20/03/2013 | Yazar: Gizem Yılmazer

Kitaplarındaki ‘Dinde zorlama yoktur’ sözü uygulamalarında ‘Dinsiz insanla arkadaş olunmaz, görüşülmez’e dönüşüyordu.

Gizem Yılmazer | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Gizem Yılmazer
Bir süredir eşcinsellerin hak ve özgürlük mücadelesi, açılma süreçleri çok ilgimi çekiyor. Onların kendilerini eylemci, aktivist olarak haklarını savunurken bulmaları her mağdur için böyle olması temennisiyle gözlerimi yaşartıyor. Köken olarak neredeyse hiçbir azınlığa dâhil olmasam da azınlıklardan yana durdum hep. Kendi irademin farkına vardığımdan beri de hayat görüşümde bilerek seçmesem de azınlık kısmındayım. Dün de eşcinsellerin açılma sürecini düşündüğümde benim dinsel kimlikte açılmam geldi aklıma.
 
Ateist olduğumu, düşüncelerime bu isim verildiğini ilk fark ettiğimde hevesle kim olduğumu fark ettiğimi en yakınlarımla paylaşıyordum. Bir tür kendini keşfetmeydi bu. Otobüste kuzenim ve halamla karşıya geçtiğim o gün, her daim çantamda küçük bir Kuran ve küçük bir Nutuk taşıdığım dönemlerdi. Ergenliğimin başları… Kafamdaki tabuları teker teker yıkmaya çalışıyordum, tabii bunun için önce kafanda tabu olup olmadığını araştırman, kendini sorgulu sınavlara tabii tutman gerekir. Eğer insanın hâkimi kendisiyse en zorlu sorguda bulunuyor demektir. Sancılı süreçlerdi. Ailemin açılması her bakımdan en zor ve bilimle iç içe olmasına rağmen en muhafazakâr tarafına, baba tarafıma açılıyordum.
 
İslam’ın kitabında okuduğum ve şaşkınlıktan afalladığım surelerin ayetlerini en yakınlarımla paylaşıyor, aklımca onları bilgilendiriyordum. Ama bir insan istemediği sürece onu bilgilendirmek mümkün değildir.

Kendimi açmam ve daha doğrusu yeni kimliğimi ifade etmemle birlikte halamdan “Dinime hakaret edemezsin” karşılığını aldım. Oysa hakaret etmeyi geç, ben dini hakkında hiçbir iyi veya kötü nitelemede bulunmamıştım ki! Sadece inanıyorum dediği fakat kitabını bile okumadığı dinin kitabında yer alan ayetlerle tanıştırıyordum onu. Okuduklarımdan, duyduklarından hoşnut olmamıştı besbelli. O zaman anladım, rastgele kimseye “açılmamam” gerektiğini.

Bizim dindar ama cumhuriyetçi geniş aileye dinsiz ve tanrısız olmayı seçtiğim haberi bomba gibi düşmüştü. Her bir araya geldiğimizde bu konunun gündeme getirilmesi artık canımı sıkıyordu. Fakat bu durumumu yeni öğrenen diğer halamın “O zaman kızımla görüşmezsiniz” tepkisi hepsinden çok canımı sıktı. Aile bazen en büyük hapishaneyi oluşturuyordu insana, hepsi birden nasıl da bilmeden, nasıl gaddar bir gardiyana dönüşüyorlardı…

Kitaplarındaki “Dinde zorlama yoktur” sözü uygulamalarında “Dinsiz insanla arkadaş olunmaz, görüşülmez”e dönüşüyordu.

Son olarak “Herkesin dini kendine” lafını duymayı hak etmeden önce, bir sürü ötekileştirmeden, dışlanmadan geçiyorduk.

Aradan yıllar geçtikten sonra bizi anlıyor veya anlamıyorlardı. Kimi zaman susup konuyu konuşmamayı tercih ediyorlardı. Çünkü basit bir “Evren bir tanrı tarafından yaratılmış mı, oluşmuş mu acaba?” merakının sebep olması gereken dinli olma veya olmama tercihini bile bir “Biz ve Diğerleri” çatışmasına çeviriyorlardı.


Sırf ailemiz mi bizi baskıladı da kimsek o olmamız yolunu baltaladı?

Okullarda, bilimin hiçbir öznel yargı ilave edilmeden nesnel bir şekilde sunulması gereken yer ve derste, biyoloji dersinde evrim teorisi “Tabii biz buna inanmıyoruz” önsözüyle bize anlatıldı. Aynı çok değerli bilim öğreticisi, doğada bin beş yüz türde bulunan eşcinsel olma durumundan bahsetmeden önce Allah günah yazmasın diye “Affedersiniz”le başlıyordu. Peki, Allah doğadaki tüm bu eşcinselleri yaratmadıysa eşcinseller nereden gelmişti?

Dahası intihar konusundan bahsederken, konunun intiharın günah olması ve ancak ateistlerin intihar edebileceğine gelmesiyle “Köpekten farkımız olmalı” diyerek ateistlerin köpekten farkı olmadığını zekice bir buluşmuş gibi söyleyen, ayrıca bununla (bir hayvan olan insanı başka bir hayvanla eşdeğer tutmakla) inanmayanları aşağıladığını düşünen başka bir öğretmene sahiptik.

Bunların hepsi Türkiye’nin en iyi Anadolu liselerinden birinde oldu!

Bunların hepsi benim açılma sürecimdi. Tabii daha anlatacak çok şey var. Ama başlangıç için bu kadarı yeterli diyorum. Bu Türkiye’de kaynağını direkt anayasadan alan kendi hür iradesiyle İslam’a ve tanrıya inanmamayı seçen her genç insanın başından geçen süreçti. Eminim ben diğer hemfikirlerimden şanslıydım bile. Muhafazakâr bir semtte, muhafazakâr bir bölgede yaşamıyordum… Şu an herkes beni kabullenmiş durumda, zaten yakın ailem her zaman yanımdaydı, onlarla bu süreci beraber sıkıntısız aştık. Onlar beni biliyor, ben bazen kendimi anlatırken taşlaşmış geleneksel normlar karşısında saç baş yoluyorum. Ama mutluyuz, biz bir aileyiz. Her aile de böyle olmak zorunda. Daha aydınlık ve her bireyinin huzur içinde olduğu bir aile ve dünya için...

Etiketler:
Nefret