İnsan Hakları / Nefret Suçları

Aydın Olma Sorumluluğu ve Fetva Verme Özgürlüğü Üzerine

Pazartesi, 18 Nisan 2011
Sosyal Değişim Derneği (SDD) ve Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe!’nin birlikte organize ettiği ve iki gün sürecek Uluslararası Nefret Suçları Konferansı bugün (15 Nisan) başlıyor. Büyük olasılıkla siz bu satırları okurken nefret suçundan en doğrudan etkilenen kitlelerin başında gelen eşcinseller ve translar, Türkiye toprakları üzerinde bu suça karşı en etkin mücadele alanlarından birine sahip olmalarına rağmen konferansın çooook uzağında olacaklar.
 
Malumunuzdur Yeni Şafak Gazetesi yazarı Hilal Kaplan konferansın bir oturumuna moderatör olarak çağrılınca lezbiyen, gey, biseksüel ve translar’ın (LGBT) Facebook ve Twitter’da Kaplan’ın bu konferansta yer almaması gerektiğini belirttikleri protestolar sebebiyle organizasyondan önce Kaplan, ardından akademisyenler Melek Göregenli ve Selin Berghan son olarak da LGBT örgütleri çekildiler.

Göregenli ve Berghan organizasyonun yapılış tarzına dair eleştirilerini belirtirken LGBT örgütleri ise Kaplan’ın geçtiğimiz yıl sarf ettiği eşcinsellik karşıtı sözleriyle her yıl çeşitli alanlarda verdikleri Hormonlu Domates Ödülleri’nden bir tanesine sahip olduğu için homofobik olduğunu düşünüyor ve nefret suçunun doğrudan mağdurları olarak bu tezadın gölgesinde “nefreti” tartışmayı anlamlı bulmuyorlardı.
 
Kaplan başta sosyal medya kanalları olmak üzere birçok alanda eşcinsellik karşıtı söylemlerine devam ederken (örneğin konferanstan çekildiğini bildirdiği twit’inde “Ama eşcinsellik hala günah…” buyurdu), SDD ve DurDe “etkinliğe gölge düşürmemek” amacıyla “Sayın Hilal Kaplan’ın gösterdiği anlayıştan dolayı teşekkür ederek Kaplan’dan konferanstan çekilmesini rica ettiğini” duyurdu. Hey hat! Bizzat düzenleyicilerinin nefret söyleminin ne olduğuna pek de emin olmadığını göstererek yeterince gölge düşürdüğü bir etkinliğin gölgesiz yanı kaldı mı?
 
Nefret suçunun doğrudan mağduru bir grubun bu suçun kapsamlıca tartışılmasının hedeflendiği bir konferansta yer almaması, insan hakları suçlarına karşı mücadele veren insanların, bu suçları işleyen gerçek ya da hayali suç örgütlerine üyelik suçlamalarıyla gözaltına alındığı bir ülkede cümleten içine düşürüldüğümüz “absürt” puzzle'ın bir başka parçası olarak gündemde yerini alırken, nefret suçuna karşı mücadele eden bir eşcinsel olarak bu yazıyı yazmayı da gerekli gördüm. Belki bu yolla nefret söylemi üreten birini katılımcı olarak davet eden nefret karşıtı girişimler, bir dahaki sefere bu katılımcı nedeniyle konferansa katılmayı reddeden nefret suçu mağdurlarının tepkileri karşısında, katılımcının engin anlayışına sığınarak ondan konferanstan çekilmesini “rica etmek” yerine farklı yollar deneyerek bulutların dağılmasını, etkinliklerinin gölgelenmemesini sağlayabilirler.
 
SDD ve DurDe konuyla ilgili açıklamalarında “nefret suçları mağduru tüm kesimlerle dayanışmayı ve birlikte hareket etmeyi bir görev bildiği gibi, her türlü cinsiyetçi ayrımcılık ve homofobiyle mücadeleyi de önemsediğini ve bu konuda konferans sonrasında LGBTT örgütleriyle bir araya gelerek, meselenin ayrıntılarını konuşmayı dilediğini” belirtti. Gerçi yaşam akıp giderken her birimiz neler neler diliyoruz da olmuyor ama yine de böyle bir toplantının olması umuduyla SDD ve DurDe’ye söyleyeceklerimi oraya erteleyip, Hilal Kaplan’la devam etmek istiyorum.
 
Öncesinde isterseniz Kaplan’ın bu konferansın davetlilerinden biri olmasını hangi “insan hakları mücadelesi kariyeri”ne borçlu olduğunu hatırlayalım. Böylelikle hem kendisinin neden bu yazıya konu olduğu hem de eşcinsellerin neden günün her saniyesi yaşamın birçok alanında üretilen homofobiye gösterdiği zorunlu müsamahayı Kaplan’dan esirgediğini de netleştirmiş olalım. Malum Kaplan kendisine tepki gösterenleri “Günaha günah demeyi yasaklayabileceğini düşünenler” benzeri fantastik gruplara dahil ederek, kendini bu tepkilerden muaf kılmaya çabalıyor. Keşke o işler o kadar kolay olsa.  Keşke kendinizi “Nefret Suçlarıyla Mücadele” gibi bir başlığın çatısı altında konumlanacak kadar mağdur ve söz sahibi sayarken bu suçun mağduru başka bir kitleye nereden ve kimden aldığını bilmediğimiz, sizinle tanrınız arasında kalması gereken “dininize” yaslanarak “Eşcinselliğin büyük günahlardan biri olduğu zaten çok açık”la başlayıp afili sözcüklerle devam eden konuşmanızı “eşcinsellerin evlenmesine, evlat edinmelerine karşı çıkmak inancımın bir gereği” diye bitirebilseniz de birileri de kendi inançlarının ve yaşamlarının gerekliliklerini size hatırlatmak zorunda kalmasa. Siz de Twitter’da harcayacağınız zamanı gerçekten “nefret suçlarıyla mücadele”ye harcayıp, bu suçtan kimin nasıl etkilendiğine dair gözlem yapma şansı yaratabilseniz kendinize. Neden bu kadar tepki topladığını anlamadığınız ve dininizin gerekliliği olarak sarf ettiğinizi belirttiğiniz sözlerinizin, hangi nedenlerle nefret söylemi kapsamına girdiğini daha kolay anlayabilseniz. Dilinize doladıklarınızla herhangi bir kahvehanede okey oynarken arkadaşına “oynasana top” diyen delikanlının ürettiği söylemden çok da farklı bir söylem üretmediğinizin ayırtına varabilseniz de homofobinin bir ayrımcılık türü değil sevap olduğuna dair twitlerlerinizle bizi de kendi ayrımcılığına ortak etmeye zamanınızı harcamasanız. Biz de böyle yazılar yazmak yerine, konferanslarda nefret suçlarıyla mücadele yöntemlerine dair konuşmakla geçirsek zamanımızı…
 
Bu uzun ve sıkıcı cümlelerden sonra Kaplan’a yönelteceğim sorulardan önce kendisini biraz tanıyalım isterseniz. Bu işi en güzel kendisinin yapacağını düşündüğümden kısa bir süreliğine mikrofonu kendisine bırakıyorum; “Ağustos 1982’de İstanbul’da doğdum. İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden 2004’te mezun oldum. Psikolog olarak çeşitli yerlerde görev yaptım. 2006’da Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans yapmaya başladım. Öğrenimim devam ederken hem okulumda hem de sivil toplum örgütlerinde siyasi faaliyetlerde bulundum. 2008’in Şubat ayında başörtüsü yasağının üniversitelerde kaldırılması arifesinde yayınlanan pek çok bildirinin açtığı tartışma ortamına biz de iki başörtülü arkadaşım ile “Söz konusu özgürlükse hiçbir şey teferruat değildir: Biz henüz özgür olmadık” başlığı ile yayınlanan manifesto niteliğinde bir metinle dahil olduk. Kısaca Türkiye’de devletin zulmettiği toplumsal grupların hakları iade edilmeden ‘özgür’ olmayacağımızı beyan eden diğerkâm bir metindi. Beklediğimizden fazla ses getirdi. En önemlisi de o vakte kadar üzerinden konuşulan başörtülü kadınlara kendileri adına konuşma imkânı sağlamış olmasıydı sanırım. Ardından başörtüsü yasağını merkeze alan “Henüz Özgür Olmadık” isimli bir kitap çalışmamız Hay Yayınları tarafından basıldı. Geçenlerde “Türkiye’nin ‘Ölmeyen’ Babası üzerine: Atatürkçü Gençliğin İmkansız Yası” isimli yüksek lisans tezimi tamamlayıp mezun oldum (yakında kitap olarak neşredilecek inşallah). Hâlen pek çok sivil toplum inisiyatifinde gönüllü olarak çalışıyorum, gelen talepler doğrultusunda çeşitli kuruluş ve derneklerde ders veriyorum. Yaklaşık beş aydır da Taraf Gazetesi’nde yazıyorum. Yasaksız bir ülkede akademisyen olma hayali kuran bir faniyim…”
 
Hilal Kaplan  “Türkiye’de devletin zulmettiği toplumsal grupların hakları iade edilmeden ‘özgür’ olunamayacağını beyan eden diğerkam bir metin”i otobiyografisinin önemli bir parçası haline getirmiş, “söz konusu özgürlükse hiçbir şeyin teferruat olmadığını” düşünen bir insan olmasına rağmen ayrımcılığa uğramış başka bir grubun özgürlük taleplerinin karşısında olacağını aynı diğerkamlıkla dile getirmeyi, başkalarının hayatını kendi inançlarının terazisinde tartarak hayatı ve insanı oldukça öznel ikilikler içinde ele almayı “sorumluluğunun bir parçası” olarak görüyorsa, kendisine sormak isterim;
 
Sayın Kaplan siz kim olarak kendinizi bu hayatın asıl sahibi olarak konumlandırıyor ve başka insanların hayatları hakkında fetvalar çıkarabiliyorsunuz? Bu dünyanın sadece size ve sizin inancınızın gerekliliklerine bahşedilmiş bir dünya olduğu sonucuna nasıl kanaat getirdiniz? Nereden ve kimden aldığınız yetkeyle bu toplumu ve hayati sadece "kendinizin" kılıp kendinize benzemeyene var olma hakkı tanıyamayacağınıza dair beyanatlarda bulunuyorsunuz? Size bu konferansta moderatörlük kariyeri sağlayan, örtülü bir kadın olmanıza yöneltilmiş yok sayılma pratiğinden mi devşirdiniz bu yaşam mülkiyetçisi, bu kendinden olmayan herkesi etrafından uzaklaştıran pis ağız kokusunu? Hayat sadece sizin mi? Hayat sadece sizin doğrularınızla mı yaşanılmayı hak ediyor? İnançları veya ideolojileri gereği sizi örtünüzle üniversitelere kabul etmeyen, örtünüzle kamu kurumlarında çalışmanıza izin vermeyen, örtünüzle mecliste size temsiliyet hakkı tanımayanlara hala “söz konusu özgürlükse gerisi teferruattır” gibi şık açıklamalarla cevap verebilecek misiniz? Velev ki söylediğiniz gibi eşcinsellik günah, peki eşcinseller bu günahın hesabını size mi verecek? Sırtına Allah dövmesi yaptırdığı için TGRT tarafından “günahkâr” ilan edilen Oğuz Atak’ın bir gün sonra Bebek’te bir parkta dolaşırken vurulup öldürüldüğünden, TGRT’nin bu yayını nedeniyle tazminat ödemeye mahkûm edildiğinden haberdar mısınız? Sarf ettiğiniz sözcükler yarın bir eşcinselin öldürülmesine sebep olursa “günaha günah demeyi yasaklayamazsınız” diye sıyrılıverecek misiniz işin içinden?
 
Türkiye’de birçok alanda hukuksuzluklar at başı gitse de teoride bir “hukuk devleti” olduğunu, bu nedenle kişilerin özgürlüklerinin günah ya da sevap çerçevesinde değil “yasa” ile tanımlandığını hatırlatmama gerek yok sanırım. Eşcinsellerin de, eşit vatandaşlık ilkeleri gereği, başta nefret suçlarıyla etkin mücadele edilmesine dönük yasalar olmak üzere yaşamlarını düzenleyebilecek yasalardan mahrum olduklarını, en az örtülü bir kadın kadar zor birer yaşam sürdürdüklerini sosyoloji masterlı psikoloji lisanslı bir akademisyen adayı olarak birçok insandan daha iyi biliyor olmalısınız.  Bilmiyorsanız da size pek de iç açıcı olmayan birkaç istatistik vereyim; 1 Ocak 2004 ile 10 Ekim 2010 arasında kayıtlara geçen eşcinsel ve/veya trans cinayeti sayısı 44 ve sadece 2009’da 20 eşcinsel ve/veya trans çeşitli gerekçelerle öldürüldü. Bu cinayetlerin büyük bir çoğunluğu kayıtlara geçmediğinden gerçek rakamların bunların ne kadar üzerinde olduğunu tahmin edersiniz. Bu cinayetlerin büyük bir çoğunluğu kesici ya da delici aletlerle maktul paramparça edilerek işlendi.   
 
Örneğin 22 Ocak 2010’da Kemal G.’nin cesedi katili tarafından sekiz parçaya ayrılıp şehrin üç noktasına atıldı. 26 Şubat 2006’da gazeteci –yazar Baki Koşar 30 küsur yerinden bıçaklandı. 9 Mart 2007’de işinsanı Saim Kayhanmete defalarca bıçaklanmış ve boynu kesilmiş halde ölü bulundu. 12 Kasım 2008’de Eryaman’da linç girişimine uğrayan travesti ve transseksüellerin yürüttüğü hukuki mücadelede mağdur ve tanık olan Dilek İnce sokak ortasında pompalı tüfekle vuruldu. 18 Temmuz 2008’de Ahmet Yıldız yine sokak ortasında kurşunlanarak öldürüldü… Bu liste uzayıp gidiyor maalesef. Ve maalesef ki bu listede yer alan, artık sadece birer isim olan insanların birçoğu kendilerini öldürenler tarafından da, yaşadıkları toplum tarafından da “günahkar” olarak işaretlenmiş insanlardı. Bu fişlenmenin bedelini hayatlarıyla ödediler. Ve yaşayan her eşcinsel için bu şekilde öldürülmek gibi ciddi bir risk varken, yaşayanların bir kısmı bu riskle mücadele ederken, diğer yandan sizin gibi “günah işaretleyiciler”le de mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Oldukça basit ve size çok tanıdık geleceğini bildiğimiz bir şey için hem de; “özgürce yaşamak.”
 
Çünkü nefretle mücadele eden eşcinseller de sizinle aynı toplumda yaşayan ve neyin günah neyin sevap olduğunu idrak edebilecek akıl düzeyine sahip bireyler olarak bir hadiste de belirtildiği gibi “tüm insanların bir tarağın dişleri kadar eşit olduğunu” düşünüyorlar. Siz ya da TGRT işaretlemeden neyin günah olduğunu neyin sevap olduğunu bilecek ve kendilerini bu günah-sevap ikiliğinin dışında da çeşitli yaşam alternatifleriyle var edebileceklerine inanıyorlar. “Homoseksüel” olmanın homojen olmayı gerektirmediğini bildikleri için de sandığınız gibi tüm eşcinseller dinsiz/imansız değil, dindar eşcinseller de var ve onlar günahkâr olmadıklarını düşündükleri gibi, böyle bir hesaplaşmaya sizinle değil inandıkları Tanrıları’yla girmeyi düşünüyorlar. Sizden de iyi bir mümin olmanın yolunun “imansızı işaretlemekten” değil “imana davet etmekten” geçtiğini duymak istiyorlardır herhalde. Ben o dindar eşcinsellerden biri olmadığım, hayatımı bir günah-sevap düzlemi üzerine kurmadığım, kişinin inancının kendisiyle ilgili olduğunu, inançlarına uygun bir yaşam sürmenin de başkalarının inançlarına saygı duymaktan geçtiğine inana bir insan olduğum için örneğin sizin örtünme hakkınızı önemsiyor, örtüyle sizin aranızdaki ilişkinin size ait olduğunu düşünüyorum. Tıpkı sizden de benim yaşama biçimime, inançlarıma, tercihlerime, kimliğime, oluşuma dair “hoşgörü/izin” çerçevesinde cümleler beklemediğim gibi meseleyi bu çerçevede ele almadığınız sürece “örtünme hakkı” gibi bir kavramdan söz etmeye “hakkınız olmadığını” düşündüğüm gibi. Söz etseniz bile bunu bir ayrımcılık kategorisi olarak tanımlayıp “Nefret Suçlarıyla Mücadele Konferansları”nı modere edebilecek kadar nefretten ve nefret söyleminden arınmış olduğunu düşünmediğim gibi…
 
Siz size verilen gazete köşesini bu memleketin çok daha önemli sorunlarına ayırmak yerine eşcinselleri günahkar olarak işaretlemek gibi ayrımcı nutuklara ayırdığınız sürece, eşcinsellerin de sizi protesto etmeye devam edeceğinden emin olabilirsiniz. O nedenle bence şimdi Twitter’ınızı kapatıp bir süre mümkünse insanları görebildiğiniz bir pencereden dışarı bakıp hayatın ne kadar güzel olduğunu, insanların “yaşayabilmek” için ne kadar çaba sarf ettiğini biraz izleyin. Sonra masanıza dönüp “aydın olma” sorumluluğunuzu yerine getirerek bu memleketin önemli sorularına dair görüş ve izlenimlerinizi yazın. Misal kim bilir siz bu yazıyı okurken kaç kadın öldürüldü, kaç kadın örtüsünü çıkarmamak için zulme uğrarken kaç kadın kendi iradesi dışında örtünmeye zorlandı?
 
“Hülasa, eşcinselliğin “cinsel yönelim” ibaresiyle anayasaya girmesinden tutun da evliliklerinin ve evlat edinmelerinin devlet tarafından kabulüne kadar savunulan taleplerin Müslümanlar için “zulüm” anlamı taşıdığını belirtmeniz eşcinseller açısından zulüm anlamı taşıyor. Hatırlatmak isterim ki Ali İmran Suresi’nde de belirtildiği gibi “Allah zulmedenleri sevmez” ve emin olun siz, din ya da bilim ne derse desin eşcinsellik hep var olacak bir olgu olacak…
 
Notlar:
1.     http://www.durde.org/2011/04/kamuoyuna-aciklama/
2.     Kaplan 21 Mart 2011’den itibaren Yeni Şafak Gazetesi’nde yazmaya başladı
3.     Kaplan’ın otobiyografisi Düzce Yerel Haber Gazetesi’nin 03.12.2010 tarihli sayısı
4.     Barmen Oğuz Atak 4 Mayıs 1997'de TGRT haber bülteninde sırtındaki 'Allah' dövmesiyle ilgili görüntülerinin yayınlanmasından bir gün sonra Bebek Parkı'nda Hüseyin Ulaş ve Alaettin Polat adlı kişilerce tabancayla vurularak öldürülmüştü. Mahkeme zanlıları cinayetten suçlu bularak cezalandırdığı gibi TGRT Televizyonu’nu da “eleştiri sınırlarını aşan, kin ve intikam duyguları güdülen, küçük düşürücü ve halkın hakaretine maruz kalacak kasıtlı ve ısrarlı beyanlarla ekrana getirdiği” gerekçesiyle 10.000 Lira tazminat ödemeye mahkum etti.
5.     İstatistikler Lambdaistanbul ve Kaos GL’nin eşcinsel cinayetleri ile ilgili raporlarından derlenmiştir.
6.     7-12 Nisan 2006 tarihleri arasında Ankara'nın Eryaman semtinde yaşayan travesti ve transeksüellere yönelik saldırıların davasında mağdur ve tanık olan Dilek İnce 26 Nisan 2007 tarihli ilk duruşmada araçlarını gasp edip ölümle tehdit edildiğini belirtmişti
7.     İslam ve Sekülerizm – Hilal Kaplan (http://www.dengeazad.com/en/NewsDetailN.aspx?id=5760&LinkID=158)