İnsan Hakları / Nefret Suçları

‘Homofobik Olmayan Bir Milliyetçilik Söz Konusu Bile Olamaz’

Perşembe, 21 Nisan 2011

Sanki ilan edilmemiş bir savaş yürütülüyormuş gibi eşcinsellere ve translara yönelik sistematik cinayetler işleniyor ve bu saldırılar medyada yer buluyor. Hal böyleyken LGBT bireylere yönelik nefret suçları neden unutulur, telaffuz edilmez? “Başörtülü”, “Alevi”, “Ermeni”, “engelli” sayılıyor ama “LGBT” bir türlü ilk sıraya giremiyor. Bu uzak durma veya en iyimserinden gönülsüzlük hali ne anlama geliyor?

Sosyal Psikolog Melek Göregenli, “Nefret Suçları Konferansı”ndan niye çekildiğini Kaos GL’ye açıkladı.
 
Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Durde! ve Sosyal Değişim Derneği'nin 16-17 Nisan'da İstanbul’da düzenlediği “Uluslararası Nefret Suçları Konferansı”, LGBT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans) örgütler tarafından eleştiriyle karşılandı.

Prof. Dr. Melek Göregenli de LGBT örgütlerin eleştirisi doğrultusunda davetli olduğu konferanstan çekildiğini açıkladı. Göregenli’ye, LGBT örgütlerin abartıp abartmadıklarını sorduk.
 
“Hiç kimseyi buna ikna edemezsiniz”

“Homofobiyi basit bir kişisel eğilim, “heteroseksüelliğin normal kabul edilmesi, diğer cinsel varoluş biçimlerini anlamama, hoşlanmama vb.” gibi görmek, onun muhafazakârlığın ve toplumun genel olarak hizada tutulmasının en önemli ideolojisi olduğunu görmezden gelmek, hiçbir adalet ve eşitlik fikrini inandırıcı kılamaz.”
 
"Neredeyse her hafta bir insanın bedeniyle, cinselliğiyle ilgili bir nedenle" öldürülmesine dikkat çeken Göregenli, Kaos GL’ye yaptığı açıklamada, “bu nefretin siyasi kaynaklarını görmezden gelmek bence nefret siyasetlerinin ve suçlarının, genel hegemonik siyasetlerden beslendiğini hiç anlamamış olmayı gerektirir.” dedi.
 
“Günlük, reel politik hesapların, genel olarak politik bir ilkesizliğe yol açtığını” belirten Prof. Göregenli, “kimse sözünün hesabını tutmuyor, dilinin vebalini taşımıyor, bize “günah”ı tarif edenler, kendi insanlığa karşı işledikleri günahlarının farkında bile değil.” diye konuştu.

Konuşmacı olarak ilan edildiğiniz Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Durde! ve Sosyal Değişim Derneği'nin 16-17 Nisan'da İstanbul’da düzenlediği "Uluslararası Nefret Suçları Konferansı"na katılmadınız. Konferanstan çekildiğinize dair yaptığınız açıklamada “gelinen noktada katılmak içime sinmedi” dediniz. Neydi içinize sinmeyen; konferanstan niye çekildiniz?

Konferansın hazırlık çalışması sırasında konferansın düzenleyicileriyle yaptığımız yazışmalarda, programda, cinsel yönelimlerle ilgili oturumun başlığı ve genel olarak konferansta cinsel kimliğe yönelik nefret suçları konusuna yeterince yer verilmediği, nefret siyasetlerinin ele alındığı oturumlarda “islamofobi” bile varken, homofobi’nin bir “siyaset” olarak ele alınmamasının çok önemli bir eksiklik olduğu konusundaki düşüncelerimi dile getirmiştim.
Doğrusu, anlayışla karşıladılar, oturumumuzun başlığını nefret suçlarına vurgu yönünde değiştirdiler fakat “nefret siyaseti” olarak homofobi bir oturuma konu olamadı. Ama bunun “politik” bir tercih olmadığını düşündüğüm için kendi oturumumuzda bu konudaki eksikliği dile getirip düşüncelerimi anlatacaktım. Sonra, bu alanda çalışan örgütlerdeki arkadaşlarımla haberleştiğimizde, konferansın düzenleyicilerine, benimkine benzer düşüncelerini ilettiklerini ve yeterli duyarlılığı göremediklerini öğrendim. Türkiye’de cinsel kimliğe yönelik ayrımcılık ve nefretle çok ağır bedeller ödenerek sürdürülen ve benim de elimden geldiğince içinde olmaya çalıştığım ve çok da siyasi bulduğum bu örgütler, kendilerini orada rahat hissedemeyeceklerse ben de hiçbir şey olmamış gibi davranamazdım. Orada olmak içime sinmedi kısaca onlar yokken.
 
“Esas oğlan her zaman Türk, Sünni, Müslüman ve heteroseksüel”

Homofobiyi de dâhil ettiğiniz ayrımcı ideolojilerin nefret suçlarını beslediğini söylüyor ve nefret suçunu tanımlarken ayrımcılığın belki de en şiddetli biçimi olarak ortaya çıkmasına dikkat çekiyorsunuz. Konferans ise “Nefretin siyaseti” altında “islamofobi”, “anti-semitizm” ve “milliyetçilik”i programına alırken “homofobi”yi bu başlığa dâhil etmedi. Bu durumun olası güncel, organizasyonel gerekçelerini geçersek, “homofobi/transfobi” sizce neden “nefretin siyaseti”nin masaya yatırılacağı bir oturumda ele alınmaz?

Konferans düzenleyicilerine sormak gerek bu soruyu, neden ele alınmadığını yani. Ben hâlâ bunun “politik” bir tercih olmadığını düşünmek istiyorum, bunu gönülden diliyorum. Bir atlama, özensizlik ya da neyse yapılmış olsa da, bunun düzeltilebileceğini düşünüyorum, çünkü bizim bu ülkede her konuda aynı düşünmesek de temel ilkelerde birlikte davranmaya gerçekten ihtiyacımız var. Bu temel ilkeler üzerinde konuşmayı tercih ediyorum.
Temel ilke şu: Cinsiyetçilik, heteroseksizm ve homofobi-transfobi, sadece cinsiyet ve cinsel kimliğe yönelik ayrımcılık, şiddet ve nefret suçlarının siyasetleri değildir aynı zamanda hayatımızı zindan eden her türden nefret siyasetinin de belirleyicisidir.  Milliyetçilik, ırkçılık, anti-semitizm, otoriterlik vb. bütün nefret siyasetleri genel bir muhafazakârlık ikliminde yeşerir ve bu iklim esasen homofobiden beslenir, genel olarak bütün beden kontrolüne dayalı siyasetlerden güç alır. Homofobik olmayan bir milliyetçilik söz konusu bile olamaz. Bu benim fikrim değil, gerek teorik gerek uygulamalı bütün sosyal bilim birikimi ve hayatın kendisi buna işaret ediyor.
Türkiye’de yaptığımız pek çok çalışma da açıkça bunu gösteriyor. Milliyetçilik, kökten dincilik, kör vatanseverlik, kadın düşmanlığı, yabancı düşmanlığı ve genel olarak içinde yaşadığımız sistemin meşrulaştırılması eğilimleri mutlaka homofobik tutumlarla birlikte var oluyor. Yani homofobik olmayan bir milliyetçilik ya da başka bir siyasi kötülük yok. Esas oğlan her zaman Türk, Sünni, Müslüman ve heteroseksüel. Dünyada da eşitlik ve adalet ilkesini savunan ama homofobik olan bir toplumsal siyaset, böyle bir hayat tasavvuru yok.

Homofobiyi bu anlamda basit bir kişisel eğilim, “heteroseksüelliğin normal kabul edilmesi, diğer cinsel varoluş biçimlerini anlamama, hoşlanmama vb.” gibi görmek, onun muhafazakârlığın ve toplumun genel olarak hizada tutulmasının en önemli ideolojisi olduğunu görmezden gelmek, hiçbir adalet ve eşitlik fikrini inandırıcı kılamaz. Hiç kimseyi buna ikna edemezsiniz. Hele neredeyse her hafta bir insanın bedeniyle, cinselliğiyle ilgili bir nedenle öldürüldüğü bir ülkede, bu nefretin siyasi kaynaklarını görmezden gelmek bence nefret siyasetlerinin ve suçlarının, genel hegemonik siyasetlerden beslendiğini hiç anlamamış olmayı gerektirir.

“Kimse sözünün hesabını tutmuyor, dilinin vebalini taşımıyor”

LGBT bireyler ve örgütler, “nefretin siyaseti” oturumuna nefret söylemi ürettiğini söyledikleri bir ismin moderatör olarak çağrılmasına tepki gösterdiler ve bunun üzerine programda değişiklik yapıldı. Değişiklik ile ilgili açıklama yapan organizatörlerin “teşekkür” açıklamasını nasıl okuyorsunuz? Size göre de LGBT örgütler “mesele”yi fazla mı abarttılar?

Yukarıda bence temel olan siyasi ilkelerden söz etmiştim. Oradan devam etmek istiyorum. Türkiye’de siyasi iktidarın değil sadece, insan hakları konusunda mücadele ettiğini söyleyen hatta sosyalist devrim yaparak hepimizin hayatını kökten değiştirme iddiasını taşıyan kişi ve örgütlerin de nefret diliyle söz söyleme konusunda sonsuz özgürlüğü var.

“Zalimin zırt dediği yer..” başlıklı yazımda, dindar ve Marksist olduğunu beyan eden bu iki farklı siyasi dilin nasıl aynı otoriter, modernist ve cinsiyetçi bir zemine dayandığını tartışmıştım.

Ama ne yazık ki henüz, politik olarak güçlü bir demokratik sözbirliği oluşmamış olduğu için, kimse sözünün hesabını tutmuyor, dilinin vebalini taşımıyor, bize “günah”ı tarif edenler, kendi insanlığa karşı işledikleri günahlarının farkında bile değil. Onlara hesap soran da yok. Günlük, reel politik hesapları, genel olarak politik bir ilkesizliğe yol açıyor.

Herkesin “ezilenler”i farklı, ezilenlerin hiyerarşisi de var, en altta doğal olarak sistemi en çok tehdit edenler, heteroseksüel erkekliğe meydan okuyanlar. Çünkü bu dünyanın çivisi çıkar ve bütün hiyerarşiler sarsılır o zaman. En alttakini orada muhafaza etmek gerek ki yer yerinden oynamasın, kadınlıklarımızın, erkekliklerimizin, kutsal ailelerimizin, loş yatak odalarımızın üzerine oturduğu yalan dünyanın sırrı çözülmesin.

“Arzu günahlarının muhafızları bunlar”

Bu ülkede yeterince muhafız var zaten, Türklüğün muhafızları, mezheplerin muhafızları, vatanın muhafızları, sermayenin muhafızları, hepsinin üstüne bedenlerimizin muhafızları eksikti, o da tamamlandı: Arzu günahlarının muhafızları bunlar. Ben bir manifesto bekliyorum, bedenime, kutsal aileme, nihayet büyük milletimin bekasına zarar verecek bütün günahları bilmek istiyorum ki bir gün sokakta karşıma biri dikilip “günahkâr” olduğumu söyleyip bana saldırırsa, memleketi günahkâr bir pislikten temizleyeceğini haykırırsa, onu bu manifestoya asla ihanet etmediğime belki ikna edip canımı kurtarabileyim. LGBT örgütleri abartmadılar bence. Bir ülkede her gün birilerine sokakta bedenlerini, arzuladıklarını, şekillerini şemaillerini yani hayatlarını beğenmedikleri için birileri yan bakıyorsa bile, bunu abartıp ciddiye almak gerekir. Hep böyle oldu yine olacak, bu iktidar ideolojilerine karşı mücadele yükseldikçe, bu dünyadan şikâyeti olanlar, “günah ve özgürlük” bu iki sözcüğün yan yana gelemeyeceğini bir durup düşünecekler.

“Kim var olmalı kim yok olmalı”

Nefret söyleminin nefret suçlarına neden olduğunu söylüyorsunuz. Nefret suçlarına maruz kalan veya nefret söyleminin hedefindeki grupların kendilerini güvende hissetmemelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? LGBT’ler, “eşcinsellik” üzerine yazılmış ve ifade edilmiş görüşlerin bazılarını neden nefret söylemi olarak alıyorlar? LGBT’lerin kendilerini güvende hissedecekleri bir toplum nasıl mümkün olacak?  

Nefret söylemi öncelikle iktidar tarafından üretiliyor ve bu iktidar dili işte bildiğimiz, yukarıda da söz ettiğimiz farklı biçim ve düzeylerde yeniden yeniden üretiliyor. Sokaktaki insanın, gencin, çocuğun zihni, dili, dünyası böyle şekilleniyor: Kim normal, kim anormal, kim hasta, kim sağlıklı, kim günahkâr, kim cennetlik, kim iyi, kim kötü ve nihayet kim var olmalı kim yok olmalı. Bütün dünyamız sokakta, evde, okulda, her yerde bu dilin kurduğu hiyerarşilerle şekilleniyor. Böyle bir dünyaya referansla kurulmuş, hepimizin “doğru”sunu, “iyi”sini vazeden her dil ontolojik olarak nefreti içinde taşır, mutlaka “nefret edin!” demesi gerekmiyor. Bir trans arkadaşım, sokakta hiç kimsenin yüzüne bakmadan, gözlerini görmeden yürümeye alıştığını söylemişti, baktığı her göz ona varlığının yanlışını söylüyor çünkü. Eşcinsel bir öğrencim, her zaman her yerde “bir şeyler”in anlaşılmaması için hep tetikte olmanın nasıl zor olduğunu. Bu asla kendin olamamak demek. Kimin hakkı var birilerine böyle bir hayat yaşatmaya? İnsan kendisini nasıl güvende hissedebilir?

“Hiç kimsenin kendisini yalnız hissetmeyeceği bir dünya tasavvuruna ihtiyacımız var”

Başka bir dünya mutlaka kurulacak. Öncelikle bütün bu olup bitene karşı yani hakikate karşı başka bir dünya tasavvurunun eşlik ettiği bir kültür ve karşı-ideoloji tanımlanabilmesi ve bu dünyaya itirazı olan herkesin samimiyetle ve herkes için adalet talep etmesiyle mümkün bu. Başka bir birarada olma, yaşama ideolojisinden beslenen dönüştürücü bir hayat bilgisi üretilebilir ve başka bir siyaset kurgulanabilir. Hiç kimsenin kendisini yalnız hissetmeyeceği bir dünya tasavvuruna ihtiyacımız var.