31/01/2013 | Yazar: Rahmi Öğdül

Sanatçı İsmet Doğan’ın birbirini ısıran bedenleri gösteren resimlerindeki gibi durmadan alıntılar yapıyoruz başka bedenlerden.

İnsanın yaşamı bir örgüdür. Biriktirdiği nesneler, okuduğu metinler, maruz kaldığı imgeler, kurduğu ilişkilerle örülmüş devasa bir örgü. Taşınma nedeniyle, yıllardır özenle ördüğüm bu örgünün bir kısmını, atmaya kıyamayıp köşelere sıkıştırdığım onca şeyi çöp poşetlerinin içine dolduruyorum birkaç gündür. Taşınırken saklandıkları yerlerden çıkan küçük nesneler, kâğıtların üzerine karalanmış notlar, brojürler, dergiler, yeni bir mekâna göre kurmaya çalıştığım kurmaca kişiliğimin dağılmasına yol açıyor, bir an önce kurtulmalıyım bunlardan. Evin iç yüzeyinde görece bir düzen kurmaya çalışırken bir türlü sınıflandırıp ait oldukları yerlere yerleştiremediğimiz küçük parçalar, kuytu köşelerde fırsatını kollayan kaos kaynakları. Yaşamımı oluşturan, başka bedenlere, metinlere ait bir sürü alıntı. Alıntılarla kuruyoruz yaşamlarımızı tıpkı bir metin gibi. Alıntılardan arınarak, çoklu ve parçalı kişiliğimi bütünlüklü hale getirmeliyim yeniden. 

Alıntılardan kurtulmak mümkün mü? Roland Barthes “Metin Kuramı” başlık yazısında her metnin başka metinlere ait örtülü veya açık alıntılardan oluştuğunu söylüyor: “Her metin bir metinlerarasıdır; onda farklı düzeylerde az çok tanınabilecek biçimler altında öteki metinler yer alır: daha önce edinilen kültürden gelen metinler ile etrafımızdaki kültürden gelen metinler. Her metin eski alıntıların yeni bir örgüsüdür.” Geçmişin ve şimdinin yükünden kurtulup saf bir metin kurmanın mümkün olmadığını söylüyor Barthes. Kimlik siyasetini ırkçılığa vardıran, saf metnin peşinden koşan politikacılarımızın çabalarının boşa olduğunu biliyoruz. Tıpkı bir metin gibi her beden başka kültürel metinlere ait geçmişin ve şimdinin alıntılarını taşıyor bünyesinde. Uluslaşma sürecinde yeni bir mekân ve zaman anlayışına göre kurulan kurmaca benlikler ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, başka metinlere ait alıntılardan bir türlü kurtulamıyorlar. Yüzeylerindeki pürüzleri, lekeleri ne kadar temizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar, alıntılardan arınmış, pürüzsüz, bembeyaz bir benlik kuramayacaklar. Kuytu köşelere, derimizin kıvrımlarına saklanmış alıntılar, iktidarların, otoriter yaklaşımların kurmaya çalıştıkları bütünlüklü bedeni kaosa sürüklüyor her seferinde. Alıntılardan kurtulmak mümkün değil, başka bedenlerin parçalarıyla örüyoruz yaşamlarımızı.

8 Aralık 2011’de BirGün’de yayınlanan “Yamyam olmak ya da olmamak” başlığını taşıyan yazımda bahsettiğim Brezilyalı Oswald de Andrade’nin 1928 tarihli “Yamyam Manifestosu”, Kocaeli’nde yayın hayatına başlayan Kült Neşriyat tarafından Türkçeye kazandırıldı (çev. Halil Duranay). Ne diyordu de Andrade, Brezilya’nın yamyamlıkla suçlanan yerli halkı Tupinambalara gönderme yaparak: “Tupi or not Tupi, that is the question.” Brezilya’nın modern kimliğini yamyamlığa dayandıran yazarımız insanlığı birleştirecek bir etkinlik olarak görüyor yamyamlığı: “Toplumsal olarak – Ekonomik olarak – Felsefi olarak: Yamyamlık bizi bir araya getirecek yegane ortaklıktır.” Portekiz’in bölgeye gönderdiği Piskopos Sardinha’yı pişirip yiyen Tupinambalar gibi yazarımız da Shakespear’i parçalayıp mideye indiriyor.

Oldukça kısa olan bu metinde de Andrade yamyamlık metaforuyla oynayarak başka kültürlere ait metinleri, alıntıları yiyerek güçlenen bir bedenden ya da kültürden söz ediyor. Karşılaşmaların arttığı küreselleşme çağında yabancı bedenleri, metinleri, nesneleri bünyelerine katan yamyamlarız hepimiz. Shakespear’in olmak ya da olmamak arasında yaptığı tercihi, de Andrade yamyam olmak ya da olmamak arasında yapıyor ve tercihini yamyamlıktan yana kullanıyordu. Alıntılardan arınmış saf metinler gibi saf bedenlerin de hayalini kurmak boşuna. Sanatçı İsmet Doğan’ın birbirini ısıran bedenleri gösteren resimlerindeki gibi durmadan alıntılar yapıyoruz başka bedenlerden.

Etiketler: