Kültür Sanat

"Haklarını Savun, Ara ve Araştır!"

25 Ocak 2011
Gözümüzün önünde her gün hayata saldırdıklarına, onu bıçakladıklarına ve onu vurduklarına tanık oluyoruz. Kimimiz olanlara suç ortağı, kimimiz yapanlara destek, kimimiz olup bitenlere seyirci… İçimizden sadece birileri hayattan yana. Bu sessizliğin içinde onun sesini duymak hiç zor olmadı; hayata o kadar güzel sahip çıkıyordu ki. Selam vermeden geçip gitmek, hayatla sevişen hiçbir çocuğa yakışmazdı… Nefret suçlarından HIV konusundaki önyargıya dair pek çok konuda sesini yükselten müzisyen Önder Bora ile konuştukça, hayat derin bir nefes aldı…
 
Önder, biyografine baktığımda buz pateninden müziğe pek çok dalda profosyenel çalışmaların olduğunu görüyorum. Biraz bahseder misin bunlardan?
Ortaokulda bir hevesle buz patenine yazıldım ve o alanda yeteneğim olduğu ortaya çıktı. Çok sevdiğim için de devam ettim. Ancak sporcu olmak için daha erken yaşta başlamak gerekiyor; ben de antrenör olarak devam ettim. Tiyatroya başlamayı çok istiyordum ancak Saint Benoit Lisesi’nde okurken sosyal hayata ayıracak vaktim olmuyordu; çok ağır bir okuldu.

Üniversiteye başladığım yıl Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’ndaki oyuncu bir arkadaşım, Ali Poyrazoğlu ile tanıştırdı beni. Çehov’un kısa oyunlarını, Fransızca’dan Türkçe’ye çevirerek tiyatronun kapısından ilk adımımı atmış oldum. Ardından tiyatroda kursa başladım ve bir süre sonra tiyatro kadrosunun içinde yer aldım. Eğitim alırken, bir yandan da tiyatroda ve ‘İnsanlık Halleri’ adlı TV dizisinde küçük rollerde oynadım. Böylece hem alaylı, hem okullu yetiştim. Hayatımın en güzel yıllarıydı. Beni hayata hazırlayan ve bana vizyonumu veren bir eğitim süreci oldu; bu yüzden Ali Poyrazoğlu’na çok teşekkür ederim, kendisi çok iyi bir hocadır. Çok eskiye dönersem, ilkokuldan itibaren okul korolarında sürekli şarkı söylerdim. Ailem, müziğe eğilimimin olduğunu gördü ve 7 yaşında piyano dersleri almaya başladım. Bunun dışında mandolin ve akordeon dersleri aldım ancak enstrümana gerekli sabrı gösteremeyen birisi olduğumu gördüm. Solist olmayı seçtim.
 
En derin ilişki kurduğun alan müzik sanırım…
Kesinlikle müzik. Türkiye’deki tiyatro şartlarını gördüm. Tiyatroda bireysel bir şey yapmak ve istediğin oyunu oynamak, kişiye değil şansa bağlı. O gerçeği çabuk görüp, bunu istemediğimi anladım. Solist olmanın getirdiği liderlik vasfını, tiyatroda yakalayamayacağımı görüp müziğe yöneldim. Şans dersleri almaya başladım ve hâlâ da alıyorum.
 
Yaptığın müziği nasıl tanımlarsın?
Genel olarak pop müzik yapıyorum. Akustik müzik seviyorum ve elektronikten uzak durmayı tercih ediyorum. Gelen talepler üzerine bugüne kadar sadece bir tane elektronik parça yaptım ancak kişisel olarak sıcak bulmuyorum. Özellikle tek bir tarzda kalmak yerine, müziğin sonsuzluğu içinde birçok şeyi bir araya getirmeyi seviyorum. Mesela ilk albümümde hafif rock vardı, caz vardı ve tango vardı; konsept bir albüm oldu. Bu albümü, yurtdışındaki müzisyenlerle çalıştığımda kartvizit gibi ortaya koydum. Bundan sonra akustik çizgimden çok çıkmayan ve biraz daha genele hitap eden çalışmalarım olacak.
 
Yeni albümünden bahseder misin?
Bangkok’a yerleşmiştim; 4 ay önce Türkiye’ye döndüm. Aslında yarı yarıya yurt dışında yaşıyorum; orada bir orkestra kurdum. Her şey yolunda giderken, yaklaşık 2 ay süren gösteriler ve çatışmalar oldu. Ağustos sonunda dönmeyi planlıyordum. Arkadaşlarım tekrar albüm yapmam konusunda destek verince, bu proje için kaldım. 4 şarkılık bir maxi single olacak. Birinin sözü Suat Kavukluoğlu’na, müziği de bana ait; o şarkının 2 versiyonu olacak. Bir tane çok önceden Serdar Ortaç’tan aldığım slov bir şarkı var. Bir de sözü ve müziği kendime ait olan bir şarkı var.
 
Önder, Türkiye’deki şarkıcıların büyük çoğunluğu son derece apolitik. Hiç kimsenin söyleyecek bir sözü yok adeta…
Türkiye’de herkes apolitik şu an. Politik olmak için biraz güce ihtiyaç var ve şu anda hiçbir sanatçının gücü yok. “Demokrasi” lafını ağzından düşürmeyen ancak son derece faşist bir bakış açısıyla yönetilen bir ülkede yaşıyoruz. Bu gerçeği kabul etmeliyiz başta. Sadece sanatçılar değil, herkes apolitik. 1970’li yılların ikinci yarısından sonra, Türkiye üzerine oynanan değişik oyunların ardından anarşi yaratılabilmişti; son on yılda bir sürü şey yapıldı ancak anarşi yaratılmıyor. İnsanlar anarşi yaratamayacak kadar apolitik hale getirildiler.
 
Sen, ayrımcılıktan hayvan haklarına her konuda sesini hiç çekinmeden yükselten azınlıktan birisin -ki seni, bireysel sözlü eylemlerin sayesinde tanımıştım. Sendeki muhalif tavrı uyandıran ne?
Söyleyebilecek sözüm ve belirli bir dünya görüşümün olması. Bir yerlere kilitlenip kalmadan sınırsızca düşünebiliyorum. Bunu, kendimde bir özellik olarak görmüyorum ancak kendim için yaratmak istediğim çok önemli bir şey oldu bu. Belki şanslı tarafım, bir Fransız okulundan geliyor olmam. Bize şunlar öğretildi: haklarını savun, ara ve araştır. Descartes’ın dediği gibi “Gerçeği bulmak için, her şeyden şüphe etmek zorundasın. Gerçeği, her şeyden şüphe ederek öğren.” Hayatım boyunca anne ve babam, “Bu beyazdır ya da siyahtır.’ dediği için söylediklerini kabul etmedim. Ben onu nasıl gördüğüme baktım sürekli.
 
Bütün mesele insanların en temelden başlayarak, kendi cinsiyetlerini ve cinselliklerini sorgulamamasından kaynaklanmıyor mu?
Heteroseksüel insan, doğduğu günden öldüğü güne kadar kendisini sorgulamaz. Ne cinselliğini, ne de doğasını sorgular. Ona göre, zaten öyle olması gerek! Bir heteroseksüel erkek, “Ben neden kadınlardan hoşlanıyorum, bunun altındaki sebep nedir?” gibi bir sorgulama yaşamaz. Heteroseksüeller, içgüdüleri ile yaşamaya devam ederler; en temel içgüdü olan üreme duygusuyla hayatlarını sürdürürler. Ancak eşcinseller, 10-11 yaşlarından itibaren diğerlerinin kendilerine söylediği farklılığı kendileri hissetmeye başlayınca, bu farklılığı araştırmaya başlıyor. Hayatın ve cinselliğin ne olduğunu ve kendisinin kim olduğunu düşünüp anlamaya çalışıyor. Dolayısıyla düşünmenin sonucunda kendisini geliştiriyorlar.
 
Heteroseksüeller ise kendilerini sorgulamak yerine, lgbtt bireyleri sorgulamayı seçiyor…
Bu sorgulama, kişilerin bilgisizliklerinden ya da homofobik olmalarından kaynaklanıyor. Heteroseksüeller, içgüdü ve kendilerine dayatılan öğretilerle yaşıyorlar. Bir heteroseksüele “Eşcinselliğe neden karşısın?” diye sorsan, “Bilmiyorum, bana uymaz.” der. Herhalde sana uymaz; uysa sen de eşcinsel olacaksın.
 
LGBTT bireyleri, “aile” kavramı için bir tehdit olarak görüyorlar. Bunun hakkında ne düşünüyorsun?
Aile kavramını, heteroseksüellerin kendi çarpık ilişkileriyle yok ettiğini düşünüyorum. Bu toplumda, zorla evlendirilmiş bireyler yer almakta. Bunun sonucu olarak da, mutsuz evlilikler ve mutsuz ortamda yetişen ve geleceğin travmatik neslini oluşturan çocuklar ortaya çıkmakta. Bir de toplum baskısıyla ve bir şeyleri örtmek adına eşcinsel bireylerin karşı cinsleriyle yapmış olduğu evlilikler var. Sonuç olarak toplum, kendi getirdiği baskılarla, gelecek nesillerin hazırlanması gereken en önemli ortam olan aileyi yok ediyor. Zaten bana göre aile, sadece biyolojik anne ve babadan oluşmaz. Eşcinsel çiftler de aile kurabilir ve çocuk sahibi olabilir.
Toplum neden heteroseksüel? Sayısal üstünlük, bir gerçeklik değildir. Toplum, farklılıkların toplamıdır. Gelişmiş ülkelerde, toplumun tek bir kesime ait olduğu düşüncesi artık ortadan kalktı.
 
Bangkok’a yerleşme sebebin ne?
Yıllarca tatil için gittim; sevdiğim pek çok şeyi bir arada gördüm. İklimini, yemeklerini ve insanlarını çok seviyorum. Çok ucuza büyük lüksler yaşıyorsun. Sokakta yürüdüğün zaman “Sen eşcinsel misin?”, “Heteroseksüel misin?”, “Travesti misin?” kavramlarının asla olmadığı bir yer. Tabii oranın da kırsal bölgelerinde sorunlar var ama bizdeki gibi cinayetle ya da iş bulamamakla sonuçlanmıyor.
 
Türkiye ile kıyasladığın zaman, ayrımcılık bakımından büyük farklar var mı?
Travesti ve transeksüeller fuhuş yapmadan, her alanda çok rahat çalışabiliyorlar. Bir krallık olmasına rağmen, insan haklarını çok düzgün bir biçimde işletiyor. Biz ise, laik ve demokratik bir ülke olmamıza rağmen faşist bir biçimde yönetiliyoruz. Tayland, Batı’daki pek çok ülkede olmayan demokratik haklara sahip.
 
LGBTT bireyleri, en başta aileleri bu kadar kolay dışlarken, toplumun reddetmesi sürpriz değil sanırım.
Mesela bir aile, çocuğunun eşcinsel olduğunu o 25 yaşındayken öğreniyor. Çocuk, 25 yaşına kadar ailenin biricik kızı ya da oğluyken, sonrasında her şey değişiyor. Hiç mi düşünmüyorlar “Ne değişti?” diye? En büyük kaygıları “Etraf ne der?”.
 
Sen aynı zamanda Pozitif Yaşam Derneği başta olmak üzere, HIV ile ilgili kampanyalar yürüten kurumlara da büyük destek veriyorsun. HIV hakkında hâlâ ciddi bir önyargı var. İnsanlar konuşmaktan dahi kaçınıyor.
İnsanların söylemeye cesaret edemediği şeyleri söyleme sebebim, insanları bilgilendirmek. Bilgilenmedikleri için her kesim zarar görür. HIV’de son 10 yılda çok büyük gelişmeler kaydedildi. Artık HIV+ bir kişi, ilaç tedavisi ile sağlıklı bir yaşam sürebiliyor. Bu kolay mı? Tabii ki kolay değil çünkü ömür boyunca süren ve yüksek maliyetli bir tedavi gerekiyor. Önyargılarından dolayı işlerinden olan insanlar, tedavi masraflarını karşılayamıyorlar. Benim amacım, başa dönüp insanları uyarmak. HIV diye bir virüs var ve bundan korunmak çok kolay. Eğer HIV+ kişiler varsa ve bulaşma yollarını bilirsek, bu kişilere karşı geliştirdiğimiz önyargı ve savunma mekanizmalarını ortadan kaldırabiliriz çünkü HIV aynı ortamda bulunmak ve aynı evde yaşamak ile bulaşan bir şey değil. Hâlâ bu konuda diretmek, bilime karşı gelmektir ve ben bunu anlayamıyorum. İnsanlar hâlâ HIV+ kişilerden uzak duruyor. HIV+ bir birey ile eş de olabilirsiniz ve korunarak cinsel ilişkiye girebilirsiniz. Sperm yıkama yöntemi ile, HIV+ bir anne veya baba, HIV- çocuk sahibi olabilir. Bu bilimsel gerçeklere karşı koymayı, ortaçağ zihniyetinden başka bir şeyle açıklayamıyorum.