Kültür Sanat

Tartışılması Bitmeyen Dizi-Film Serisi: Seks Ve Şehir

Cuma, 2 Temmuz 2010
1998’den 2000’li yılların ortalarına kadar yayında kalan ve bizde de 2000’li yıllarda sürekli yayınlanan ‘Sex and The City’ yani ‘Seks ve Şehir’ adlı dizi çok tartışma yarattı. İkinci filmi Cuma günü sinemalarda gösterime girdi. Bir yandan koyu fanatikleri de oldu bu dizinin ve daha sonra çekilen filmin. Ben hangi taraftayım diye soracak olana şunu söyleyebilirim: Her ne kadar materyalizmin dibine vurmuş ve ilk bakışta sığ görünen bir dizi de olsa, takip etmeye başlayınca kendinizden ve şehir hayatının yalnızlığından parçalar bulabildiğiniz, güzel cümleleri mizahla karışık verebilen bir dizi. Cesur bir kadın köşe yazarı var dizinin başrolünde. New York’un Ayşe Arman’ı misal… Öyle bir benzetme yapabiliriz biraz anlatabilmek adına… Ama dizideki fark ve belki de itici gelebilen yön, aşkı yıldırım hızıyla tüketen ve beri yandan moda delisi bir kadının başrolde olup arkadaşlarıyla sürekli cinsellik konuşması. Aslında sorun cinselliği açıkça konuşabilmesi değil bence. Kadınlara cesaret verişiyle bu yönü çok güzel bana sorarsanız. Cinselliğe mizahla yaklaşabilmesi de dizinin en eğlenceli yönlerinden biri belki. Ama bazen çok sığ ve belden aşağı esprilerin fazlalığı ile cinselliği bir paylaşımdan ziyade bir skora dönüştüren ve böyle yaparak erkek egemen kodları yıktığını zannederken aslında tekrar eden bir hatası var senaryo yazarlarının. Porno ve mahalle diyerek dalgamızı geçtiğimiz zamanlarda olmadı değil izlerken.

Dizide en sevdiğim karakter bazen Miranda bazen Samantha. Miranda’nın gayet gerçekçi ve sıkıntılı şehir kadını ruhu biraz daha inandırıcı. Gerçek hayatında yani Cynthia Nixon olarak biraz daha ötekileştirilmiş olduğunu takip edenler bilirler. Aslında gerçek hayatta bu yönüyle Samantha’dan daha marjinal. Samantha’nın ise hayatı yatak skorcusu bir erkek gibi yaşaması belki doksanlı yıllarda belli tabuları yıkmış olabilir ama 2000’li yıllarda artık daha ziyade klişe geliyor tüm bu yaptıkları. Yine de espri anlayışı ve düştüğü komik hatta bazen rezalet denebilecek durumlarla dalga geçebilmesi eğlenceli olmanın yanında içten geliyor bana.

Sonuç olarak bu dizinin ve devamındaki filmlerin birçok genç kadının ve hatta erkeğin, hatta ve hatta marjinal insanın hayatında büyük etki yarattığı su götürmez bir gerçek. Elbette New York’da yaşamıyoruz hatta muhtemelen orada bile hayat bu kadar renkli olamaz ama yine de yarattığı özgürlük hissi ve verdiği mesajlarla çeşitliliğe saygı gösteren bir dizi olduğunu düşünüyorum. Alanis Morissette’in olduğu bölümlerden birinde kendini ve toplumsal cinsiyeti sorgulayan bir Carrie vardı ve ilk bölümlerdeki sığ özgürlük bağrışları biraz olsun mana kazanmıştı. Yaşlandığını kabul eden Carrie aslında seçimlerin yaşla ilgisi olduğunu vurgulayarak biraz da bağnaz gelmişti bana. Belki de senaryo yazarlarının, erkek egemen kodları tekrar ürettiklerini ve bütün kadınların moda aşkına sürekli ayakkabı alan bir tür kapitalizm canavarı olmadıklarını fark etmelerinin zamanı geldi artık.

Eleştirilebilecek binlerce nokta olmasına rağmen dizinin çekici yanlarına da aynayı çevirmek gerekli. Bu dizi özellikle ülkemizde bir kesim şehirli kadının kendiyle yüzleşmesine ve cinselliğiyle barışık olabilmesine sebep olmuştur diye düşünüyorum. Kendiyle ve içine düştüğü komik durumlarla dalga geçebilen ama her zaman dik durabilen bir kadın olarak varolabilmek bu dizinin verdiği en güzel mesajlardan biri. Alışverişi fütursuzca pohpohlarken, dostluğun ve paylaşımın değerini de bir o kadar güçlü ve derin şekilde verebilmiştir.

Kadınlardan biri anne olma kararı alırken veya Charlotte hamile kalamazken, birbirlerine verdikleri destek, Samantha karakterinin dostunun annesinin ölüm haberi karşısında verdiği insancıl tepki (reddetmek ve görmezden gelmek daha sonra gözyaşlarına boğulmak) dizinin takdire değer an’larından. Senelerce bazı bölümlerini çok defa izlemiş biri olarak diyebilirim ki bu dizi sahiden birçoğumuzda anlamlı ve değerli etkiler bıraktı. Artılarının eksilerinden daha fazla olduğunu düşünüyorum.