Kadın

Kanun Var Ama Bilen Var mı?

16 Ağustos 2011
Haberde kocanın karısını öldürdükten sonra ‘Lades’ diye bağırdığı söyleniyor. Bir an kendimi eski Roma’da gladyatörler arenasından hissediyorum. Katledilen kadınları Collosseum’un tribünlerinden değil de evlerimizdeki rahat koltuklardan seyrediyoruz. Üzülüyoruz. ‘Cık cık, böylesi de olmaz’ diyoruz. Daha fazla ne yapıyoruz ki? Ama aslında yapılabilecek bir şeyler var. Hem de kanun olarak. 

1) Namus cinayetleri bir yargısız infaz türüdür. 2) Bu cinayetlerin ve suçların ortadan kaldırılması için devletler gerekeni yapmalıdır. Bu iki saptama sadece benim kişisel görüşüm değil. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler kararlarında geçen ifadeler. Ne kadar ilginçtir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin de altında imzası var. Daha da ilginci bu kararlardan bir tanesini masaya ana sponsor olarak yatıran da yine Türkiye Cumhuriyeti. 

Namus adına kadınlara ve kızlara karşı işlenen suçların ortadan kaldırılmasına yönelik çalışma başlıklı karar (A/RES/59/165), 2004’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Üçüncü Komitesi’nin 59. Oturumunda (A/59/496; Gündem No: 98) Kadınların Konumlarının Güçlendirilmesi mevzuatının altında tartışıldı ve kabul edildi. Kararda sekizi İslam Konferansı Örgütü üyesi olmak üzere, tam 72 devletin imzası var. Kararı masaya yatıran anasponsorlar Türkiye ve Britanya. Kararın Türkçe dahil olmak üzere 19 dilde tercümesi ise şu adreste:http://www.wunrn.com/reference/crimes_honor.htm 

Kabul edildiği 2004’te bu karar, Birleşmiş Milletler nezdindeTürkiye’nin kendi tarihinde kadın konusunda yaptığı bir ilkti. Böylesine hassas bir konuda Müslüman ülkelerden de destek bulması sebebiyle Dışişlerinin çok önemli bir başarısı olarak gösterildi. 

Birinci ve ikinci paragraf 
Şimdi gelelim böylesine önemli bir kararın içeriğine. Öncelikle kararın açılış paragrafı, kadınların ve kızların yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı da dahil olmak üzere, insan haklarını ve temel özgürlükleri geliştirme ve koruma yükümlülüklerini teyit eder. Taraf devletlerin insan hakları belgeleri, ‘özellikle Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Misakı, Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Misakı, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi ve Çocuk Hakları Sözleşmesi bağlamındaki yükümlülüklerini’ne gönderme yapar. 

İkinci paragraf ise, Viyana Deklarasyonu ve Eylem Planını ve Dördüncü Dünya Kadın Konferansı’nda kabul edilen Pekin Bildirgesi’nin ve Eylem Platformu’nun içerdiği amaçları ve taahhütleri teyit eder. Kanımca daha da önemlisi Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi’ne gönderme yapar. Kadına yönelik şiddetin daha kapsamlı tanımlandığı ve Pekin Bildirgesi’ne de zemin oluşturan bu belge, halen daha ülkemizdeki pek çok feminist hukukçu tarafından göz ardı ediliyor. 

Üçüncü paragraf 
Üçüncü paragraf ise benim kişisel favorim. A/RES/59/165 sayılı karar, BM İnsan Hakları Komisyonu’nda namus cinayetlerinin tartışılıp kabul edildiği kararlardan bahseder. Yine aynı komisyonun namus cinayetlerinin bir yargısız infaz türü olarak kabul edildiği kararı da var (Karar: 2002/36). Bu kararın imzacılarından biri de bizim devletimiz. Türkiye, namus cinayetlerinin bir suç olduğunu kabul etmekle kalmıyor, aynı zamanda en ağır suçlardan biri olan yargısız infaz türüne girdiğini de kabul ediyor. Hem de bu konunun tartışıldığı İnsan Hakları Komisyonu’nda yargısız infazlarla ilgili kararın içinde (şimdiki İnsan Hakları Konseyi). Zaten namus cinayetlerinin suç olduğu Genel Kurul kararında da açıkça vurgulanıyor. Karar namus adına işlenen suçlar da dahil, kadınlara ve kızlara karşı her türlü şiddetin, yasalarca cezalandırılabilir bir suç olarak muamele görmesi gerekliliğini vurgular. 

Görevlilerin eğitilmesi 
Yine aynı kararda, devletlerin kadınlara ve kızlara karşı namus adına işlenen suçları önleme, soruşturma ve faillerini cezalandırma ve mağdurlara koruma sağlamak için gereken özeni gösterme yükümlülükleri var. Kararın 1 (b) ve 1 (g) maddeleri kanunların etkin bir şekilde işletilmesinden ve ‘hukuku uygulamayla görevli olanların eğitilmesinden’ bahseder. Aksi takdirde, bu yükümlülükleri yerine getirmemenin kadınların insan hakları ve temel özgürlüklerini ihlal ettiğini ve bunlardan yararlanmalarına zarar verdiğini veya bu hak ve özgürlüklerini hükümsüz kıldığı belirtilir. 

Şimdi yukarıda belirttiğim şeyi burada tekrarlıyorum. Bu BM kararının mimarlarından biri Türkiye Cumhuriyeti. Karar büyük başarıyla Dışişleri tarafından masaya yatırıldıktan sonra ne Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nden ne de Adalet Bakanlığı’ndan ses çıktı. Neden? Dışişleri, BM’de yapacak başka şeyleri olmadığı için mi canla başla uğraşarak kararı başarıyla masaya yatırdı? 

Gelelim güzel memleketimize. Temmuz ayı kadın cinayetleri bilançosu basında 20 olarak verildi. Bu bilinenler. Bir de bilinmeyen, ortadan kaybolan, kimselerin ses çıkarmadığı kadın cinayetleri var. Fethiye’deki tecavüz davasında sanık avukatı, davayı ‘kadın örgütlerinin komplosu’ şeklinde ifade ediyor. Davaya bakan kadın avukata ‘kadın gibi değil hukukçu gibi konuş’ deniliyor. En ilginci de bu! Acep bu memlekette hukukçu olmak, baştan erkek olmayı kabullenmek anlamına mı geliyor? Canla başla kadın hakları için savaşan erkeklere ise ‘karısının ve kızının saatlik fiyatı nedir’ diye soruluyor. Sizce yukarıdaki kararın BM’deki mimarlığını yapan bir memleketin görünümü böyle mi olmalı? 

Bizler ise her şeyi televizyonlarda izliyoruz. Kadın cinayetleri hayatımızın günlük bir parçası haline gelmişken cinayetler tüm detaylarıyla medyada yer alıyor. Kaçımız şu bahsettiğim kararı eline alıp Adalet Bakanlığı’ndan hesap soruyor? Kaç tane hukukçu savunmasında bu karardan bahsediyor? Neden hâlâ namus cinayetlerine açıkça gönderme yapan bir madde Türk Ceza Kanunu’nda yok? En önemlisi biz de seyirci kaldığımız bu katliamın bir parçası olduğumuzun ne zaman farkına varacağız? Ellerimizdeki kanı ne zaman göreceğiz? 

LEYLA PERVİZAT:  Dr., Radikal feminist (radikal.com.tr)