İnsan Hakları

Teyze Doğulu, Dili Yok

Perşembe, 10 Şubat 2011
Antalya’daki Yörükoğlu Sebze Hali’nde çalışan Kürt işçiler kovuldu, yerine Doğu Karadenizliler alındı. Siirtli işçi Muhlis Yağan’ın iddiası bu. Sine-Sen’in “Yerli dizi yersiz uzun” eylemlerine katılan yönetmenler Mutlu Şahin ve Garip Çelik, “Bijî sinema” yazılı pankart taşıdıkları için sendikadan tepki aldıklarını söylediler. Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde Türk Lehçeleri bölümünde okuyan üçüncü sınıf öğrencisi Eser Demir, hocalarının derslerde Kürtleri aşağılamasına ve ırkçı baskılara dayanamayıp okulu bırakma kararı aldı. Posta gazetesi yazarı Candaş Tolga Işık, Güneydoğu’da çanak anten kullanıcılarının sürekli porno kanallar izlediğini ve birbirlerine tecavüz ettiğini yazdı. Bu ve buna benzer onlarca örnek, sadece bir ay içinde yaşandı. Üstelik bunlar medyaya yansıyanlar. 

Fanusun içinde
Aşağıda, tanığı bir gazeteci olmasa zinhar ifşa olmayacak bir örneği daha aktaracağım ama lafın gelip dayandığı netice, toplumsal ayrışmanın giderek derinleştiği yönünde. Belki başka bir yazıya bırakmak kaydıyla kasten hükümet veya yargı alanındaki örneklere girmiyorum. Fakat mesele şu ki, pek çok gazeteci arkadaşımız (siyasi arenada oynanan oyunlar bu ayrıntıları görmeye zaten mani) bu tür hadiseleri vaka-ı adiyeden sayıyor. Elbette memleketin gidişatı, içtimai vaziyet, politik zigzaglar konusunda eli dört-beş bin vuruşluk yazılar yazmaya alışmış olan biz gazeteciler ülkeyi, avucumuzdaki muhayyel fanusa bakarmış gibi “inceliyoruz”. Haliyle de meselemiz (varsa tabii) fanusun içindekiyle. Çünkü toplumun o fanusta olduğunu zannediyoruz. Oysa “toplumun içine” girdiğimizde, aslında bizatihi gazetecilerin (daha doğrusu toplum gözlemcileri ve vakanüvislerin) bir fanusta yaşadığını alenen tespit ediyoruz. Sonra da durup dizimizi dövüyoruz: Biz bu toplumun birer parçası mıyız? Korunaklı dünyamızın dışına çıktığımızda karşılaştığımız “toplum” gerçek mi? Eğer gerçekse, niye bu kadar ürkütücü bir cehalet var? Hani Türkiye toplumu ağır aksak da olsa değişiyordu? Hayal kırıklığı bu düzeyde olunca hakikati idrak etmek de, “bu topluma” iştirak etmek de güç oluyor. 

Kürtçe bilen personel
Zira fanusun kendisi, içindekinden de dışındakinden de daha ürkütücü. Çünkü “toplumu yaratan değerlerin” kendisi, yani fanus, derin bir yarıkla varlığını sürdürür gibi yapıyor. Peki, o yarığı kapatmak kime düşüyor? Bu sorunun yanıtını hepimiz birbirimizden bekleyip duruyoruz.
Daha geçen hafta karşılaştığım bir örnek üzerinden devam edelim. Yaklaşık on yıldır, neredeyse mecburi bir istikrarla memleketten (Hakkari) gelen hastalara refakatçilik yapıyorum. Refakatçiliğimin en önemli nedeni, gelenlerin Türkçe bilmemeleri. Daha doğrusu hastanelerde Kürtçe bilen personel olmaması! Çünkü hastanelerde zorunlu olarak Kürtçe bilen personel bulundurulması, ben ve benim gibi yüzlerce refakatçinin/tercümanın yükünü ortadan kaldırır. 

Hakkarili hasta
Bu yılki ilk “hastam”, 62 yaşında bir kadın. Ciddi bir beyin ameliyatı geçirecek. Kendisini bekleyen ürkütücü ameliyat gününü, hastane odasına serdiği seccadesinde namaz kılıp tespih çekerek, büyük bir olgunlukla bekliyor. Odada üç kadın hasta daha var. İkisi bel fıtığı ameliyatı olacak. 70 yaşındaki Emine hanımın beyninde ise kötü huylu kocaman bir tümör var. “En kötü ihtimalle ölürüm. Eh, yaşadığım da söylenemez zaten” diyor ama, ışık saçan masmavi gözleri yaşama arzusunu gün gibi ortaya seriyor. Hastane odasına girince ilk o karşılıyor bizi. Oda düzenini, ziyaretçi kabul saatlerini, yemek türlerini, telefonun yerini bir solukta sıralıyor. Ardından hastamızın memleketini ve rahatsızlığını soruyor. Refakat ettiğim hasta için Emine hanımın anlattıklarını Kürtçe’ye, beridekinin yanıtlarını da Türkçe’ye çeviriyorum. Emine hanım gülümseyerek kısık bir sesle sözünü sürdürüyor: “Siz daha içeri girdiğinizde anladım Kürt olduğunuzu. Ben de Kürdüm ya, hemen açık etmek istemedim. Senin hastalığın benimkiyle aynı. Ama benimki daha tehlikeli. Kötü huylu kötü. Azrail beynimin içinde yani.”
Diğer iki hasta da önceleri sıcak karşılıyor bizi. Fakat Türkçe bilmeyen hastam, onları Kürtçe selamlayınca işler biraz değişiyor. Kürtçe selama soğuk bir edayla karşılık veriyor. Yatağına yerleştiriyoruz hastamızı. Karşıdakiler aralarında konuşurken seslerini bize duyurmaya gayret ediyor: “Bunlar Hataylı olmalı, Arap bunlar Arap!” Hastam ne dediklerini anlamıyor, gülümsüyor sadece. Ben de üstünde durmuyorum. Emine hanımın refakatçisi geliyor yanımıza sonra. Kısık bir sesle Kürtçe konuşuyor: “Sakın Kürt olduğunuzu söylemeyin.” “Hastalar da, doktorlar da gıcık kapar size” diye de ekliyor. Refakat ettiğim hasta biraz şaşkın, biraz tedirgin ama bir o kadar sinirli, “Kırk bin insan, biz Kürtlüğümüzü saklayalım diye mi öldü” diyor. Diğer iki hasta kadın ısrarla “Hatay Araplarından mısınız siz, Kur’an okuyonuz mu he?” diye üsteleyince dayanamıyor bizimki. “Çevirmezsen sözümü, bir saniye burada durmam” diyor ve sesini yükselterek devam ediyor: “Arap, Türk fark etmez. Ama ben Kürdüm. Kürt diye bir şey duydun mu? Kürdüm ben Kürt. Hatay değil Hakkari…” Akıl almaz bir ısrarla duyduklarını anlamamayı sürdürüyor karşıdakiler: “Hakkari’de Arap var mı ki?”
Ben ayrıldıktan sonra, akşamleyin ikisi de hastamın yatağına gidip “Madem o kadar Kürdüm diyon, niye o kadar insan öldürdünüz, onu da de hele!” deyip sıkıştırmışlar. Bizimki sonradan gözleri yaşararak anlattı: “Kürtçe anlasalar devletin çeteleri diyecektim. JİTEM diyecektim. Bizi Kürt olarak kabul etmediğiniz için diyecektim…” Biliyorum, bir sürü şey daha söyleyebilecekti. Ama ne yaparsın ki, “dili” yok. Türkçe bilmiyor. Hemşirelerin de arada bir ağızlarından kaçırdığı gibi: “Teyze doğulu olduğu için dili yok.” Kürtçe bilmeyen Türklere “dili yok” demek kimsenin haddi değil zaten.