olarak, sesimi yükseltmeden,  bu heteroseksist tanımlamaların tam da “Batı” icadı modernizmin –ve dahi kapitalizmin- erkek adamın ne olduğuna ilişkin tariflerini tıpatıp tekrarladığını hatırlatmak istiyorum.
 
Erkek olmak, feminist literatürün çok önceden gösterdiği gibi, bir kendilik tanımlaması olarak toplumsal cinsiyetin ilk deneyimleriyle kişisel kimliğin can alıcı bir bileşeni olarak inşa edilir. Erkek egemen kimliğin kişisel inşası ırka, sınıfa, yaşa ve diğer sosyal değişkenlere göre farklılaşsa da heteroseksüel erkekliğin inşası, aynı yaygın, sabit  öz’le kendisini, iki uçta gibi görünen bu iki dünya görüşünde aynen tekrarlamaktadır.  Heteroseksizm, tahakkümünü, modern eşcinseli inşa ederek sürdürmektedir. İnsanlar, kuşkusuz bedenleri üzerine, hem kendi hem başkalarının bedenleri üzerine, arzuları, hevesleri üzerine hep düşündüler ama modernizm, düşünmekle kalmadı, öngörülebilir, dolayısıyla kontrol edilebilir insan ve toplum tahayyülünde “ideal beden” ve “ideal arzu”yu tarif etti. Bir kimlik olarak, heteroseksüel erkeksilik hem olunması hem de olunmaması gerekeni tarif eder. Feminist teorinin ve sosyal psikoloji yazınının işaret ettiği gibi, toplumsal cinsiyet ve heteroseksizm, biyolojik gerçekler olmaktan ziyade insan yapımı, değişebilir –katli mümkün ve vacip olan- ideolojiler olarak anlaşılmalıdır. Heteroseksist cinsiyetçilik, kadınlardan nefret, erkeklerden nefret ve sonuç olarak kendinden nefret yoluyla edinilir; erkek çocuklar erkek olmayı öncelikle kadın olmamayı öğrenmek aracılığıyla öğrenirler. Heteroseksüelliğin normal, doğal ve zorunlu olduğu ideolojisi heteroseksizm de, ne olunduğundan çok ne olunmadığını kanıtlamaya dayanır. Cinsiyetçilik ve homofobi tam da bu yüzden, bireyin olduğunu (erkek ve heteroseksüel) onaylama anlamıyla ve bireyin olmadığını (kadın ve eşcinsel) hem kendisine ifade etmesinin, hem de topluma kanıtlamasının en açık yolu olarak, heteroseksüel maskülenliğin temel taşıdır. Homofobi, erkeğin kendi heteroseksüel maskülenliğiyle ilişkili iç çatışmalarını engellemenin bir yolu olarak savunucu bir işleve hizmet eder. Heteroseksüel olmayan erkeklere yöneltilen düşmanlık çatışmanın dışlaştırılmasının bir yoludur. Cinsiyetçilik ve homofobi ayrıca erkekliğin kendini tanımlama süreci içinde yaygın bir sistem ideolojisi ve dolayısıyla toplumun inşasında da  en önemli rolü oynar. Yaşamın bütün görünüşlerinde kadınlar ve erkekler için sert bir davranışsal rehber emreden muhafazakar ideolojiyi meşrulaştırır. Connell’ın Toplumsal Cinsiyet ve İktidar’da anlattığı gibi, asıl önemli olan nokta bedeni ve görünürdeki biçimlerini korumak için indirgemeciliğe başvurmaya ihtiyacımız olmasıdır. Kullanıldığı biçimiyle beden, ben olan beden, anlamlar vermektense almakta olan toplumsal bir bedendir; erkek bedenim bana erkekliği vermez; toplumsal tanımı olarak erkekliği alır, aynı şekilde cinselliğim de doğal olanın işgali altında değildir; o da toplumsal bir sürecin parçasıdır. Beden, beden olmayı kesmeksizin, denetim altına alınır ve toplumsal pratikte dönüştürülür.
 
Denetim süreci, aileden okula, sokaktan devlete, iyi ve kötü, yanlış ve doğru ilkelerine göre dünyayı tanımlar. Bu nedenle heteroseksizm ve homofobi üzerine düşünme ve politik hak mücadeleleri, asla sadece heteroseksüellikten farklı cinsel yönelimleri olan insanların sorunu olarak görülemezler; herkes için temel soru bir toplumun, “nasıl bir hayat sürmek istediği” ile ilgilidir. Heteroseksizm –ve homofobi- yerine ya da onunla birlikte heteromormatiflik kavramı, toplumun cinsiyet ideolojilerinden hareketle kültürel, sosyal ve politik örgütlenmesine işaret etmektedir.
 
Pek çok empirik çalışmanın bulguları, ön yargı ve negatif stereotiplerin, heteroseksist ideolojilerin kutsamasıyla, dışlanan gruplara yönelik değişen biçim ve içeriklerde “şiddet”le hayata geçirildiğini, ayrımlaşmayı kutsayan ideolojilerin geleneksel değerlerle beslenen yeni bir tür “muhafazakarlık” olduğunu öngörmemize yol açmaktadır. Genel olarak “sağ” olarak nitelendirilebilecek dünya görüşlerinin, ayrımcılığı besleyen değerlere daha yakın olduğunu bilsek de, bir tür maço-bireycilikle beslenen “modern” yaşama ideolojilerinin de yeni bir faşizm türünün, “sembolik faşizm”in arka planını oluşturduğu ve bu dünya görüşünün sadece “sağ” ideolojileri kapsamadığı açıktır. Bazen bir tür seçkincilik ve çoğunlukla, insanlar ya da gruplararası hiyerarşinin doğal olduğuna, bazı grupların diğerlerinden adeta doğal olarak üstün olduğuna ilişkin inançlar – sosyal üstünlük yönelimi- sembolik faşizmi beslemektedir. Sembolik faşizmin hayatlarımıza yansıması, ayrımcılığın ve şiddet’in politik olarak mahkum edildiği “gelişmiş” yaşama biçimleri içinde “normalleştirilmiş” yeni biçimlerle yer almaktadır.
 
Sonuçolarak söylenebilir ki, heteroseksizm ve homofobinin hem beden üzerinden kontrol hem de bir gruplararası ilişki ideolojisi olarak ayrımcılığı, şiddeti ve modern kapitalist toplumun inşası ve meşrulaştırılması sürecini anlama sürecinde, hepimize özgürleştirici bir çerçeve sağladığı açıktır.Böyle bakıldığında, bütün bu olup bitene karşı başka bir dünya tasavvurunun eşlik ettiği başka bir kültür ve karşı-ideoloji tanımlanabilmesi mümkün olabilir; dolayısıyla başka bir birarada olma, yaşama ideolojisinden beslenen dönüştürücü bir bilgi üretilebilir ve başka bir siyaset kurgulanabilir. Butler’ın KAOS-GL’yle yaptığı söyleşideki sözleriyle bitirelim: “Ayrımcılıkla olan kavgamızı, eşit muamele taleplerimizden yola çıkarak yapıyoruz ve bu yolla bir çeşit “normallik” elde etme arayışı içine giriyoruz. Bir de sanırım seçenekler ya “normal olmak” ya da “patolojik olmak” ise, “normallik”i seçmek zorundayızdır. Ancak “normal olma”ya uğraşmak, uyuşmakla, farklılığı bozmakla ve görünmezlik kazanmakla ilgili olduğu için, bir sorgulamaya tutulmalıdır bu çerçeve. Yani uğraşmamız gereken ikinci yön, farklılıklarımızı kurmak; cinselliğin, sevginin, bağlılığın ve cinsel pratiklerin nasıl gerçekleştiğine dair farklı normları olan yeni toplumların çok-bileşenliliğini ve özgüllüğünü anlatmak olmalıdır. Eşitlik konusunda ısrarlı olmalıyız, ancak aynı zamanda hayatlarımızı betimleyen her tür farklılık ile tanınmalıyız.”