Kültür Sanat

Sevgisiz Bir Çağın Sevgi’li Yazarı: Bilge Karasu

Perşembe, 14 Temmuz 2011
Türk edebiyatının ilk eşcinsel sevgi öyküleri de Bilge Karasu’ya aittir. ‘Troya’da Ölüm Vardı’da yoğun imgeler kullanılarak anlatılan iki erkek arasındaki sevgi ilişkisi ‘Kılavuz’da, ‘Narla İncire Gazel’de gitgide daha belirgin, daha görünür bir hal almaya başlar. 

Bilge Karasu üzerine yazmak! Bir türlü başlanamayan, başlanınca devam edilemeyen, yarım kalan ve bekledikçe her şeyi bir yandan acıya dönüştürürken, diğer yandan verilmiş sözlerin tutul(a)mamasının utancına dönüştürmesi… Neden bir türlü sözcüklerine taptığım bir yazardan çok, bir iç ses gibi bağlı olduğum Bilge Karasu üzerine yazamadığımı düşününce kendime samimiyetle verebildiğim tek yanıt bunu yapmaya “cüret” edemediğim oluyor! Bilge üzerine, Bilge’nin yazdıkları üzerine yazmaya kalkışmak her şeyden önce bir cüret meselesi. Hele de insan, bir edebiyatçı olarak değil, sıradan bir okur olarak bu işe kalkışıyorsa, her gün bir başka güne ertelenen ve ertelendikçe ağırlaşan bir yüke dönüşüyor “yazmak”… Bu nedenle Bilge Karasu metinlerine dair kapsamlı bir yazı yazmak yerine “Bilge Karasu Sevgisi’ni” Bilge Karasu’nun sevgi ile ilişkisi üzerinden yazmak, karanlığı yazan bu adamın sevgiden nasıl beslendiğini anlatmak daha kolay, daha “hafif” geliyor bana…
 
Bilge Karasu’ya ait her sözcük, insanın en derin, en karanlık, en kötücül yanına da; en sevgili, en umut vaat eden, en insan yanına da, benzerine kolay rastlanmayacak bir mesafeyle yaklaşabilmenin kahreden hüznünü taşır her şeyden önce… İlk kitabı ‘Troya’da Ölüm Vardı’dan, ancak ölümünden sonra yayımlanabilmiş ve kokusunu Bilge’nin duyamadığı son kitabı ‘Altı Ay Bir Güz’e kadar tüm kitaplarında insanın trajedisini yazarken, sevgi ve bu sevgiden beslenen umut hep tüm diriliğiyle yanı başındadır sözcüklerinin. Yapıtlarında yarattığı karanlık atmosferin içinden sevgiyi ve umudu bir şekilde çekip çıkarır, okurunu olan biten her şeye/okuduklarına rağmen sevgisini, umudunu yitirmemeye davet eder. Belki de Bilge Karasu okumanın en önemli yanı her bir sözcüğü okurken yeniden sevmeyi öğrenmektir. Karasu metinleri, iyilikler ve kötülükler olarak ikiye bölünmüş bir dünyanın samimiyetsizliğinden değil; iyiliğin de kötülüğün de aynı anda, aynı yerde, aynı kişide ama farklı ölçülerde varolabileceğinin samimi bilgisinden beslenir. Bu bilgi, yazarı yazdığıyla mesafelenmek için ustalığa zorlarken okurun da metinde kendine bir yer edinmesini zorlaştırır ve okur metni elinden bıraktığı an kendine, kendi kalbine dönerek kendisinin bu metnin ve dolayısıyla yaşamın neresinde durduğuna, ne kadar iyi ve ne kadar kötü olduğuna dair samimi bir sorgulamaya girişir. Bu sorgulama okuru yer yer rahatsız edici gerçeklerle karşılaştırsa da okurun dışındaki sevgisiz dünyanın değişiminin ancak bu dünyanın bir parçası olduğunu kavramasıyla ve dünyayı değiştirmenin, önce kendini sevmeye başlamasıyla mümkün olabileceğini anlamasına yardımcı olur.
 
Bilge Karasu, okuru yaşamdan, yaşamı da yazdıklarından soyutlamaz. Okuruna mutlu sonlar sunan metinler değildir yazdıkları; çünkü kendisi de mutluluğun peşinde değildir. “Aradığımın mutluluk olmadığını, olmayacağını anladım geçen yıllar içerisinde; mutluluğun tanımı nasıl yapılırsa yapılsın… Ya da küçücük bir “umudun” gerçekleşmesi ne getiriyorsa ona mutluluk adını veririz olur biter…” der Göçmüş Kediler Bahçesi’nin zamansız masalında. O, kendini ve dünyayı eşitlik içinde sevmenin bilgisini arar ve bunu yazar. Bu sevginin yaşamın acısını katlanılır kılabileceğini, umudun ancak sevgiden türeyebileceğini, sevginin yaşamın özünü oluşturduğunu söyler. ‘Altı Ay Bir Güz’de İsabey, küçük Kerimcik’e “Sevmeyi öğrendiğin gün eksiğin kalmayacak” derken, sevginin mutluluğu da huzuru da tamamladığını söyler aslında. Yine aynı kitapta “Sevgi görmemiş olan, sevgi gördüğünü güneşe çıkıp soluyan bir kertenkele hazzı ile anlatana biraz kızar. Çoğu zaman düşünülmeyen şey şu; İnsan sevgi görmüş ya da görmemiş olabilir ama önemli nokta, sevgi gördüğü ya da görmediği yolunda beslediği düşüncedir.” diyerek sevgisizliğe, sevgisiz bırakılmışlığa dair düşüncelerimizin de bizi sevgisiz bırakabileceğini, sevgi ya da sevgisizliğin sadece eylemle değil; düşünceyle de varolabileceğini vurgular. Bilge Karasu metinlerinde sevgi öylesine temel bir unsur olarak yer alır ki avın avcıya, kurbanın cellada duyduğu sevginin bile bir sevme biçimi olarak anlaşılabilirliği sorgulanır. “Avından El Alan” isimli öyküsünde “sevmenin simgesel olarak da gerçek olarak da yemekten başka bir anlama gelmediğini” düşündüğünü söyleyerek kendisini avlayan balıkçının kolunu kapan orfinozla balıkçı arasındaki “sindire sindire” sevginin masalını anlatır.
Türk edebiyatının ilk eşcinsel sevgi öyküleri de Bilge Karasu’ya aittir. ‘Troya’da Ölüm Vardı’da yoğun imgeler kullanılarak anlatılan iki erkek arasındaki sevgi ilişkisi ‘Kılavuz’da, ‘Narla İncire Gazel’de gitgide daha belirgin, daha görünür bir hal almaya başlar. ‘Troya’da Ölüm Vardı’nın kahramanları birbirleriyle içsesleriyle iletişim kurarken, ‘Kılavuz’ ve ‘Narla İncire Gazel’de birbirlerini seven erkekler birlikte duş alacak, aynı yatakta uyuyacak kadar yaklaşırlar birbirlerine. Karasu, eşcinsel sevgileri yapıtlarında işlemek dışında eşcinselliğe dair fikirlerinin yer aldığı notlar da tutmuştur. Ölümünden önce Füsun Akatlı’ya emanet ettiği notlarından derlenen ‘Öteki Metinler’ isimli kitabının eşcinselliği ele aldığı “Özel Günlük” bölümünde “Bir erkeğin erkeklere bakması, bakmaktan hoşlanması, onlarla sevişmek istemesi, bütün yaşamını bu özek çevresinde kurmuş olması ne demektir?” diye sorar erkekler arasındaki sevgi ilişkilerini sorgularken ve yanıtlar; “Her şeyden önce, ayrı bir dil konuşması”. Sevgi burada Karasu için dilin kendisine dönüşür ve kendisine dili tek umut olarak görüp görmediği sorulduğunda da “Baygın yatmıyorsanız, ölü değilseniz ya da acıyla kıvranmanın dayanılmaz bir noktasında değilseniz, dil, içinizden çıkamıyor bile olsa, içinizde işlemektedir. İşitecek tek bir kulak varsa, sizinki değilse o kulak, büyük olasılıkla bir dil daha işleyebilir. Karanlığı kudurtmağa yeter bu!” diyerek bir noktada sevginin, türü ne olursa olsun “son umut” olduğunun altını bir kez daha çizer…
 
Bilge Karasu metinlerinde yoğun olarak yer alan bir başka sevgi biçimi de hayvan sevgisidir. Başta kediler olmak üzere tüm hayvanlara karşı duyduğu sevgi ve insanların hayvanlar üzerindeki egemenliğinin acımasızlığı hemen hemen tüm yapıtlarında vurgulanır, bu sevginin derin gözlemlerle zenginleştirildiği metinlerinde kahramanları insanlardan çok hayvanlar olmuştur. Diğer yandan insan ve hayvan arasında kurduğu ezen-ezilen ilişkisi üzerinden sık sık iktidar kavramını da sorgular Karasu, hayvanlarla kurduğumuz ilişkilerin “onlara bakmaktan/evsahipliği yapmak”tan öte, onları yaşamımızın ortakları olarak görüp onlarla iktidardan arınmış ve sevgi dolu ilişkiler kurmamızı, sevginin iktidar içermemesi gerektiğini öğütler. ‘Narla İncire Gazel’de “Hayvanlara, yeniden, saygı duyulamaz mı? Hayvanların, bitkilerin kendi dirim ortakları olduklarını anımsayamaz mı insanlar? İçten duygular, güzel düşüncelerle kurbanların sayısını azaltmak yetmez” derken sevgi hayvanlar özelinde eşitliğin, eşitçe yaşamın bir unsuruna dönüşür yeniden. “saygı duymak” ya da “acımak” yetmez Karasu’ya, bizim dışımızdakilerin de yaşayabilmesi için onları sevmek şarttır!
 
Yaşadığımız çağın acımasızlığı her şeyden çok sevgisizliğimizle/sevgisizlikle açıklanabiliyor ne yazık ki. “Zaten ürkmüş kedileri bile ürkütmeyi maharet sayanlar”ın dünyasında, her gün ürkerek, ürkütülerek yaşamının çatısını kurmaya, bu çatı altındaki yaşamı devam ettirmeye çalışan herkesi, umutsuzluğa yenik düştüğü anlarda “umutla sevebilmek” için Bilge Karasu okumaya davet ediyorum. En büyük karanlıkların içinde dilini işletebilmek, hiçbir şey için değilse bile, “varım” diyerek karanlığı ve sevgisizliği kudurtabilmek için; Bilge Karasu okumaya…
 
Kaos GL Dergisi, Temmuz-Ağustos 2008, Sayı 101