Yaşam

Bu Fotoğrafı Kime Veriyoruz?

Çarşamba, 30 Haziran 2010

Bundan 8 sene öncesine kadar büyük meseleydi bu fotoğrafı verebilmek. Öncelikle tebrikler. Bunun bir kazanım olduğu konusunda kimsenin zerre kuşku duyacağını sanmıyorum. Benim açmak istediğim parantez ise artık meşruluk kazanan bu fotoğrafın, bugün kimler adına, kimlere verilmekte olduğu üzerine... Zira souvenir haklar, souvenir gülücükler ve souvenir özgürlükler, Kapalıçarşı'da üç beş euro'dan başlayarak yüzyıllardır alıcı bulmakta bu şehirde. Gelenekselliğin mevcut kültürde açtığı “tolerans” deliği, kimlik siyaseti üzerinden açılmakta olan yeni deliklerin de potansiyel prototipini seriyor gözler önüne. Ciddiyeti “toleransından” menkul, eski bir siyasetin hikayesi bu... 
 
Neyse, gelelim konuya. Örgütler (sanıyorum seneleri ikişer üçer atladıklarından olsa gerek) bu seneki yürüyüşü her ne kadar “18. Eşcinsel Onur Yürüyüşü” olarak tanımlasalar da, aslında bu, kamusal alanda gerçekleşen 8. kitlesel yürüyüştür. Bütün hikaye 2002'de, Mis Sokağın köşesinde basın açıklaması yapan topu topu 25 kişi ile başladı. Öncesinde, savaş karşıtı mitingler ve 1 Mayıslarda tek tük pankart açmak dışında kamusal alanda herhangi bir görünürlük söz konusu değildi. Ayrıca Paris'te dahi 9. Gay Pride yapıldı bu sene, 18 senedir, yani 1992'den beri bu memlekette gay pride yapılıyor diyene çüş derler! Kendi etkinliğini kaçıncı kez yapmakta olduğundan dahi haberdar olmayan bir örgütlülüğün kaşıyamadığı diğer yaralara gelince; 

Türkiye'nin en az Avrupalı muhatapları kadar özgür ve demokratik bir ülke olduğunu kanıtlama konusunda uzun süredir hiçbir gruptan böylesine özverili bir toplantı çıkmadı. Malum cadde de, içinde benim de yaşamak zorunda olduğum zone'un en müsait sınırları arasında, biçilmiş bir özgürlüğün nutuğu atıldı! Hafta da üç beş eşcinselin yatak odalarında tavuk gibi kesildiği bir memlekette böylesine renkli, böylesine coşkulu ve böylesine halinden memnun bir kalabalığı görenler, haliyle "demokrasinin" fotoğrafını çektiler. Bunlar, demokrasiyi sembolik temsile indirgemek için elinden geleni ardına koymayan bir diplomasinin işine hepimizden çok yarayacak fotoğraflardı. Kendilerinin dahi düşleyemedikleri kadar hızlı verilmiş sempatik pozlardı.. Tüm karelerde 32 dişi sayılan, mutluluktan kavağa çıkmış eşcinsellerin ülkesiydi burası! 

Yaşanan tüm mağduriyetlerde karşımıza “bu ülke de demokrasi var” diye dikilenlerin varaklı çerçevede saklayacağı bu uyduruk fotoğraflarda neler yoktu ki? Kara çarşaflı Müslüman kankasıyla el ele vermiş Rio'lu travestiler.. Ermenilerin dahi Ermenice okuyup yazamadığı bir memlekette, biraz da bundan olsun diyerek yürüyüşe eklenmiş "Ermenice Queer" dövizler.. İki travesti görünce korkudan sokak değiştiren fakat böylesi yürüyüşlere gelirken topuklu ayakkabılarını ve rujunu yanında bulundurmayı asla ihmal etmeyen palyaçolar.. Senede bir kez Gay Pride'a katılarak yıllık vicdanını rahatlatan hiper rasyonel solcular.. Hazır bu kadar hemcinsini birarada bulmuşken yürüyüşü çarka çevirip birbirlerine kaş göz atarken suratı felç geçirmiş gibi kameralara yansıyan yeni yetme oğlanlar.. Kızlara parmak atmak için kalabalığa yaklaşan fordcular.. Her yürüyüşte tencere tava çalıp kapı gıcırtısında göbek atanlar, Arap turistler, diğer turistler, selpakçılar ve tabii ki Taksim - Tünel tramvayı.. Şehrin duyup görebileceği en "anormal", ve bence hakikaten anormal bir kalabalığın fotoğrafı. 

Bugün çabamız, "normalleşme" çabası. 

Kitle anormal ve kendi davasına hayli uzak bir ithal edilmişlik içerisinde olsa da, bugünün çabası daha çok normalize olmak üzerine. Kuşkusuz bu türden bir normalizasyonun, yaşam formlarımızla hiçbir ilgisi yok. Hepimizi içine alabilecek, içerisinde hepimizin nefes almasına olanak sağlayacak bir yeni birlikteliği formüle edebilmek (zorundayız). Kendilerimize, arka sokağında çığlık attığımız küçük iktidar alanları ve anları yaratmak yerine, potansiyel gücümüzden maksimum fayda sağlayabileceğimiz manevra alanları yaratabilmek (zorundayız). Zira, marjinalize edilmemizin zaten çok kolay olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Gerçekte, yapayalnız olduğumuz bir coğrafyada. Bizler hâlâ, “sen yoksan bir eksiğiz” diyenleriz ve hâlâ her birimizden “bir eksik” verenleriz.. 

Böyle bir ortamda, Londra'daki pride'larda giyilen kostümler beni pek bağlamıyor. Zira fashion tarafını taklit etmekten daha elzem bir boyutunu, en azından taklit etmeyi denememiz gerekiyor. Ve Londra'da haftada üç beş eşcinsel yatak odalarında tavuk gibi kesilseydi eğer, o fotoğraflardan görüp özendiğimiz prideların asla bugün taklit ettiklerimize benzemeyeceğini öngörebilmek gerekiyor. Yürümeye, Tarlabaşı’ndan başlamamız gerekiyor. 

Bu sahte kalabalıklardan medet umanlar, unutmamalılar ki, bir yan sokakta saldırıya uğradıklarında yardımlarına kimse koşmayacaktır. Böylesine ters köşe bir hikayenin fotoğrafıdır, popülist muhalefetten objektiflere takılan. 

NOT: Bu yazıyı naçizane bir parantez olarak yazıyorum. Lütfen kimse bundan kendisine olmadık rahatsızlıklar çıkartmasın. Yapılanların sembolik ve romantik manada kıymetinin farkındayım. Eleştirinin "katkı" olarak anlaşılmaya başlayacağı günlerde görüşmek dileğiyle..