Kültür Sanat

Boğaziçi Üniversitesi’nde Biber Gazı ve Herbie Hancock Belgeseli

9 Kasım 2010
En nezih ve en sakin diye bilinen üniversitelerden biridir Boğaziçi Üniversitesi. Olaysız, gürültüsüz patırtısız nezih bir ortamdır. Cuma günü kafa dinlemeye gideyim dedim eski okuluma. Belki hocalarımı da ziyaret ederim diye düşündüm. Yine de asıl hedefim elimde kitabımla manzaraya karşı oturup temiz hava almaktı. Güneş pırıl pırıl parlıyordu. Okulun ana giriş kapısına yaklaştım. Bir de ne göreyim : Etrafta çevik kuvvetler, bir sürü polis aracı ve motorsikleti, siyah arabalar, güvenlik görevlileri, telsizler, endişeyle bakan öğrenciler. İçeri zor girdim. İstanbul Üniversitesi’ni aratmayan bir gün okulumda ilk defa yaşanıyordu. Elbet çok eskiden de yaşanmıştır ama son 20 yıldır bu kadar gergin bir ortam olmadığına eminim bu okulda. Bahçenin arkasından dolaşır ve manzaraya giderim derken oraya geçmeye de izin yoktu. Okula girmekte bile tereddüt etme durumunu ilk defa yaşadım ve inatla günümü bozmamaya karar verdim. Özgürüm ben diye düşünerek içeri adım atarken, güzelim yemyeşil cennet vatanım dediğim okulum, yuvam yani ikinci evim bir tür baskına uğramıştı.

Olayı dramatikleştirmek istemem, başbakan, anlaşılan bir takım açılışlara konuk olarak gelmiş. Benim üzüldüğüm kısmı sonradan öğrendiğim gerçeğiydi hikayenin : Başbakana protesto eylemi yapan öğrencilere biber gazı sıkılmış. IMF olayları olduğu günlerde, tesadüf taksiyle yayınevine şiir kitabım için anlaşma imzalamaya giderken yediğim biber gazının, ikinci evimde ismini bile duyunca tepem attı, moralim bozuldu. Biricik okulumda da huzur kalmamıştı artık. Neyse ki okulumun içini avucumun içi gibi bildiğimden, Mithat Alam Film Merkezi’nin arka yokuşundan kendimi Bebek sahiline inen orman yoluna attım. Vurdum yokuşa kendimi…Öfkeli ve hüzünlüydüm. Öğrencilerin yanına bile yaklaştırmamışlardı. Yamyam muamelesi gören okuldaşlarım için mi üzüleydim, bugün biber gazı sıkan yarın ne yapar acaba diye mi?

Akşam evde Herbie Hancock’un İmkanlar projesini anlatan Dvd’yi izledim. Bu usta caz müzisyeninin birçok modern isimle yaptığı ortak müzik projesinde çok derin bir şeyler vardı. Herbie Hancock, Hiroşima’daki atom bombası faciası ile insanın insana neler yaptığına dair bir anlatım yaparak, müziği dünyaya ve insanlığa bir hizmet olarak sunduğunu, müzisyenden evvel bir insan olduğunu söylüyordu. Müzikal birlikteliklerdeki kooperatif ruh ve müzik sevgisi, neşe, egolardan arınmış paylaşımlar, Annie Lennox ve Raul Midon’un iç yakan performansları bana ilham kaynağı oldular. Çevremde gördüğüm, henüz maymundan insana evrilememiş bazı sözde çalgıcı takımının ömründe ulaşamayacağı bir bilinç vardı bu insanlarda. Çocuk ruhlarını korumuş bir halleri vardı. Elbette imkanların verdiği bir rahatlık diyebilirsiniz buna ama kesinlikle bu adamlar dişleri ve tırnakları ile müzik üretiyorlardı ama en önemlisi kalpleriyle…Miles Davis’in okulundan geçmiş olan Herbie Hancock’un müthiş doğaçlamaları bizleri Caz festivali’nde de mest etmişti.” Caz ve blues nedir ya” diye sayıklayan bazı müzik tüccarları, bu filmi izlerken kendilerinden utanabilirlerdi. İnsaniyet kavramını bile sorgulatan bir belgesel filmdi. İçinde bolca müzik ve dünya barışına, acılardan bile güzeli var etmeyi amaç haline getiren sanatçı olmaya dair güçlü mesajlar vardı.

Budizm’den epey etkilendiğini söylüyordu Hancock. Aslında burada benim için önemli olan hangi dinden etkilendiği değil. Önemli olan etkilendiği şeyin en iyi kısımlarını alıp hayatına uyguluyor oluşu. Müziğin de ortak bir dil olduğu aşikar. Hancock, Afrikalı bir gitaristi yanına alıp ona büyük imkanlar sunmuş çünkü onun müziğine çok inanmış. Müzisyenler asla büyümez ve bu da gereklidir derdim, bu filmde bu düşüncemin doğru olduğunu gördüm. Büyüdükçe insan, risk almayı unutuyor ve güvenli köşesine çekiliyor. Oysa çocuk kalarak, müzikal ve her anlamda yeniliklere açık, ufku-vizyonu geniş, algısı açık biri olmak gerekli.